Share This Article
Somdeep Sen | Çeviren: Taylan Alpagut
Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçildiği haberi, Viktor Orbán, Javier Milei ve Giorgia Meloni gibi aşırı sağcı politikacılar için büyük bir moral kaynağı oldu. “Trumpizm” ile özdeşleşen birçok yıkıcı ve gerici fikri benimsemiş olan bu liderler, artık küresel hegemonya bir peşinde.
ABD’deki kasım seçimleri Budapeşte’deki Scruton Café’de muhtemelen büyük bir sevinçle karşılandı. Bu kafe, Amerikalı ve Avrupalı sağcıların saygı duyduğu İngiliz filozof Roger Scruton’un adını taşıyor.
Vice’ın “Amerika ve Macaristan: Aşırı Sağcı Bir Aşk Hikayesi” adlı belgeselinde öne çıkan bu mekân, dünya genelindeki sağcı düşünürlerin buluştuğu bir yer olarak biliniyor. Gelinen noktada, Viktor Orbán yönetimindeki Macaristan bir anlamda “sağ siyaset laboratuvarı” haline gelmiş durumda. Öyle ki, sağ-milliyetçi siyaset “illiberal” bir geleceğin mümkün olduğunu kanıtlayan bir modeli Macaristan’da deniyor.
Ancak, ABD seçimlerinin ardından sağcı politikacıların umutlu hissettiği tek başkent Budapeşte değil. Roma’dan Buenos Aires’e, San Salvador’dan Yeni Delhi’ye kadar, sağcı liderler Washington’da Donald Trump gibi bir müttefikle, küresel siyaseti illiberal bir şekilde yeniden şekillendirmenin mümkün olduğuna inanıyor.
Batı demokrasisinin çözülüşünde kişilik kültleri
Trump’ın yeniden seçilmesi, kişilik kültlerinin (totoliter lider kültü) seçimle işleyen demokrasilerde ne kadar güçlü bir çekim etkisine sahip olduğunu gösterdi. Trump, kendisini geleneksel siyasetçilerin oyalayıcı tavırlarından bıkmış, açık sözlü, kararlı ve “bu sistemin dışından gelen” figür olarak lanse etti. Siyasi normlara ve demokratik denetim mekanizmalarına meydan okumaya hazır bir lider portresi çizerek, ulusal çıkarlar uğruna her türlü kuralı çiğneyebileceğini sık sık diline doladı. Gelinen noktada bu yaklaşım, Arjantin’den Javier Milei ve El Salvador’dan Nayib Bukele gibi liderlere ilham kaynağı oldu.
Arjantin’in kendisini “anarşist-kapitalist” olarak tanımlayan kaçık ekonomisti ve mevcut başkanı Javier Milei, seçim kampanyası boyunca “testere” politikalarını (elinde bir elektrikli testere tutarak) vurguladı. Devletin gereğinden fazla büyüdüğünü, kamu harcalamalarının fazla olduğunu savunarak, sert bir küçülme politikası önerdi ve ülkeyi finansal krizden kurtarma sözü verdi. 2023’te viral olan bir TikTok videosunda, bir beyaz tahtadan Kültür Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Kadın, Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığı gibi devlet kurumlarının isimlerini sildi ve ardından “Afuera!” (Dışarı!) diye hönkürürken görüntülendi.
Milei, göreve geldikten sonra vaatlerini yerine getirerek kamu sektöründe sert kesintiler yaptı. Ancak bu politikaların bedelini, tüm sağ politikalarda olduğu gibi halkın en yoksul kesimleri ödedi. Ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altına düşerken, yüzde 18’i ise aşırı yoksulluk koşullarında yaşamaya başladı.
Bukele ise El Salvador’da çete şiddetine karşı mücadelede, tavizsiz bir yaklaşım sergileyeceğini vaat ederek, “rock yıldızı” bir siyasi figür olarak halkın desteğini kazandı. Onun “mano dura” (demir yumruk) politikaları, ülke nüfusunun yüzde 1’inin devasa, kale gibi inşa edilmiş hapishanelerde tutulmasına neden oldu. Hatırlatalım, bu tutuklular arasında üç binden fazla çocuk bulunuyor.
Uluslararası Af Örgütü’ne göre, Bukele’nin çetelere karşı başlattığı kampanya, “keyfi tutuklamalar, yargı süreçlerinin ihlali, işkence ve kötü muamele” gibi büyük insan hakları ihlallerine neden oldu. Tüm bunlara rağmen Bukele’nin halk desteği yüzde 90 seviyelerinde. Destekçileri ise onu “dünyanın en havalı diktatörü” olarak nitelendiriyor.

‘Woke’ kültürüne topyekûn savaş!
Trump’ın liderlik tarzı kadar, “woke” (sosyal adalet ve ırksal eşitliğe vurgu yapan hareketler için kullanılan bir terim) karşıtı söylemleri de küresel sağın dikkatini çeken bir diğer unsur haline geldi. Trump, üniversitelerin “Marksistlerin, delilerin ve manyakların” kontrolünde olduğunu öne sürdü ve seçmenlerine, çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık gibi politikaları iptal edeceğinin sözünü verdi.
Bu konuda Macaristan Başbakanı Viktor Orbán kendisini bir öncü olarak görüyor. 2023 yılında Budapeşte’de düzenlenen Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda (CPAC) yaptığı konuşmada şunları söyledi:
Macaristan, muhafazakâr politikaların geleceği için adeta bir kuluçka makinesidir. Burada yalnızca ilericilere ve liberallere karşı mücadele etmekten bahsetmiyor, aynı zamanda bu mücadeleyi kazanmanın yollarını gösteriyoruz.
Konferansın girişinde büyük harflerle yazılmış, “Woke’un Giremediği Bölge” tabelası dikkat çekiyordu. Dolayısıyla, etkinliğe “Woke” kültürüne yakın olduğu düşünülen gazeteciler etkinliğe sokulmadı.
2021 yılında Orbán hükümeti, çocuklara yönelik medya programlarında “eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin tasvirini” yasaklayan bir yasayı yürürlüğe koydu. Aynı yasa, okullarda verilen cinsiyet eğitimi derslerinde eşcinselliğe dair referansları da yasakladı.
Orbán hükümeti ayrıca yabancı üniversitelere yönelik bir dizi yeni yasal düzenleme getirerek, George Soros tarafından finanse edilen ve Orbán karşıtı liberal düşüncenin merkezi olarak görülen Central European University’i (CEU) Macaristan’dan ayrılmaya zorladı.
Müslümanlara karşı sert göç politikaları
Sağcı liderler, Trump’ın İslamofobik ve yabancı düşmanı söylemlerinde kendi ideolojilerinin yankısını buluyor. Trump, seçim vaatleri arasında, ülkede yaşayan kayıt dışı göçmenleri toplu şekilde sınır dışı etme vaadinde bulundu. Daha önce, 11 Eylül saldırılarının ardından New Jersey’de Müslümanların kutlama yaptığı yönünde bir iddiada bulunmuştu; bu iddia asılsız olmasına rağmen büyük bir etki yarattı. Ayrıca Trump, seçim öncesinde de Müslüman Amerikalılar üzerinde ek gözetim tedbirleri uygulanmasını sık sık dile getirdi ve “Müslümanlara Seyahat Yasağı” olarak bilinen kararı hayata geçirdi.
Bu politikalar, Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi liderlerin yaklaşımlarıyla benzerlik taşıyor. Orbán ve Meloni, Avrupa’daki göç karşıtı hareketlerin bayraktarlığını yapıyor. Meloni, “göç etmeme hakkı”nı savunuyor ve yasadışı göç olarak nitelendirdiği akınları engellemek adına Avrupa’nın sınır kontrolünü dış kaynak kullanarak Avrupa Birliği dışındaki ülkelere devretmeyi hedefliyor. Meloni, bu politikaları diğer Avrupa liderlerine bir örnek olarak sunarken, eleştirmenler söz konusu yaklaşımları “insanlık dışı ve yasa dışı” olarak tanımlıyor.

Orbán ise kendisini Hristiyan Avrupa medeniyetinin koruyucusu olarak tanıtıyor. Avrupa kıyılarına ulaşan Müslüman göçmenleri “terörist” ve “kültürel olarak yabancı” olarak nitelendirerek, sert göç karşıtı politikalarını Avrupa’nın güvenliğini ve Hristiyan kimliğini koruma aracı olarak savunuyor.
Avrupa’dan binlerce kilometre uzakta, Hindistan’da ise Başbakan Narendra Modi’nin Hindu milliyetçi yaklaşımı, Meloni, Orbán ve Trump’ın söylemleriyle aynı paralelde ilerledi. Modi’nin on yıllık iktidarı boyunca Hindistan’da Müslüman karşıtı söylemler ve şiddet olayları ciddi oranda artış gösteriyor.
Modi’nin partisindeki liderler, Müslüman aktivistlerin evlerini yıkarken Müslümanlara ait işletmelere yönelik boykot çağrıları yaptı. 2019 yılında Modi hükümeti, Afganistan, Bangladeş ve Pakistan’dan gelen Müslüman olmayan kayıt dışı göçmenlere vatandaşlık hakkı tanıyan Vatandaşlık Değişikliği Yasası’nı (Citizenship Amendment Act) yürürlüğe koydu. Aynı zamanda muhalif gazeteciler uydurma terör suçlamalarıyla hedef alınırken, STK’lar yabancı fonları yasa dışı şekilde aldıkları iddiasıyla baskı altına alındı.
Musk faktörü
Tüm bu otoriter eğilimler yalnızca ulusal düzeyde ortaya çıkmakla kalmıyor; Trump, Modi, Orbán, Meloni ve Bukele gibi liderler, birbirlerinin varlığının fazlasıyla farkında ve küresel bir ittifak inşa etmeye çalışıyor.
Elon Musk, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde kurulması planlanan “Hükümet Verimliliği Departmanı”nın (DOGE) başında görev alırken, Javier Milei’nin “testere politikaları”na hayran olduğunu açıkça ifade etti. Trump ve Milei arasında özel bir bağ bulunuyor. Milei’nin seçim zaferinin ardından Trump, Truth Social platformunda onu şu sözlerle tebrik etti: “Seninle gurur duyuyorum. Ülkeni tamamen dönüştüreceksin. Arjantin’i yeniden harika yap!” Milei, Kasım ayında ABD seçimlerinin ardından Trump ile görüşen ilk yabancı lider oldu ve Trump’ın yemin törenine de konuk olarak katıldı.
El Salvador lideri Bukele de geçtiğimiz Eylül ayında Musk ile oldukça dikkat çeken bir görüşme gerçekleştirdi. Öte yandan, Orbán yönetimindeki Macaristan, Geert Wilders gibi aşırı sağcı Hollandalı politikacıların, sağcı yorumcu Candace Owens’ın, Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Andy Harris’in ve Brezilya’nın eski başkanı Jair Bolsonaro’nun oğlu Eduardo Bolsonaro’nun konuşmacı olduğu üç uluslararası Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’na (CPAC) ev sahipliği yaptı. Orbán, ayrıca 2022 yılında Dallas’taki CPAC zirvesinde açılış konuşmasını yaptı.
Trump’ın yeniden başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından, Orbán ile Ukrayna savaşı konusunda birkaç telefon görüşmesi gerçekleştirdiği bildirildi. Orbán, Ukrayna’ya askeri yardımlara yönelik eleştirileriyle biliniyor ve Vladimir Putin ile sıcak ilişkilerini sürdürüyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi de sağcı liderler arasında popüler bir figür. Trump ve Modi, 2019’da Houston’da düzenlenen “Howdy Modi” ve 2020’de Ahmedabad’daki “Namaste Trump” mitinglerinde bir araya geldiler. Her iki lider de birbirlerinin başarılarını kamuoyu önünde övdü. Trump, Modi’yi ilginç bir şekilde “Bir aile babası gibi görünüyor ama aynı zamanda tam bir katil” diyerek tanımladı.
Meloni ve Modi, savunma, güvenlik, ticaret ve teknoloji alanlarında Hindistan-İtalya ilişkilerini güçlendirmek için birlikte çalışmaya başlıyor. Meloni ve Orbán ise Avrupa bağlamında göç karşıtı politikaları sayesinde doğal müttefikler olarak öne çıkıyor. 2025 yılı, küresel otoriter muhafazakâr liderlerin bu iş birliği için şimdiye kadarki en güçlü döneme işaret ediyor.

