Share This Article
Hiçbirimiz, 3 Ocak tarihinde dengelerin allak bullak olduğu, siyasal hoyratlığın ayyuka çıktığı ve Atlantik Paktı’nın oluşturduğu hegemonik yapının bu derece gümbürtüyle çatırdadığı bir dünyaya uyanacağımızı tahmin edemezdik. Peşinen söyleyelim: Bu yazı, bir devlet başkanının “eşkiyaca” kaçırılmasını incelemeyecek.
3 Ocak tarihi, kendisini “süper güç” olarak gören ABD’nin, ezici bir “kudret gösterisi” gibi sunulan bu varsayımsal eylemle, aslında kendi kurduğu “rızaya dayalı” düzeni yerle bir ettiği bir dönüm noktası oldu. Evet, sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla sergilenen bu hoyratlık, kaçınılmaz bir çöküşün ayak sesleri anlamına geliyordu.
Bu operasyon ilk bakışta bir Hollywood aksiyon filmini andırsa da, ardında çok daha derin bir finansal ve jeopolitik kriz barındırdığı muhakkak. Öyle ki bu eylem, Washington’un değişen küresel rolünü, eriyen stratejik kapasitesini ve bu çöküşe verdiği tepkilerin tehlikeli doğasını teşhis etmemize olanak tanıyor. Dolayısıyla durumu, tekil bir kaçırma eyleminin ötesine taşıyarak, ABD’nin içinden geçtiği sistemsel çürümüşlüğün dış politikadaki şiddetli yansıması olarak görmek yerinde olacaktır.
Gelin birlikte, yaşanmakta olan bu senaryonun perde arkasındaki en çarpıcı gerçekleri mercek altına alalım.
İsrail’in hoyratlığı örnek oldu
Kendi aramızda yaptığımız ve gündemi değerlendirdiğimiz toplantılarda, ABD’nin Venezuela’ya yönelik bir “rodeo şovunun” kapıda olduğunu ve bunun alışılmış senaryolar çerçevesinde gerçekleşeceğini konuşuyorduk. Yani, ya bir kara operasyonu, ya bir hükümet darbesi ya da askerî-ekonomik ablukanın daha da sertleştirilmesi, olası senaryolarımız arasındaydı. Ancak bu operasyon, tahminlerin çok ötesinde oldu. Öyle ya, tarihsel gerçeklik içinde kimse böylesi bir eşkiyalığı ne görmüş ne de duymuştu. Peki ama uluslararası hukuku ve normları hiçe sayan, haydutça bir eylem olan Maduro’nun kaçırılmasının bu kadar pervasızca yapılmasına olanak tanıyan temel motivasyon neydi?
Hiç şüphesiz bu işin temelinde, İsrail-Filistin savaşında uluslararası kamuoyunun İsrail’e hiçbir yaptırım uygulamamış olması ve yaşanan katliama göz yumması yatıyordu. Böyle bir pervasızlık neticesinde, somut olarak uluslararası hukuk “iğdiş edilmiş”, insan hakları kavramı ise mazide kalan bir terimden başka bir anlam ifade etmez hâle gelmişti. ABD’nin yeni güç elitleri de işte bu hoyratlığı örnek aldı.
Bu çöküşü anlamak için tarihi geriye sarmak gerekiyor. 1989’da ABD, Panama lideri Manuel Noriega’yı da aynen böyle bir “cüretle” devirdiğinde, “Noriega Operasyonu”, Soğuk Savaş sonrası “Amerikan hiper gücünün” başladığı yeni bir çağın ilanıydı. Fakat bugün iç cephesi paramparça olmuş, çok kutuplu bir dünyada kendine yol bulmaya çalışan ABD’nin ortaya koyduğu Maduro vakası, bir dönemin artık sona erdiğinin ve yerini kaotik, şiddetli bir düşüşe bıraktığının kanıtı oldu.
Peki ama ABD’nin yeni MAGA’cı “çetesi” neden bu kadar acele etti?
Venezuela müdahalesinin ardındaki temel itici gücü, acil bir petrol ihtiyacından ziyade, ABD’nin kendi içindeki devasa borç krizini yönetme ve çöküşün eşiğindeki finans kapital sistemini ayakta tutma çabası olarak görmek daha doğru olur. Dolayısıyla bu hamle, bir güç gösterisi değil, iflastan doğan umutsuz bir manevra olarak değerlendirilebilir.

Operasyonun zahirisi petrol, batınisi finans!
Bu operasyonun ardındaki neden olarak herkes petrol ve altın rezervlerini gösteriyor. Bu, işin görünen boyutu. Peki ya görünmeyen kısmı ne? Venezuela operasyonu, bir iç cephe güçlendirme operasyonuydu. Yani Amerikan sisteminin kalbindeki çürümeyle ilgiliydi.
Şu unutulmamalı: ABD’nin içinde bulunduğu borç krizi, dış politikasını şekillendiren en temel faktörlerden biridir. Ülkenin borç yükümlülükleri sürdürülemez bir boyuta ulaşmış olup, bu durum yönetimi radikal ve pervasız adımlar atmaya zorlamıştır.
ABD’nin kamu borcu 37 trilyon dolara ulaşmış durumda ve tarihinde ilk kez bu yıl, borç faizi ödemeleri askerî bütçeyi geçecek. Ve en önemlisi, dünya nominal GSYİH’sı yaklaşık 160 trilyon dolar seviyesindeyken, dolaşımdaki finans kapitalin büyüklüğü 720 trilyon dolar gibi akıl almaz bir düzeyde. Reel ekonomiden kopmuş bu sistem, hayatta kalabilmek için Venezuela gibi yeni kaynaklara, yani somut varlıklara el koymak zorunda kalmaktadır.
Bu haliyle operasyon, stratejik bir petrol hamlesinden çok, iflasın eşiğindeki bir sistemin can havliyle yaptığı bir yağma girişimi olarak okunmalıdır. Kısacası Venezuela, yalnızca bir petrol kaynağı olarak değil, ABD’nin borçlarını finanse etmeye devam etmeleri karşılığında finans kapitalin efendilerine rehin verilecek bir teminat varlığı olarak görülmektedir. “Bana borç ver, karşılığında bu ülkenin tüm kaynaklarını 50 yıllığına sana bağlayayım” vaadi, bu sistem için karşı konulmaz bir cazibe yaratmaktadır.
Bununla birlikte, Kasım 2025’in ABD tarihinde önemli bir kırılma anı olduğunu hatırlatmak gerekir. Yılın son aylarında, ABD tarihinin en uzun (43 gün) “hükümet kapanması” yaşanmıştır. Ekonomistler, bu kapanmanın 2019 dönemindekinden daha fazla hasara yol açtığını belirtmektedir. ABD ekonomisi, yedi yıl öncesine kıyasla çok daha kırılgan bir zemindedir. Bu nedenle su alan bu geminin bir müddet daha yüzdürülmesi için her limana saldırmak artık bir zorunluluk hâlini almıştır.
Bu arada petrol için yapılan hamleyi bütünüyle reddetmek mümkün değil. Ama Venezuela petrolünün mevcut durumu ve potansiyeli incelendiğinde, ABD için acil bir senaryoya çözüm olamayacağı açıkça görülmektedir. Özetleyelim:
- Ülke, kanıtlanmış rezervler açısından dünyanın en büyüğüdür ve küresel rezervlerin yaklaşık yüzde 17’sine sahiptir.
- Yıllardır süren yaptırımlar ve altyapı çöküşü nedeniyle mevcut üretim kapasitesi, günlük 0,8 milyon varil gibi son derece düşük bir seviyededir.
- Üretimi anlamlı seviyelere çıkarmak için milyarlarca dolarlık altyapı yatırımı ve uzmanlara göre en az 3 ila 5 yıllık bir süre gerekmektedir.
- Bu veriler, Venezuela petrolünün, Ortadoğu’da olası bir kriz sonucunda Hürmüz Boğazı’nın kapanması gibi acil bir senaryoda dahi kısa vadede çözüm sunma kapasitesine sahip olmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır.
Elbette Asya-Pasifik dengeleri açısından Venezuela petrolü hayati bir öneme sahiptir. Ancak burada ABD’nin karşısına almak istemeyeceği ciddi rakipler bulunmaktadır. Çin başta olmak üzere Hindistan, Rusya ve Brezilya önemli petrol alıcılarıdır. Bu nedenle ABD’nin stratejisizliği, ilerleyen günlerde işleri daha büyük bir kaosa sürükleyecektir.
Taktik başarı, stratejik kaos…
Evet, bu noktada kritik kavramımız stratejisizliktir.
Maduro’nun kansız bir şekilde ele geçirildiği ve “taktiksel bir başarı” olarak lanse edilen bu operasyonda, önemli bir ayrıntı dikkatimizi çekiyor: Bu “başarının” arkasında derin bir stratejik iflas yatıyor.
Operasyon sonrası ABD’li yetkililerin çelişkili açıklamaları, bu kaosu gözler önüne serdi. ABD Başkanı Trump, Venezuela’yı “Ben yönetiyorum” sözleriyle tanımlarken; Millî Güvenlik Danışmanı Stephen Miller “Venezuela’yı biz yöneteceğiz”, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise “Biz yönetiyoruz” diyerek üç farklı açıklamaya imza attı.
Bu ne anlama geliyor? ABD’nin devlet kapasitesi azaldıkça, karar alma mekanizmalarında da ciddi dağılmalar yaşandığı görülüyor. Bununla birlikte, operasyondan sonra yapılan açıklamalar, içeride derin bir siyasi kutuplaşmanın mevcut olduğunu da ortaya koyuyor. Dolayısıyla şu sonuç kendiliğinden beliriyor: ABD artık uzun soluklu stratejiler üretemiyor. Plan yapabilen değil, yalnızca tepki verebilen bir imparatorluğun resmi karşımıza çıkıyor.
Operasyonun belirsizliği o denli üst seviyedeydi ki, eylemin ardından Venezuela’da yönetimi devralacak organize bir muhalefet dahi hazırlanmış değildi. Kısacası ortada bir B planı yoktu. Jacobin dergisinde yer alan analize göre bu durum, eylemin ne kadar “kısa vadeli ve tesadüfi” olduğunu ve ABD’nin artık uzun vadeli strateji üretme kapasitesini yitirdiğini gösteriyordu. Dolayısıyla bu, yalnızca anlık ve kaotik hamleler yapabilen, ancak ertesi gün ne yapacağını bilmeyen bir gücün eylemiydi.

Ya bana rıza göster, ya da canını kurtar!
Ortaya çıkan tablo, hiç kuşkusuz ABD’nin 1945’ten bu yana kurduğu ve liderliğini yaptığı “rızaya dayalı sistemi” kendi elleriyle yok etmesi anlamına geliyordu. Artık kuralların, ittifakların veya hukuki gerekçelerin belirleyici olduğu bir dönem sona ermiştir. Bu kaotik yeni dünyanın tek bir gerçekliği vardır: “Ya bana rıza göster, ya da canını kurtar!” Yeni dönemin dış politika doktrini ise, 1823 Monroe Doktrini’nin en sert ve en acımasız yorumu olan “Donroe Doktrini” (Donald Trump + Monroe Doktrini) ile tanımlanabilir.
Jacobin dergisinin işaret ettiği gibi, bu örgütlü “öngörülemezlik”, zayıflayan bir imparatorluğun yeni stratejisidir. Buna göre Washington, belirlediği hedefe saldırmak için yeterli kaynaklardan yoksun olsa bile, öngörülemez bir biçimde bu hedeflere yönelmekten çekinmeyecektir.
Dahası, ABD artık küresel bir düzeni sürdüremediği için, rakiplerini dengede tutmak amacıyla sahayı kaosa sürüklemeden geri duramayacaktır. Ahlaki kısıtlamaların ortadan kalkması ve öngörülemezlik, Donroe Doktrini’nin belkemiğini oluşturmaktadır. Ancak bu noktada, modern uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan devletlerin “mutlak egemenlik” ilkesinin açıkça ortadan kaldırıldığı da görülmektedir. Bu durum, kimsenin güvende olmadığı bir döneme girildiğini göstermektedir.
Belki tekrar olacak ama altını kalınca çizmekte fayda var: ABD’nin dış politikasındaki bu öngörülemez ve agresif çizginin kökenleri, ülkenin “paramparça” olmuş iç cephesinde aranmalıdır. Hükümet kapanmaları, 6 Ocak Kongre baskını ve derin toplumsal kutuplaşma gibi unsurlar, Washington’un uzun vadeli stratejik planlama kapasitesini felç etmiş durumdadır. Bu iç kaos, yönetimi, içerideki çürümeyi gizlemek için yurt dışında kısa vadeli ve sansasyonel “zaferler” aramaya dayalı reaktif bir döngüye sürüklemektedir.
Ufuktaki belirsizlik
ABD artık öngörülebilir bir müttefik ya da düzen kurucu bir aktör değildir. Washington, “stratejik belirsizlik” ve “ahlaki kısıtlama eksikliği” ile hareket eden; bu nedenle de küresel istikrar açısından eskisinden çok daha tehlikeli bir güce dönüşmüş durumdadır.
Venezuela örneğinin, Rusya veya Çin gibi güçlerin kendi etki alanlarına yönelik olası hamleleri açısından bir emsal oluşturduğu da göz ardı edilmemelidir. Ancak aradaki fark kritiktir: Bu güçler, eylemlerini meşrulaştırmak için hâlâ bir “uluslararası hukuki zemin” inşa etme zorunluluğu hissederken ve bu yolla meydan okudukları sisteme bir nevi saygı gösterirken, ABD artık herhangi bir bahaneye ihtiyaç duymadan Batı dünyasının kendi koyduğu kuralları elinin tersiyle itmektedir. Dolayısıyla bu durum, yalnızca kurallara dayalı düzenin ihlali değil, onun geçersizliğinin ilanıdır; yerini ise sınırsız gücün tek geçerli para birimi olduğu bir geleceğe bırakmaktadır.
Son olarak, bu operasyonun hemen ardından gelen Grönland çıkışı üzerine de düşünmek gerekir. Bu saatten sonra ABD, kendi müttefiklerini dahi rahatlıkla işgal etmeyi tasarlıyorsa, Avrupa Birliği ile Rusya arasındaki normalleşme adımlarının da bu dönemde gecikmeyeceği açıktır. Grönland özelinde ise ABD’nin finansal gücü yetersiz durumdadır. Bu noktadan sonra çok kutuplu dünyanın ağır topları olan Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya’nın atacağı adımlar belirleyici hâle gelmiştir. Burada temel soru şudur: ABD, dünyanın geri kalanını ateşe mi atacak, yoksa yaşadığı yıkımla birlikte yeni bir çok kutuplu düzenin sancılı doğumuna mı tanıklık edeceğiz? Bu sorunun yanıtı hâlâ ciddi bir belirsizlik olarak önümüzde durmaktadır.
Kaynak
Nathan Akehurst, The US Is a Weakened and Dangerous Empire (jacobin.com)

