Share This Article
Orta Doğu’da ufku kaplayan alevler, bölgesel hesaplaşmanın veya güç gösterisinin çok ötesinde bir anlam taşıyor. On yıllardır süregelen “kontrollü gerginlik” doktrini yerini kaotik bir yıkıma bırakırken, Atlantik sistemi kendi kurduğu yapıları bizzat yerle bir ediyor. Küresel güç mimarisinde ise tektonik bir kayma yaşanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri, tıpkı 2003 yılında olduğu gibi, yine tartışmalı istihbarat raporlarına dayanarak yeni bir Orta Doğu serüvenine atıldı. Cenevre’de devam eden ABD-İran görüşmelerinin ardından İsrail ve ABD, İran’a saldırı başlattı. ABD ve İsrail’in İran’a düzenledikleri saldırılar sonucunda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, yaptığı açıklamada İran’a karşı “önleyici saldırı” olarak adlandırdıkları bir operasyon başlattıklarını duyurdu. Fakat çoğu uzman; bu kararın, beraberinde getireceği devasa riskler ve belirsizlikler göz önünde bulundurulmadan alındığını iddia etti.
ABD Başkanı Donald Trump, bu “kitlesel ve süregelen” savaşın nihai hedefinin rejim değişikliği olduğunu gizlemiyor. İran’ın askeri gücünü yerle bir etmeye, nükleer programını tamamen imha etmeye ve yönetimi devirmeye kararlı olduğunu söylüyor. Bunlar bir hayli iddialı hedefler. Ancak asıl can alıcı sorular hâlâ yanıt bekliyor: Bu kumarın bedeli ne olacak?
Vietnam ve Irak hayaleti yeniden mi hortluyor?
Öncelikle bu savaşın başta Cumhuriyetçiler ve MAGA’cılar için ağır faturaları olacağa benziyor. ABD’nin İran’a yönelik hamlelerindeki en derin çatlak, kendi içinde meşruiyet krizinin ortaya çıkmış olmasıdır.
Operasyonların Kongre onayı olmaksızın yürütülmesi ve Amerikan halkı nezdindeki desteğin yüzde 25 barajının altında kalması; çökmekte olan “imparatorluğun” yürütebileceği “uzun savaş” kabiliyetini daha başlangıçta felç etti.
Öyle ki şu sıralar, Beyaz Saray’ın koridorlarında Vietnam ve Irak’ın hayaletlerinin dolaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Öyle ya; uzun süreli “hükümet kapanmalarıyla” boğuşan Beyaz Saray elitleri, iç kamuoyu bu denli bölünmüşken ve Amerikan toplumunda harekâtın meşruiyeti sorgulanırken bir “zafer” senaryosunun jeopolitik olarak imkânsız olacağını hesaplamış olmalı. Özellikle Amerikan kamuoyunda, “Bu savaş gerçekten Amerikan ulusal güvenliği için mi başlatıldı, yoksa İsrail için mi?” sorusu oldukça sık dillendirilmeye başlandı.
Ayrıca bu Amerikan ulusal çıkarı ile İsrail’in bölgesel öncelikleri arasındaki makasın hiç olmadığı kadar açıldığını vurgulaması açısından da kritik bir sorgulama. Dolayısıyla, halk desteği olmayan bir savaş, askeri bir başarı getirse dahi ABD’nin küresel liderlik iddiasının sonu olarak görülebilir.

İran savaşı stratejik riskleri beraberinde getirebilir
Savaş, doğası gereği belirsizliklerle doludur. Kimi zaman 1991 Körfez Savaşı gibi sonu başından bellidir; kimi zaman ise ABD kendini Vietnam, Afganistan veya Irak gibi sonu gelmez bir bataklığın içinde bulur. Olası saldırıların İran yönetimini —tıpkı 2024’te Suriye’deki müttefiklerinin başına geldiği gibi— elbette hızlı bir çöküşe sürüklemesi ihtimal dâhilindedir. Ancak modern savaşın aritmetiği, Washington’un planlarından çok daha farklı işler. ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, stokların birkaç haftalık yoğun angajmanla eriyip gitmesi muhtemeldir.
ABD, İran coğrafyasında mühimmatını eritirken; bu sistemlerin üretiminde kullanılan nadir metaller için rakibi Çin’in gözünü kestirdiği Tayvan’a bağımlı olduğunu hatırlayalım. Ayrıca ABD’nin peşi sıra başlattığı küresel hoyratlık sonrasında, Çin-Tayvan hattında çıkabilecek olası bir krizin ABD’yi savunmasız bırakacağı da bir gerçektir. Bunu biraz daha somutlayalım: ABD’nin zaten arzı yetersiz olan Tomahawk füzeleri ve hava savunma sistemleri gibi kritik mühimmat stokları tükenecek; bu durum Amerika’yı Asya’daki uzun vadeli stratejik hedeflerinden saptıracak ve bir sonraki olası krizde eli kolu bağlanmış olacak.
Diğer taraftan, ABD’nin böbürlendiği hava üstünlüğüne yakından bakmak gerekiyor. Askerî tarih, tek başına hava operasyonlarının rejim devirme konusunda pek de başarılı olmadığını gösteriyor. ABD, hem Joe Biden hem de Trump dönemlerinde Yemen’i bombalamak için 7 milyar dolardan fazla para harcadı. Peki sonuç ne oldu? Koca bir sıfır… Bunca yüksek maliyetli operasyona rağmen ABD, Husileri yerinden oynatamadı.
Tarihsel perspektiften bakıldığında; Amerikan askerî müdahaleleri ancak Venezuela’da Nicolás Maduro’yu ele geçirme operasyonu gibi kesin ve sınırlı hedefleri olduğunda başarıya ulaşmış görünüyor. Oysa İran ile girilen bu savaş, 90 milyonu aşan nüfusuyla koca bir ülkenin yönetimini devirmeyi amaçlıyor. Ve unutulmasın; İran direniş kültürü, kimliği, sanatı ve emperyalizme karşı duruşuyla diğer ülkelerden çok daha farklı, çok daha köklü bir ülkedir!
Rubio Doktrini ve küresel kabadayılık
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yayımlanan raporun adı “Under Destruction”, yani “Yıkım Altında” olarak belirlenmişti; kapağına da Trump’ı işaret edercesine bir fil çizimi yerleştirilmişti. Bu, ABD’nin 1945 sonrası kurduğu “kural temelli sistemin” baştan sona değiştiği anlamına geliyordu.
“Yıkım”ın baş sorumlusu ABD’nin Dışişleri Bakanı Marco Rubio, konferanstaki konuşmasında “yeni sömürgecilik” mesajlarını sıralamıştı. Bu toplantıda Rubio; 19. yüzyıl sömürgecilerine benzer bir yaklaşım benimsediklerini deklare etmiş, yer altı kaynaklarının sömürüsüne geri dönüldüğünü resmen ilan etmişti. Bu yaklaşıma göre ABD artık uluslararası hukuku kullanarak meşruiyet arayan bir yapı değil; kaba güç kullanarak jeopolitik dengeleri belirleyen bir yapıya bürünmüş olacaktı.
Evet, “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” Bu açıklamanın hemen ardından, yeni düzenin neye benzeyeceğini yakından görmeye başladık. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla başlayan süreç, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesiyle farklı bir boyuta evrildi.
Peki, İran Batı dünyasında neden “şeytanın ülkesi” olarak anılmaya başlandı? Bunun nedeni yine ABD’nin yaptığı hesap hatasıydı. Irak Savaşı’ndan sonra ABD bölgede bataklığa saplanmış ve ortaya çıkan Amerikan karşıtı dinamik, İran’ın bölgesel nüfuz alanlarını genişletmesine olanak sağlamıştı. Dolayısıyla bu mesele, üç başkanın da çözmesi gereken önemli bir başlık olarak görüldü ve adımlar buna göre atıldı.
Hürmüz Boğazı savaşın seyrini değiştirebilir
Trump, İran ile yapılacak bir savaşın sonuçları konusunda fazla iyimser bir tutum sergiliyor. Bahsettiğimiz ülkenin direniş kültürü ve 47 yıllık yaptırım tecrübesi hafife alınmamalıdır. Trump’ın bu “pembe tablo”sunun temelinde, hiç kuşkusuz İran’ın 2020’deki Kasım Süleymani suikastına veya geçen yılki nükleer tesis bombardımanına neredeyse hiç karşılık vermemiş olması yatıyor.
Ancak ABD tarafından ortaya konulan ve uluslararası sözleşmelerin geçerliliğini yitirdiği böylesi bir süreç sonrasında İran, artık caydırıcılığını yeniden tesis etmek zorunda olduğunu hissediyor. Bu durum, Tahran’ın bu kez “doğal olarak” çok daha saldırgan bir şekilde yanıt vereceği anlamına geliyor. Dolayısıyla, birikimin sonucunda ortaya çıkan bu öfke sadece bölgedeki Amerikan üsleriyle sınırlı kalmayıp dünya petrol arzının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki gemileri hedef alabilir ya da küresel ölçekte Amerikan hedeflerine yönelik terör saldırılarını tetikleyebilir.
Ortaya çıkan bu ihtimallerin ardından Amerikan kamuoyunda, İran’a yönelen bu eylemin niteliği ciddi şekilde tartışılıyor. Askerî müdahale seçeneğinin temel amacının ülke güvenliğini tesis etmek olduğunu ileri süren uzmanlar; İran’ın önümüzdeki yıllarda Amerika için somut bir tehdit oluşturacağına dair hiçbir veri yokken ve İran füzelerinin yakın zamanda ABD ana karasına ulaşması teknik olarak imkânsızken, böylesi bir operasyonun çerçevesini yoğun şekilde tartışıyor.
Bununla birlikte, İran’ın nükleer programını çözmek için aslında umut vadeden diplomatik bir zemin mevcuttu. Görünüşe göre Tahran, uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya, sıkı denetimleri kabul etmeye ve elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş stokları seyreltmeye hazırdı. Fakat bu da Trump yönetimine yetmemiş olacak ki; Obama döneminde sağlanan kusurlu ama işleyen nükleer anlaşma yırtılıp atılarak nükleer krizin fitili bizzat ateşlendi.
Artık hepimiz gelecek konusunda daha çok endişeliyiz. Hürmüz Boğazı’nın kapanma riski ve petrol fiyatlarının 150 dolara tırmanması; sadece ekonomik bir kriz değil, eski dünyanın enerji ve ticaret hatlarını kökten sarsacaktır. Böylesi bir şok dalgası ise ABD ve Avrupa toplumlarında sürdürülemez bir siyasi baskı yaratarak mevcut sistemleri temelden yıkacaktır. “Yıkım Güllesi” sallanmaya devam ederken dünya, bir enerji ve meşruiyet karanlığına sürüklenmektedir.


