Share This Article
İran’da 1979’da yaşananlar, yirminci yüzyılın en önemli halk hareketlerinden biriydi. İranlılar, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’den kurtulmak için sokaklara çıktı ve ülkedeki monarşiyi yıktı. Böyle anlatıldığında, çabucak gerçekleşmiş siyasi bir ayaklanma gibi görünse de 1979’da yaşananların uzun yıllara dayanan bir altyapısı vardı.
Rejim değişikliği öncesi, Şah’ın “Beyaz Devrimi”ne karşı 1963’te düzenlenen protestolarda demokratlar, komünistler ve muhafazakârlar beraber hareket etti. İslamî yönetim isteyen din adamları bu dönemde ilk kez sahne aldı. Humeyni’nin Kum şehrinde tutuklanışının ardından çıkan ayaklanmayı izleyen on yıllık bir zaman diliminde gösterilerin şiddeti artarken Şah’ın 1973’te neden olduğu petrol kriziyle sokakların harareti en üst seviyeye ulaşmıştı.
Şah’ın uygulamaya koyduğu, kaynakların ve gelirlerin zengin aileler arasında paylaşıldığı reform programı, kırsal kesimden kente göçen ve gitgide fakirleşen muhafazakârların yanı sıra komünistleri ve demokratları, Şah’ın iktidardan uzaklaştırılması gerektiği görüşünde birleştirdi. Sürgündeki Humeyni taraftarları işte bu dönemde güçlenmeye başladı.
Sokakları dolduranların dilindeki “Şah gitmeli” sloganının “Şah ölmeli”ye dönüştüğü günlerde, “Yeni bir İran”dan, “devrim”den ve “yeni bir cumhuriyet”ten söz edenlerin hiçbiri bunları açık bir şekilde tanımlamıyordu. Özellikle de Fransa’da bulunan Humeyni…
Şah’ın “modernleşme reformu” dediği ve 1963-1973 arası tavizsiz uygulanan program sırasında kente göçen ve İslâm’a bağlılığıyla öne çıkan yeni orta sınıf, 1960’ların ikinci yarısından itibaren Humeyni tarafından örgütlendi ve 1979’daki hareketin lokomotifi hâline getirildi.
Yeni İran’a doğru
Rejim değişikliği için şartların olgunlaşmasını sağlayan gösteriler, 19 Ağustos 1978’de (Musaddık’ın ABD eliyle iktidardan uzaklaştırıldığı darbenin yıldönümünde) bambaşka bir yöne dümen kırdı.
Abadan’daki Sinema Rex’te bir film gösterimi sırasında çıkan yangında 470 kişi öldü. Salonun kapılarının kilitli olmasının yarattığı izdiham ve panik, hayatını kaybedenlerin sayısını artırmıştı. Çok tartışılan bu olaya dair ortaya atılan iddialardan en önemlisi, din adamlarının Sinema Rex’te bir sabotaj gerçekleştirerek Şah yönetimini kışkırtıp şiddet dalgasının boyutunu genişletmeyi planladığıydı. Aynı yorumcular, sabotajın amacının halk hareketini sertleştirerek “devrime” giden yolun taşlarını sağlam bir biçimde döşemek olduğunu da belirtmişti.
Humeyni taraftarları ve din adamları ise bunları “akıl dışı ve mantıksız” diyerek reddetti. Sinema Rex’teki yangın onların ifadesiyle sadece bir kazaydı; olayı izleyen günlerde protestoların şiddetlenmesi ise yalnızca bir tesadüftü. Ancak o dönemi inceleyen araştırmacılar ve İranlı aydınlar, Rex’te ölenlerin 1979’dan sonra Humeyni taraftarlarınca “devrimin” kaldıracı olarak kullanıldığından kuşkulanmıştı ve bu şüphelerinin ne kadar yerinde olduğu sonra ortaya çıktı. Rex’i, Şah muhalifi militanların yaktığı belirlendi.
O günlerdeki kargaşayı ve meydanlardaki her grubun, hareketin “öncüsü” gibi gösterişini, Humeyni iktidara gelir gelmez hapse atılıp idamla yargılanan ve daha sonra hastalığı nedeniyle salıverilen Behrooz Ghamani, Tahran 1979’da (Çeviren: Kıvanç Dündar, Ayrıntı Yayınları, 2020) şöyle anlatmıştı:
Monarşiyi yıkmak için hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini söyleyenlerin ağzından artık ahenksiz sesler yükseliyordu. Komünistlerin, sosyalistlerin, liberallerin, milliyetçilerin, kadınların, genç din adamlarının ve çok ihtiyatlı davranan Ayetullahların hepsi saçma sapan bir şekilde devrimin gerçek özünü oluşturduğunu söylüyordu. Güç hırsı yüzünden dostlar düşmana, devrimciler polise, mahkûmlar sorguculara, mahallenin ileri gelenleri ispiyonculara, şehir gerillaları katillere, öğretmenler ahlak zabıtasına, öğrenciler muhbirlere, dost sohbetlere kavgaya, aile toplantıları siyasi münakaşalara dönüştü. İki yıldan kısa bir süre içinde, gözlerimizin önünde hapishane duvarları daha da yükseldi, duvarların ardındaki zulüm daha da arttı.
İslam Cumhuriyeti’nin ‘tarihi’ yazılırken
“Devrimi” izleyen günlerde İran’ın hemen her köşesinde Batı’nın ve ABD’nin simgeleri yok edilirken Şah zamanında öldürülen muhalifler ve gizli servis SAVAK tarafından katledilenler “şehit” mertebesine yükseltiliyor, “devrimin” ileri gelenleri, kayıpların bu şekilde adlandırılması gerektiğini öğütlüyordu. Bu çağrı halkta karşılık bulmuştu.
Tam da o dönemde başlayan İran-Irak Savaşı’nda ölenler, kent meydanlarındaki kalabalık gösterilerle kutsanıyor ve birer anıt hâline getiriliyordu.
Humeyni’nin, kendisini lidere dönüştüren Şah muhalifi komünistleri ve demokratları, üniversite öğretim görevlileri ve öğrencilerini, Muhammed Rıza Pehlevi’nin eski çalışma arkadaşlarını “karşı devrimci” diye yaftalayarak İslâm Mahkemesi’nin başına getirdiği (“Sallandıran yargıç” ve “devrim kasabı” olarak anılan) Sadık Halhali eliyle idam ettirdiği, İrşat’ın (doğru yola yönlendirme arabasının) tüm ülke caddelerinde göründüğü ve ABD ile yaşanan rehine krizinin (4 Kasım 1979’dan 20 Ocak 1981’e kadar süren, Humeyni taraftarlarının ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’ndeki çalışanları kaçırdığı olay) son evresine girdiği dönemde savaş devam ediyordu.
Humeyni yanlıları ve halk arasında “Kahverengiler” olarak adlandırılan resmî görevliler, üniversitelerde toplantılar düzenleyerek “devrimin” kültürel ve siyasi gücünü anlatıyordu. 1980’in son günlerinde, Tahran Üniversitesi’ndeki toplantıda söz alan bir görevli, konuşmasına şöyle başladı: “Devrim çiçekleri şehitlerin kanlarıyla sulanıyor…”
1980’lerin başından itibaren, 1979 öncesi gösterilerde (özellikle Sinema Rex’te) ve İran-Irak Savaşı’nda ölenlerin isimleri, Tahran ve diğer şehirlerin cadde ve sokaklarına verilip İslâm Cumhuriyeti’nin “tarihi” yazılıyordu.
Tahran ve diğer kentlerin sokak ve caddeleri kısa sürede, “devrim şehitleri” ile ABD ve Avrupa’nın, her iki tarafa da el altından silah sattığı İran-Irak Savaşı “şehitleri”nin, isimleriyle gezindiği yerler hâline gelmişti.
Bir kez daha meydanlarda
1979’un da Irak-İran Savaşı’nın da üzerinden epey zaman geçti. İran İslam Cumhuriyeti kırk yedi yaşına bastı.
1979’da Şah’a karşı sokağa çıkanların ardından halk, pek çok kez rejimi ve Ayetullahların uygulamalarını protesto etti. Seçimlerde hile iddiasıyla 2009’da ülkenin belli başlı şehirlerinde gösteriler düzenlendi. İran’ın en yoksul bölgelerinde 2017’de ve 2019’da geniş ölçekli protestolar gerçekleştirildi. 2022’de ise Masha Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra öldürülmesi üzerine uzun süren eylemler yapıldı.
Bugün İranlılar bir kez daha meydanlarda. İslam Cumhuriyeti’nin kırk yedi yıllık tarihindeki en en kapsamlı eylemleri gerçekleştiriyorlar. Alım gücünün zayıflaması ve geçim sıkıntısı nedeniyle sokağa çıkanlar, günden güne sert politik bir söylem tutturdu. 1979’da, başta Tahran olmak üzere İran’ın pek çok kentinde “Şah ölmeli” sloganlarıyla “devrimi” tetikleyenlerin torunları bugün “Hamaney’e ölüm” diyor.
ABD’deki Prens Rıza Pehlevi ise babasının kaçarak bırakmak zorunda kaldığı tahta göz kırpıp “sokakları terk etmeyin” çağrısında bulunurken Trump’a “ikimiz yeniden İran’ı büyük yapabiliriz” diyor. Babasının kötü imajına ve zamanında İran’ı sürüklediği derin krize rağmen Rıza Pehlevi, biraz da manipülasyonla “rejim muhalifi lider” olarak öne çıkıyor. Başka bir deyişle Ayetullahlar diktatörlüğünün alternatifi olarak yeniden monarşiyi işaret ediyor.

Rıza Pehlevi ve himayesine girmeye hazır olduğu Trump için İran halkı da demokrasi ve özgürlük de önemli değil. Onlar için asıl mesele, yarım kalmış tarihsel ve ekonomik hesapları kapatmak. Rıza Pehlevi, İran’da iktidarın kendisine ait olduğunu, Trump ise ülkenin yeraltı zenginliklerinin ABD’ye aktarılması gerektiğini düşünüyor. Öte yandan, Venezuela saldırısıyla başlattığı “benimle yan yana durmayan bertaraf olur, ABD çıkarlarına karşı çıkan yok edilir” harekâtlarını İsrail’in de kışkırtmalarıyla İran’da sürdürmeyi planlıyor.
İran yönetimi, Şah Rıza’nın 1979’da kendisine karşı ayaklananlara gizli polis teşkilatı SAVAK eliyle uyguladığı şiddeti bugün meydanlardaki insanlara tekrarlıyor; gösterilere katılanları idamla ve ellerini kesmekle tehdit ediyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise protestoculara “terörist” diyerek devlet şiddetinin daha da artacağının sinyallerini veriyor âdeta.
Uzun lafın kısası; İran halkı bir kez daha yönetimden memnuniyetsizliğini sokaklara çıkarak dile getirirken yeni bir rejime geçiş olasılığında doğacak boşluğun kim(ler) tarafından doldurulması gerektiği konusunda yine net bir karara varamamış görünüyor. “Ne İslam Cumhuriyeti ne de monarşi” veya “ha Ayetullahlar ha Pehlevi” diyenlerin sesi güvenlik güçlerinin ahlak dışı müdahalelerinin, Trump’ın “protestoculara destek amaçlı saldırı” tehdidinin ve ABD’den “devrim liderliği”ne soyunan Rıza Pehlevi’nin yarattığı hengâmede şimdilik kaybolmuş gibi duruyor…

