Share This Article
Richard Drake | Çeviren: Hediye Yaman
ABD başkanı Donald Trump, 17 Aralık’ta gazetecilere Venezuela’ya yönelik saldırgan politikasının ardındaki gerekçeleri, bir ABD başkanından beklenmeyecek ölçüde açık sözlü bir dille anlattı. 1976’da ABD petrol şirketlerinin ülkeden çıkarılmasına atıfla, “İstediğimiz şey, bizden çalınan tüm petrol, toprak ve diğer varlıklardı” dedi. Trump’a göre Venezuela’nın kaynakları Venezuela halkına değil, ABD’ye aitti; bugün yapılan ise “doğal olarak” bu varlıkların “haklı olarak geri alınmasından” başka bir şey değildi. Ona göre Venezuela genelinde yürütülen bombardımanlar ve bu hafta sonu Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması bu politikanın doğal sonucuydu.
Latin Amerika’ya yönelik ABD dış politikasının tarihsel gerekçeleri düşünüldüğünde, Trump’ın Venezuela hakkında kullandığı bu dil, bölge halklarının Washington’dan alışık olduğu ahlaki söylemlerin dahi gerisinde kalıyordu. ABD, Latin Amerika’daki hedeflerini uzun yıllar boyunca “iyi komşuluk” ya da “yarımkürenin refah ortaklığı” gibi kavramlarla süsleyerek sunmaktaydı. Ancak bu geleneksel pazarlama dili, Latin Amerika kamuoyunda çoğu zaman beklenen karşılığı bulmazdı. Washington’ın kendisini hayırsever bir aktör olarak sunmasının önündeki en büyük engel ise en başından beri Monroe Doktrini oldu.
İki kritik kırılma noktası
Yale Üniversitesi’nde Latin Amerika tarihi alanının öncü isimlerinden biri olan, aynı zamanda Machu Picchu’nun dünya çapında tanınmasına önemli katkılar sunan Hiram Bingham III, Monroe Doktrini sorununu son derece yalın bir biçimde ortaya koymuştu. Bingham’ın Monroe Doktrini: Eskimiş Bir Şibboleth başlıklı dikkat çekici makalesi, Haziran 1913’te Atlantic Monthly dergisinde yayımlanmıştı.
Bingham, söz konusu metinde Monroe Doktrini’ni ABD’nin en yaygın kabul gören dış politika belgesi olarak nitelemekteydi. 1823’te ABD yöneticileri, Avrupa emperyalizminin Batı Yarımküre’deki yeni yayılmalarını engellemek amacıyla, en azından kısmen iyi niyetle hareket ettiklerini ifade eden Bingham, ancak Latin Amerika halkları, daha o dönemde bile bu belgeyi ABD’nin sergilediği bir “küstahlık ve kibir gösterisi” olarak algıladığını ileri sürmüştü.
Monroe Doktrini’nin Latin Amerika’daki itibarını geri dönülmez biçimde zedeleyen iki kritik kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki, 1846–1848 yılları arasında yaşanan Meksika Savaşı’ydı. Yeniden canlanan “kader manifestosu” anlayışı doğrultusunda ABD, davetsiz bir şekilde Kaliforniya’yı ve Amerikan Güneybatısı’nı kendi topraklarına katmıştı.
İkinci kırılma noktası ise 1898’de patlak veren İspanya–Amerika Savaşı’ydı. Bu savaş, Karayipler’de ve Pasifik’te geniş çaplı toprak gasplarını beraberinde getirdi. Bingham, İspanya–Amerika Savaşı sırasında Buenos Aires’te yaşadığını ve orada halkın, ABD’nin İspanya’ya karşı savaşa girerken ileri sürdüğü gerekçeleri ne denli alaycı bir dille karşıladığını aktarmıştı. Arjantinliler, Başkan William McKinley’nin Küba, Porto Riko, Guam ve Filipinler için vadettiği “özgürlük” söylemini ikiyüzlü bir saçmalık, fetih arzusunu gizlemek için uydurulmuş bir bahane olarak değerlendirmişti.
Yeni Dünya’nın hikâyesi cinayet ile başladı
Bingham, izleyen 15 yıl boyunca ABD’nin, birçok Latin Amerika ülkesinin bağımsızlığına müdahale etme hakkını kendinde gördüğünü belirtmişti. 1904’te, bir önceki yıl Venezuela’da yaşanan mali kriz sonrasında Monroe Doktrini’ne eklenen Roosevelt Eki (Roosevelt Corollary) ile ABD, ülkelerin uluslararası borçlarını ödeyememesi durumunda Latin Amerika’ya müdahale etme yetkisini resmen üstlendi. Washington, Avrupa müdahalesini engelleme gerekçesiyle, Latin Amerika’da kapitalist sistemin uygulayıcısı ve koruyucusu rolünü böylelikle benimsedi.
Daha o dönemde bu yaklaşımın ABD’yi sonu gelmeyen savaşlara ve işgallere sürükleyeceği uyarısında bulunan Bingham’a göre en doğru seçenek, Monroe Doktrini’ni bütünüyle terk etmek ve ABD’yi komşularının üzerinde buyurgan bir öğretmen gibi konumlandırmaktan vazgeçmekti. Şu soruyu soruyordu:
“
Ülkemizde, kendi doğruluğumuza olan inancımızın bizi her türlü kısıtlamadan muaf kıldığına dair bir eğilim yok mu?”
Şair William Carlos Williams ise Monroe Doktrini’nin tarihsel arka planını daha derin bir perspektifle ele alarak onu geniş bir tarihsel bağlama yerleştirdi. Latin Amerika ile olan aile bağları, onu Hispanik temalara yöneltti; bu temalar, In the American Grain (1925) adlı eserinde belirgin biçimde öne çıkar. Tenochtitlan’ın Yıkımı başlıklı deneme, 16. yüzyılda İspanyol emperyalist Hernán Cortés’in Meksika’yı fethedişini anlattı. Bu fetih, Williams’a göre bir yok oluştur: “Benzersiz çağrışımlarla dolu bütün bir dünya,/ bir daha asla canlanmamak üzere toprağın altına gömüldü.” Cortés’in, hayatta kalanları köleliğe sürükleyen katliam ve yağmalama emirlerini vermeden önce her gün ayine gittiği aktarılır.
Williams, Latin Amerika’nın tarihsel kaderini, Meksika’daki Aztek uygarlığının yıkımıyla ayrılmaz biçimde ilişkilendirir. Kitaptaki Juan Ponce de León üzerine yazıda da görüldüğü üzere, Yeni Dünya’daki yerli halkların modern tarihi “keşifle değil, cinayet ve köleleştirmeyle” başlamıştır.
‘Monroe Doktrini, aynı tarihsel bağlamda değerlendirilmeli’
Savaşlar arası dönemde yazan bir başka Amerikalı isim olan Tümgeneral Smedley Darlington Butler ise Monroe Doktrini’nin satır aralarını daha da görünür kıldı. Sansasyonel dergi yazılarında ve War Is a Racket (1935) adlı kitabında, Deniz Piyadelerinde subay olarak geçirdiği uzun kariyerden çarpıcı kesitler sundu. Aldığı emirler, onu petrol şirketlerinin, şeker tekellerinin ve bankaların çıkarlarını ilerletmek üzere Meksika’ya, Haiti’ye, Nikaragua’ya, Dominik Cumhuriyeti’ne ve daha birçok “egzotik” limana götürmüştü.
Butler, ordudaki zamanının büyük bölümünü “Büyük İş Dünyası, Wall Street ve bankalar için üst düzey bir kas gücü” olarak geçirdiğini söyler; kendisini açıkça “kapitalizm adına çalışan bir haraççı, bir gangster” olarak tanımlar. Al Capone’a bile ders verebileceğini ima eder:
O, düzenini en fazla üç mahalle ötesinde kurabildi. Biz Deniz Piyadeleri ise üç kıtada faaliyet gösterdik.
Tüm bu operasyonlar, resmî söylemde ulusal “savunma” başlığı altında sunuluyordu; bu da fiilen geniş kapsamlı dış müdahaleler ve savaş stratejileri geliştirmek anlamına geliyordu. Savaş Bakanlığı’nın propagandası, Latin Amerika’ya ilişkin ABD’deki ana akım haber akışını büyük ölçüde belirliyordu.
Williams ve Butler gibi isimlerin eleştirilerini güncelleyen Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları (1971) adlı eserinde yerli kültürlerin Avrupa Hristiyanlığıyla ilk temasını çarpıcı biçimde ortaya koydu. Uruguaylı gazeteci, romancı ve tarihçiye göre Latin Amerika, “Rönesans Avrupalılarının okyanusu aşıp Kızılderili uygarlıklarının boğazına dişlerini geçirdikleri o uzak zamanlardan beri kaybetme konusunda uzmanlaşmıştı.”
İspanya’nın Yeni Dünya’yı fethi, daha sonra diğer Batılı güçler tarafından sürdürülecek emperyalist bir sürecin başlangıcı oldu. Bu çerçevede Monroe Doktrini, imparatorluğun önceki bildirgeleriyle aynı tarihsel bağlamda değerlendirilebilir. Bunun erken örnekleri, yeni keşfedilen yerli toprakları Avrupalı Hristiyan prensler arasında paylaştıran papalık fermanlarıydı.
Galeano’ya göre Latin Amerika’daki çağdaş emperyalizmin biçimi, ABD’nin 1944 Bretton Woods Uluslararası Finans Konferansı’nda tasarladığı mekanizmalar aracılığıyla kurduğu hegemonik denetimde somutlaştı. Modern Latin Amerika tarihini, demokrasi ve insan hakları gibi (ABD devlet aklına özgü) iyimser bir dil eşliğinde süren “uzun bir rezaletler zinciri” olarak tanımladı. Ona göre Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, ABD şirketleri etrafında örgütlenen güncel yağma düzeninin temel kurumlarıydı. Bu açıdan bakıldığında Monroe Doktrini, Latin Amerika’daki güncel suçların adeta bir önsözüydü.
ABD çıkarlarını gözetmeyen hükümetler temizlenecek!
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez, 2009’da Barack Obama ile yaptığı görüşmede Galeano’nun kitabını ABD başkanına hediye ederek, bölgenin temel gerçeklerini kavramanın en iyi yolunun bu eseri okumaktan geçtiğini söyledi. Chávez, üç yıl önce Caracas’ta düzenlenen bölgedeki sol hareketleri bir araya getiren Dünya Sosyal Forumu’ndaki konuşmasını da Galeano’nun, Monroe Doktrini’nden bu yana ABD imparatorluğu ve liderleri hakkındaki görüşleri üzerine kurmuştu.
Chávez, Başkan George W. Bush’u “Bay Tehlike” olarak nitelendirmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:
Bu, alaycı bir imparatorluk. En azından Roma İmparatorluğu bir imparatorluk olduğunu kabul ediyordu; ama ‘Bay Tehlike’ imparatorluğunda demokrasi ve insan haklarından söz ediyor!
Chávez’e göre bu söylem, ABD dış politikasının Latin Amerika’daki gerçek emperyal hedeflerini gizlemekten başka bir işlev görmüyordu.
Trump yönetimi ise Venezuela söz konusu olduğunda demokrasi ve insan hakları söylemine hiç başvurmadı. Ülke, esas olarak ezici güç ve ateş gücüyle karşı karşıya bırakıldı; küçük Venezuela teknelerinin batırılmasından içindekilerin öldürülmesine, ülkenin işgal edilmesi ve Maduro’nun devrilmesine kadar uzanan bir hat izlendi.
Bugün artık, geçen kasım ayında yayımlanan Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde tanımlanan Trump Eki’nden (Trump Corollary) söz ediliyor. Bu yaklaşım, “yarımküremizde fiziksel olarak baskın rakip güçlerin bulunmaması ve sınırlarımızın askerî işgal tehdidinden uzak tutulması” hedefini esas alıyor. ABD, “ilkelerimiz ve stratejimizle genel olarak uyumlu” bölgesel aktörlerle birlikte çalışacağını ilan ediyor. Trump Eki’nin himayesinde, Washington tarafından ABD çıkarlarını yeterince gözetmediği düşünülen hükümetleri Latin Amerika’dan “temizlemeye” yönelik yeni girişimlerin gündeme gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Amerikan imparatorluğunun açık manifestosu
Cumartesi günü Venezuela’ya yönelik saldırının ardından geçen saatlerde Trump, ABD’nin artık ülkeyi ve petrol endüstrisini yöneteceğini ilan etti. Latin Amerika’da ABD kapitalizmini savunma ya da genişletme amacı taşıyan operasyonlarda yıllardır kullanılan örtülü söylemleri bir kenara bıraktı. Böylece ABD’li tarihçilerin, dış politikayı analiz ederken üstlenmesi beklenen temel işlevlerden birini de fiilen geçersiz kılmış oldu.
20. yüzyılın ikinci yarısında bu tür bir entelektüel “dedektifliğin” en önemli isimlerinden biri William Appleman Williams’tı. En bilinen eserlerinde — The Tragedy of American Diplomacy (1959), The Contours of American History (1961) ve Empire as a Way of Life (1980) — ABD dış politikasının temel amacının “Amerikan bugününün” sürekliliğini sağlamak olduğunu savundu.
Williams’a göre bu “bugün”, bankaların, finans kuruluşlarının ve büyük şirketlerin egemen olduğu bir düzendi. Washington, Bretton Woods’ta temelleri atılan ve ABD’nin belirleyici olduğu kurallara dayalı sistemi korumak için, bu statükoya alternatif oluşturabilecek her girişimi ya CIA destekli rejim değişikliği operasyonlarıyla ya da 1961’de Küba’daki Domuzlar Körfezi çıkarmasında olduğu gibi doğrudan askerî müdahalelerle bastırmaya çalıştı. Williams, 1945’ten bu yana yürütülen tüm ABD savaşlarını, ülkeyi yöneten oligarşinin çıkarlarını tahkim etmeye yönelik güç gösterileri olarak değerlendiriyordu.
The Contours of American History adlı eserinde Williams, ABD’nin Latin Amerika’daki güncel politikalarını doğrudan Monroe Doktrini’ne bağladı ve bu doktrini “Amerikan imparatorluğunun açık bir manifestosu” olarak tanımladı. Ona göre Amerikan liderleri, Monroe Doktrini’ni yarımkürede ABD üstünlüğünü ilan eden yayılmacı bir beyan olarak kurgulamıştı.
ABD’nin göreli ekonomik avantajları sayesinde, Latin Amerika’da yeni ortaya çıkan ulusların denetim altına alınması hedefleniyordu. Williams, 1962 Küba Füze Krizi’ni ele alırken de Monroe Doktrini’ni, Washington’ın Latin Amerika’yı yönetme niyetinin ilk ifadesi ve bu “korkunç, canavarca çatışmanın” çıkış noktası olarak gösterdi.
Kendini Marksist olarak tanımlayan Williams’ı tarih yazımı üzerine düşünürken en çok etkileyen eser ise In the American Grain olmuştu. Kariyerinin erken dönemlerinde bu kitabı keşfetmiş, yaşamı boyunca onun özgün kavrayışlarının adeta gönüllü bir savunuculuğunu üstlenmişti. Kitabın yazarı, radikal ama Marksist olmayan şair William Carlos Williams (aralarında akrabalık yok), Kuzey ve Güney Amerika’ya dair denemeler kaleme almıştı.
Tarihin Erdemi: Aaron Burr başlıklı metninde, erdemli tarih yazımının ABD’de neden istisnai kaldığını şu sözlerle açıklamıştı:
Ama iyi yazının toplamı, tarih kitaplarına sızan zehirli yığın karşısında ne kadar da küçüktür; çünkü ölüler, yaşayanlar gibi susturulabilir.
Trump, Maduro hükümetine karşı yürüttüğü rejim değişikliği girişimleriyle aracıları tamamen ortadan kaldırdı ve bir zamanlar eleştirel tarihçilerin açığa çıkarmaya çalıştığı iç görüleri bizzat kendisi dile getirdi. Venezuela’daki meselenin özüne ulaşmak için artık pahalı akademik kitaplara başvurmaya gerek yok. Mesele görünen yüzü petroldür. Bu da Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde ilan edilen, Monroe Doktrini’ni tüm açıklığıyla hayata geçirerek bölgeyi ABD’nin çıkarları doğrultusunda yönetme hedefinin sahadaki karşılığıdır.
Bu yazı, Jacobin’de yayımlanan, “Venezuela and the Long Shadow of the Monroe Doctrine” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

