Share This Article
Timothy W. Ryback | Çeviren: Gürer Mut
Doksan iki yıl önce bir pazartesi sabahı, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler, Weimar Cumhuriyeti’nin 15. başbakanı (Reichskanzler) olarak göreve geldi. Tarihin en şaşırtıcı siyasi dönüşümlerinden birinde, Hitler, anayasal yollarla bir anayasal cumhuriyeti yok etme girişimini başlattı.
Bu yazı, Hitler’in ülkesindeki demokratik yapıyı ve işleyişi sistematik olarak çökertip ortadan kaldırmasının adım adım ele alıyor. Bu siyasal dönüşüm, tam olarak 1 ay, 3 hafta, 2 gün, 8 saat ve 40 dakika içerisinde gerçekleşiyor. Dakikaların bile önem taşıdığı, demokrasinin yine demokrasi kullanan bir çete tarafından nasıl alaşağı edildiğini anlatan bir hikâye bu…
Sekiz ayda, üç başbakanı devirmeye yardımcı oldu
Hans Frank, Nazi hareketinin ilk yıllarında Hitler’in özel avukatı ve başlıca hukuk stratejistiydi. Nürnberg’de, Nazi vahşetlerine ortaklığı nedeniyle infazını beklerken, Frank, müvekkilinin (Hitler) her yasalar içerisindeki “sisteme içkin potansiyel zayıflığı sezme” ve bu zayıflığı acımasızca kullanma konusunda olağanüstü bir yeteneği olduğunu anlatmıştı.

Kasım 1923’teki başarısız Birahane Darbesi’nden (Münih Darbesi) sonra tutuklanan Hitler, Weimar Cumhuriyeti’ni şiddet yoluyla devirmek yerine bunu gerçekleştirmek için demokrasiyi araç olarak kullanmaya karar vermişti. Bu kararlılığını Eylül 1930’da Anayasa Mahkemesi’nde verdiği bir “Legalitätseid” (yasalık yemini) ile tekrarladı. Weimar Anayasası’nın 1. Maddesi’ne (hükümetin halkın iradesinin bir ifadesidir) atıfta bulunan Hitler, iktidara yasal yollarla ulaştığında devleti de istediği gibi şekillendireceğini alenen mahkeme karşsında itiraf etmişti.
Bu cürretkâr açıklamanın ardından, “Yani, anayasal yollarla mı?” diye sordu şaşalayarak sordu yargıç.
“Jawohl!” (Evet!) diye yanıtladı Hitler.
Ocak 1933 itibariyle, 18 federal eyaletin yapılarını ve süreçlerini çerçeveleyen 181 maddelik Weimar Anayasası’nın boşlukları bir hayli fazlaydı. Hitler, on yılı muhalefet siyaseti içinde, iddialı bir siyasi gündemin kolay bir şekilde nasıl baltalanabileceğini çok iyi öğrenmişti. Yıllarca sağ kanat rakiplerini ya yanına çekmiş ya da onları ezme yoluna gitmişti. Son sekiz ayda, üç başbakanı devirmeye yardımcı olmuş ve cumhurbaşkanını iki kez parlamentoyu feshedip seçimleri tekrar etmeye zorlamıştı.
Basit bir çoğunluk mutlak yetki için yeterli
Hitler, gücü ele geçirdiğinde başkalarına yaptıklarının kendi başına gelmeyeceğinden emin olmak için demokrasiyi ortadan kaldıracak bir dizi plan hazırlamıştı. Nasyonal Sosyalist Parti’nin oy oranı artıyor olmasına rağmen – Eylül 1930 seçimlerinde, 1929’daki borsa çöküşü sonrasında, temsilcilerini neredeyse dokuz kat artırıp 12 milletvekilinden 107 milletvekiline çıkarmış ve Temmuz 1932 seçimlerinde bu sayıyı 230 sandalyeye ulaşmıştı – partisi halen bir çoğunluğa ulaşmaktan uzaktı.
Koltuklar, yasama organının yalnızca yüzde 37’sini oluşturuyor ve Nasyonal Sosyalist Parti’nin içinde bulunduğu geniş sağ kanat koalisyonu Reichstag’ın ancak yüzde 51’ini kontrol ediyordu. Böylesi bir durumda Hitler, mutlak güç kullanması gerektiğini ileri sürdü.
Amerikalı bir gazetecinin sorularını yanıtlayan Hitler, “Yüzde 37, yüzde 51’in yüzde 75’ini temsil eder (yani ezici çoğunluğa karşılık geldiği),” diye açıklamıştı. Bununla kastettiği, basit bir çoğunluğun göreceli çoğunluğunu elde etmenin, ona mutlak yetki vermesi için yeterli olacağıydı. Ancak, koalisyonların değiştiği çok partili bir siyasi sistemde, siyaset matematiğinin bu kadar basit olmadığını biliyordu. Özellikle, “Ermächtigungsgesetz”i (yetki yasası) geçirmenin siyasi hayatta kalması için kritik olduğuna inanıyordu. Ancak, yürütme organına yasama onayı olmadan kanun yapma yetkisi verecek ve demokratik kurumları ve anayasayı devre dışı bırakıp kararnameyle yönetmesine izin verecek böyle bir yasanın kabul edilmesi için Hitler ‘e parlamentonun üçte iki çoğunluğu gerekiyordu.
Bu süreç, beklediğinden daha zorlu geçmişti. Hitler, başbakan olarak ilk altı saat içerisinde niyetlerinin engellendiğini gördü. O pazartesi sabahı saat 11.30’a anayasaya sadık kalacağına dair yemin eden Hitler, daha sonra öğle yemeği için Kaiserhof Oteli‘ne gitti. Ardından kabinesinin grup fotoğrafı çekimi için Reichskanzlei’ye döndü ve tam olarak saat 5’te dokuz bakanıyla ilk resmi toplantısını burada gerçekleştirdi.
Toplantıyı, milyonlarca Alman’ın başbakanlığını “coşkuyla karşıladığını” iddia ederek açtı ve bürokrasinin içindeki kilit yetkilileri temizleyip yerlerine kendisine sadık kişiler getirme planını ana hatlarıyla açıkladı. Ardından sıra ana gündem maddesine geldi: Ermächtigungsgesetz”e (yetki yasası)… Bu yasanın, ekonomik canlanma, işsizliğin azaltılması, askerî harcamaların artırılması, uluslararası antlaşmalardan çekilme, ülkeyi “kirlettiğini” iddia ettiği yabancıların temizlenmesi ve siyasi rakiplerden intikam alınması gibi kampanya vaatlerini yerine getirebilmesi için gerekli olduğunu savundu. Bir mitingde, „Dann werden die Köpfe rollen“ (Bazı kelleler omuzlardan ayrılacak,) diye söz vermişti.
Ancak, Sosyal Demokratlar ve Komünistler toplamda 584 sandalyelik Reichstag’da yaklaşık yüzde 38’lik bir orana denk gelen 221 sandalyeye sahip olduklarından, Hitler’in ihtiyaç duyduğu üçte iki oyu alabilmesi matematiksel olarak imkansızdı. Bu duruma karşı planını açıklayan Hitler, “Şimdi, eğer Komünist Partisi yasaklanır ve oyları iptal edilirse, Reichstag’ya meclis çoğunluğu elde edilebilir” ifadesini kullandı.
Fakat bu plan ciddi riskler de barındırıyordu. Hitler, bu durumda çoğunluğu işçilerden oluşan 6 milyon Alman Komünist’ini karşısına alacak ve parti ulusal ölçekte bir greve gidecekti. Bu da ülke ekonomisinin çökmesine yol açacaktı. Bu riski gözardı etmeyen Hitler belagatine güveniyordu. Sandığı halkın önüne götürerek sandıktan daha güçlü çıkmayı düşünen Hitler kendi kabinesine, “Ekonomi için daha büyük bir tehlike nedir?” diye sordu ve ekledi:
Seçimlerin belirsizliğimi mi yoksa gerçek bir tehdit olan genel bir grev mi?
Hitler, seçimlerin daha güvenli bir yol olduğunun altını çiziyordu.
Parlamenterizmin bataklığından kurutma!
Seçimlere gitmenin planlarını yapan kabinede bir tek, sağ koalisyonun Ekonomi Bakanı Alfred Hugenberg aynı fikirde değildi. Hugenberg’e göre, eğer Reichstag’da üçte iki çoğunluğu sağlamak isteniyorsa, Komünist Parti’yi yasaklamaktan başka bir yol yoktu.
Elbette, Hugenberg’in, yeni Reichstag seçimlerine karşı çıkmasında partisinin de çıkarları söz konusuydu: 6 Kasım 1932 seçimlerinde, Hugenberg’in mensubu olduğu Alman Ulusal Halk Partisi, Hitler’in Nasyonal Sosyalist Partisi’nden 14 sandalye almayı başarmıştı. Bu durum, Hugenberg’i, Hitler’in mevcut koalisyon hükümetinde vazgeçilmez bir ortak haline getirmişti. Yeni seçimler demek, partisinin sandalye kaybetmesi ve gücünün azalmasına yol açabilecek bazı riskleri taşıyordu.

Berlin’deki Reichstag binası ateşe verildi. Yangını çıkarttığı iddia edilen Hollandalı bir komünist olan Marinus van der Lubbe bu suçtan dolayı idam edildi. Nazi hükümeti yangını bu olayın hemen ardından Komünist Parti’yi kapattı ve olağanüstü hâl ilan etti.
Hitler, ordunun herhangi bir halk ayaklanmasını bastırmak için kullanılıp kullanılamayacağını sorguladığında, Savunma Bakanı Werner von Blomberg bu fikri kesin bir şekilde reddetti. Blomberg, “Bir askerin yalnızca dış düşmanları potansiyel rakip olarak görmesi için eğitildiğini” belirtti ve Alman askerlerini kullanarak, Hitler’in (ya da herhangi bir Alman hükümetinin) savunulması için hiçbir Alman vatandaşına Almanya sokaklarında ateş açılmayacağını kesin bir dille ifade etti.
Hitler, seçim kampanyalarında “parlamenterizmin bataklığından kurutma” (parlamentarischen Sumpf) sözü vermişti, ancak demokratik güvenlik mekanizmaları Hitler’i köşeye sıkıştırmaya ve kendini partizan siyasetinin bataklığına gömmeye başlamıştı. Sağ kanattaki muhalif görüşler veya bürokrasiden gelen sert tepkiler karşısında her zaman yaptığı gibi, durumu görmezden gelmekle yetindi ve geri adım atmak yerine isertlik politikasını daha da arttırarak güç yoluyla engelleri aşma yoluna gitti.
30 Ocak 1933’te başbakan olarak koltuğa oturan Hitler, bir gün sonra meclisi lavettiğini ve yeni Reichstag seçimlerinin mart ayı başında yapılacağını ilan etti. Hitler, “On üç yıllık bir mücadelenin ardından, Nasyonal Sosyalist hareket hükümete girmeyi başardı, ancak Alman milletinin nihai zaferi için mücadele henüz yeni başlıyor,” diye duyurdu ve ardından şöyle devam etti:
Nasyonal Sosyalist parti, yeni hükümetin Nasyonal Sosyalist değerlere uymadığını, ancak bunu hayata geçirecek liderin Adolf Hitler olduğunun farkında.”
Bu sözlerle, Hitler aslında kendi koalisyon hükümetine savaş ilan etmişti.
*
Hitler’in şansölye olarak atanmasını, kaçınılmaz bir güç yükselişi olarak görme eğilimindeyiz. Bu izlenim, savaş sonrası nesiller boyunca yapılan araştırmalara dayanmaktadır. Ancak bu çalışmaların çoğu, Nazi iktidarının ele geçirilmesine (Machtergreifung) dair standart anlatının alternatiflerini ya göz ardı etmiş ya da marjinalleştirmiştir. Söz konusu anlatı, siyasi ve toplumsal baskıları, totaliter yönetimin dayatılmasını (Gleichschaltung) ve ardından gelen saldırganlıkları, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’un dehşet verici sonuçlarıyla ilişkilendirir. Ancak bu makaleyi araştırıp yazarken, bu nihai sonuçları bilerek bir kenara bıraktım. Olayları, dönemin belirsizlikleri ve yanlış değerlendirmeleriyle birlikte, gerçek zamanlı olarak ele aldım. Bunun bir örneği, 31 Ocak 1933 tarihli New York Times haberinde yer alıyordu. Bu haberde Hitler’in şansölye olarak atanması şu başlıkla verilmişti:
Hitler diktatör olma amacını bir kenara bıraktı!
1980’lerin sonlarında, Harvard’da yüksek lisans öğrencisiyken ve Weimar ile Nazi Almanyası üzerine verilen bir derste asistan olarak görev yaparken, Hitler’in siyasi kariyerinin ne kadar kırılgan olduğunu vurgulayan savaş sonrası bir gözleme sıkça atıfta bulunurdum. Nürnberg’de Hans Frank tarafından dile getirilen bu gözlemde, Nazi hukuk stratejisti şöyle diyordu:
Führer, yalnızca o belirli anda Almanya’da var olabilecek biriydi. Monarşinin sona erdiği, ancak cumhuriyetin henüz tam anlamıyla güvence altına alınmadığı bu korkunç geçiş döneminde ortaya çıktı.
Eğer Hitler’den önce şansölye olan Kurt von Schleicher görevde altı ay daha kalsaydı, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg anayasal yetkilerini daha dikkatli kullansaydı ya da ılımlı muhafazakâr parlamento delegelerinin bir kısmı oylarını farklı yönde verseydi, tarih bambaşka bir şekilde yazılabilirdi. En son kitabım Takeover: Hitler’s Final Rise to Power, bu makalenin ele aldığı hikâyenin başladığı noktada sona eriyor. Zamanla, hem Hitler’in şansölyeliğe yükselişinin hem de bu makamdayken anayasal sınırları paramparça edişinin, kaçınılmaz bir tarihsel süreçten ziyade, siyasi olasılıkların bir sonucu olduğunu fark ettim.
Hitler’in Almanya’nın ilk demokratik cumhuriyetinde şansölye olarak atanması, kendisi için olduğu kadar ülkenin geri kalanı için de büyük bir sürprizdi. Üç yıl süren baş döndürücü bir siyasi yükselişin ardından, Kasım 1932 seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğramış, 2 milyon oy ve parlamentoda 34 sandalyeyi kaybetmişti; bunların neredeyse yarısı Hugenberg’in Alman Ulusal Halk Partisi’ne gitmişti. Aralık 1932’ye gelindiğinde, Hitler’in hareketi mali, siyasi ve ideolojik açıdan iflas etmiş durumdaydı. Öyle ki, Hitler’in yakın çevresine bulunanlar, o dönem faşist liderin intiharın eşiğine geldiğini söylemişti.

‘Temizlik zamanı geldi’
1933 yılı Ocak ayının sonlarında, Şansölye Schleicher’in hafta sonu ansızın görevden alınmasını da içeren bir dizi perde arkası anlaşma Hitler’i hızla şansölyelik makamına taşımıştı. Schleicher, daha sonra Hitler’in kendisine şöylediği şu sözleri hatırlayacaktı:
Hayatım boyunca, umudumu tamamen kaybettiğim anlarda bile bir şekilde kurtulmam gerçekten şaşırtıcı.
Bu son dakika atamasının ağır bir siyasi bedeli oldu. Hitler, beklenmedik şekilde hızla iktidara yükselirken, en sadık yandaşlarından birkaçını siyasi enkaz olarak geride bırakmıştı. Daha da önemlisi, kendisini, eski Şansölye Franz von Papen tarafından belirlenmiş bir kabinenin içinde buldu. Oysa Papen, daha önce Hitler’in devrilmesine yardım ettiği bir hükümetin başındaydı ve şimdi ise Hitler’in başbakan yardımcısı olarak görev yapıyordu. Ancak en büyük tehdit, Hitler’in, 51 milletvekili oyunu kontrol eden ve dilediği anda şansölyeliğine son verebilecek güce sahip olan Hugenberg’e bağımlı hale gelmesiydi. Üstelik Hugenberg, bunu gerçekleştirmeye çok yaklaşmıştı.
Ocak 1933’ün o Pazartesi sabahında, Cumhurbaşkanı Hindenburg, Hitler’i kabul etmeye hazırlanırken, Hugenberg ile Hitler, yeni Reichstag seçimleri konusunda sert bir tartışmaya girdi. Hugenberg’in tutumu kesindi: “Hayır! Hayır! Hayır!” Hitler ve Hugenberg, başkanlık ofisinin hemen dışındaki holde hararetle tartışırken, 1925’ten beri Almanya Cumhurbaşkanı olan ve Birinci Dünya Savaşı’nda kahraman ilan edilen Hindenburg’un sabrı tükenmeye başladı.
Başkanlık Genel Sekreteri Otto Meissner’e göre, eğer bu tartışma birkaç dakika daha sürseydi, Hindenburg görüşmeyi terk edecekti. Eğer bu gerçekleşseydi, Papen’in son 48 saat içinde zorlukla oluşturduğu koalisyon çökecekti. Bu durumda ne Hitler’in şansölyeliği ne de Üçüncü Reich var olacaktı.
Sonuç olarak, Hitler’e yalnızca iki bakanlık koltuğu verildi ve bunların hiçbiri ekonomi, dış politika ya da savunma gibi kritik alanlarla ilgili değildi. Hitler, Wilhelm Frick’i İçişleri Bakanı, Hermann Göring’i ise belirsiz bir bürokrat olarak atadı. Ancak Hitler, yönetim sistemindeki zayıflıkları sezme konusundaki olağanüstü yeteneğiyle, iki bakanını Weimar Cumhuriyeti’nin temel demokratik direklerini hedef almaları için harekete geçirdi: ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, halk referandumu ve eyaletlerin özerkliği.
Frick, ülkenin federal sistemi, seçim düzenlemeleri ve basın üzerinde yetki sahibiydi. Hitler hükümetinin planlarını ilk kez açıklayan da Frick oldu. Basına verdiği demeçte, “Anayasa çerçevesinde, Reich hükümetini feshedecek, yetki yasasını Reichstag’a sunacağız,” diyerek, Hitler’in ülke için büyük hedefler belirlediğini ve bunun olağanüstü tedbirler gerektirdiğini vurguladı. Bunun üzerine Hitler, 1 Şubat’taki ilk ulusal radyo konuşmasında bu görüşü destekledi:
Ulusal hükümet, Alman halkının zihin ve irade birliğini yeniden tesis etmeyi birincil ve en yüce görevi olarak görmektedir. Milletimizin gücünün dayandığı temelleri koruyacak ve savunacaktır.
Frick aynı zamanda muhalif basını susturmak ve gücü Berlin’de merkezileştirmekle görevlendirilmişti. Eyaletlerin yetkilerini kısıtlayarak, sol eğilimli gazeteleri —Komünistlerin günlük yayını Kızıl Bayrak ve Sosyal Demokratların Vorwärts gazetelerini — yasakladı. Öte yandan, Hitler, Göring’i Prusya’nın vekâleten İçişleri bakanı olarak atadı. Almanya topraklarının üçte ikisini kapsayan federal Prusya eyaleti, ordudan sonra ülkenin en büyük güvenlik gücüne sahipti ve Sosyal Demokratların kalesi olarak biliniyordu. Göring, Prusya eyalet polis teşkilatını tasfiye etmekle görevlendirildi.
Prusya siyasi polisinin başında bulunan Rudolf Diels, Şubat ayının başlarında, Unter den Linden 76 numaradaki ofisinde otururken, Göring kapısını çaldığını ve içeri girer girmez açık bir dille, “Temizlik zamanının geldi. Burada, etrafta dolanan bu alçaklarla hiçbir işim olsun istemiyorum,” dediğini söylemişti.
Adolf Hitler, kitlelere hitap etmek için doğrudan dil ve dikkatli seçilmiş bir sahne sanatı kullanıyordu.

Bunun ardından bir Schiesserlass, yani “vur emri” çıkarıldı. Bu karara göre devlet, polisin herhangi bir yaptırımdan korkmadan ateş açmasına izin veriyordu. Göring, bu yetkiyi şu sözlerle gerekçelendirmişti:
Polisin, yalnızca görevlerini yerine getirirken disiplin cezası alma endişesi taşıması halinde, kızıl çeteye karşı mücadele etmesini bekleyemem. Onlar ateş ettiğinde, bu benim ateş etmemi meşrulaştırır. Biri yerde ölü yatıyorsa, onu vuran benim.
Ayrıca, Nazi fırtına birlikleri (Sturmabteilung – SA), Göring tarafından “yardımcı polis” (Hilfspolizei) statüsüne getirildi. Böylece devlet, kahverengi gömlekli militanları silahlandırmak ve onlara polis yetkisi vermek zorunda kaldı. Bu adımla, SA’yı sokak çatışmalarında resmî bir güvenlik gücü haline getirdi.
Diels, daha sonra bu taktiği şu sözlerle değerlendirecekti:
Kanunları kendi lehine çevirmek, on binlerce kahverengi gömleklinin şiddetini ve aşırılıklarını meşrulaştırmak, Hitler’in defalarca başarıyla uyguladığı bir yöntemdi.
Belirsizlik dönemi
Hitler, iktidarını sağlamlaştırmaya ve muhalefeti bastırmaya çalışırken, hükümetinin kısa süre içinde devrileceğine dair söylentiler yayılıyordu. Bunlardan biri, görevden alınan son şansölye Schleicher’in bir askerî darbe planladığı yönündeydi. Bir başka iddia, Hitler’in Papen’in kuklası olduğu ve farkında olmadan Alman aristokratlarına hizmet eden sıradan bir Avusturyalı köylüden başka bir şey olmadığıydı.
Başka bir teori ise Hitler’in, işçi haklarını ortadan kaldırarak sanayicilere daha fazla kâr sağlamak isteyen Hugenberg ve bir grup iş insanının piyonuna dönüştüğüydü (Sanayici Otto Wolff’un, Hitler’in hareketine finansal destek sağlayarak bundan büyük kazanç elde ettiği söyleniyordu). Bir diğer dedikodu ise Hitler’in yalnızca geçici bir hükümetin başında bulunduğu ve asıl planın, monarşist eğilimleri bilinen Cumhurbaşkanı Hindenburg’un Alman İmparatoru’nun dönüşü için zemin hazırlaması olduğu yönündeydi.
Bu söylentilerin çoğu gerçek dışıydı ancak Hitler, Mart ayındaki Reichstag seçimleri öncesinde seçmenlerine verdiği vaatleri yerine getirme baskısıyla karşı karşıyaydı. Kızıl Bayrak, Hitler’in işçilere yönelik seçim vaatlerinin bir listesini yayımladı ve hareketin ne derece emek düşmanı bir pozisyonda olduğuna dikkat çekiyordu.
Merkez sağ ise Hitler’den tarım sektörünü destekleyeceğine, enflasyonla aktif mücadele edeceğine, “riskli iktisadi deneylerden” uzak duracağına ve Weimar Anayasası’na sadık kalacağına dair güvence vermesini talep etti. Aynı zamanda, Hitler’in diktatörlük yetkileri talep etmesi ve bu nedenle bir koalisyon hükümetine katılmayı reddetmesi sağcı çevreler arasında da hayal kırıklığına neden oldu.
18 Şubat’ta merkez-sol gazete Vossische Zeitung, Hitler’in seçim kampanyası vaatlerine ve siyasi manevralarına rağmen, sıradan bir Alman için hiçbir şeyin değişmediğini, hatta durumun daha da kötüleştiğini yazdı. Hitler’in tahıl ithalat vergilerini iki katına çıkarma sözü, bürokratik engellere ve uluslararası sözleşmelere takılmıştı. Aynı günlerde, Hugenberg bir kabine toplantısında Hitler’e, “Felaket boyutundaki ekonomik koşullar, ülkenin varlığını tehdit ediyor,” diyerek uyarıda bulundu. Vossische Zeitung, “Sonuçta, bu yeni hükümetin ayakta kalmasını sağlayan şey sözler değil, ekonomik koşullar olacaktır,” öngörüsünde bulundu. Hitler, bin yıllık bir Reich imparatorluğu vaat etmesine rağmen, hükümet bir ayı çıkartıp çıkartmamayacağı belli değildi.

‘Daha ne kadar?’
Hitler’den önceki sekiz ayda, Hindenburg anayasanın 53. maddesinden aldığı yetkiyle üç farklı şansölyeyi —Heinrich Brüning, Papen ve Schleicher — görevden almıştı. Üstelik Hitler’e duyduğu derin hoşnutsuzluk da herkesçe biliniyordu. Bir önceki yılın Ağustos ayında, “Tanrı adına, vicdanım ve ülkem için,” diyerek, Hitler’i asla şansölye olarak atamayacağını açıkça ilan etmişti. Hatta özel sohbetlerinde Hitler’le alay ederek, ona ancak posta bakanlığını verebileceğini ve böylece, “Pullarımın arkasını rahatlıkla yalayabilir,” dediği biliniyordu. Ancak Ocak ayında, büyük bir isteksizlikle Hitler’i başbakan olarak atamayı kabul etmek zorunda kaldı — onu hiçbir zaman odasında yalnız kalmamak şartıyla.— Şubat ayının sonlarına doğru Forward gazetesinde yer veilen şu soru herkesin kafasını kurcalıyordu:
Yaşlı mareşal bu bohemyalı onbaşıya daha ne kadar katlanacak?
Forward gazetesinde yayımlanan makale, 25 Şubat Cumartesi sabahı, “Daha Ne Kadar?” başlığıyla yayımlandı. İki gün sonra, 27 Şubat Pazartesi akşamı, saat 21.00’e yaklaşırken, Reichstag alevler içinde yanıyordu. Meclis salonunun cam kubbesi çökerek geceyi Berlin semalarında bir ateş topuna çevirdi.
Görgü tanıkları, yangının 60 kilometre uzaklıktaki köylerden bile görülebildiğini anlatıyordu. Alman parlamenter demokrasisinin merkezi olan bu binanın yanıp kül olması, ülke çapında büyük bir şok etkisi yarattı. Komünistler suçu Nazi Partisi’ne atarken, Naziler ise Komünistleri suçladı.
23 yaşındaki Hollandalı bir Komünist olan Marinus van der Lubbe‘nin suçüstü yakalandığı söylense de, yangına müdahale için olay yerine giden Berlin itfaiye şefi Walter Gempp, olay yerinde Nazi komplosuna işaret eden ipuçları olduğunu iddia etmişti.
Yüzde 89’luk şaşırtıcı bir katılım
Hitler, ertesi sabah kabinesini topladığında, yangının bir Komünist darbe girişiminin parçası olduğunu ilan etti. Göring, kamu binalarına yönelik daha fazla kundaklama saldırısı beklediklerini, önde gelen bürokratların eşleri ve çocuklarının Komünistler tarafından kaçırılabileceği hakkında istihbarata ulaştıklarını duyurdu. İçişleri Bakanı Frick, anayasal özgürlükleri askıya alan, arama ve el koymayı mümkün kılan ulusal acil durum ilanını değerlendirerek, eyaletlerin haklarını kısıtlayan bir kararname taslağı hazırladı.
Papen, önerilen taslağın özellikle “güney eyaletlerinden,” yani Prusya’dan sonra en büyük ve en güçlü ikinci eyalet olan Bavyera’dan “dirençle karşılaşabileceğini” belirterek endişelerini dile getirdi. Papen ayrıca, “Belki de, önerilen tedbirler eyalet hükümetleriyle tartışılarak ‘dostane bir uzlaşma’ sağlanmalı; aksi takdirde, bu tedbirler eyalet haklarının gasbı olarak görülebilir” uyarısında bulundu. Fakat bu uyarı bir kulaktan girdi diğerinden çıktı, sonunda yalnızca bir kelime eklenerek, eyalet haklarının askıya alınmasını içeren taslak Hindenburg’un önüne götürüldü ve o öğleden sonra karar imzalanarak yürürlüğe sokuldu.
Mart seçimlerinden sadece bir hafta önce uygulamaya konulan bu Olağanüstü Hâl Kararnamesi, Hitler’e siyasi muhalefeti sindirme ve hapse atma konusunda muazzam bir yetki vermişti. Komünist Parti yasaklandı (Hitler, ilk kabine toplantısından beri bunu istiyordu) ve muhif basınının üyeleri tutuklanarak gazeteler kapatıldı. Göring bunu zaten bir aydır yapıyordu, ancak mahkemeler sürekli olarak gözaltına alınan kişilerin serbest bırakılmasına karar veriyordu. Kararname yürürlüğe girdikten sonra ise mahkemeler müdahale edemez hale geldi. Binlerce Komünist ve Sosyal Demokrat tutuklandı.
5 Mart Pazar sabahı, Reichstag yangınından bir hafta sonra, seçmenler sandık başına gitti. “Muhtemelen hiçbir medeni ülkede bu kadar garip bir seçim yapılmamıştır,” diye yazdı Frederick Birchall The New York Times’ta. Birchall, Almanların demokratik bir alternatifleri olmasına rağmen otoriter yönetime boyun eğmeye istekli görünmelerine şaşırdığını belirterek şunları ekledi:
Herhangi bir Amerikan veya Anglo-Sakson toplumda tepki anında ve ezici bir çoğunlukla olurdu.
40 milyondan fazla Alman oy kullandı; bu, önceki herhangi bir seçimden 2 milyondan fazla seçmenin sandık başına gitmesi anlamına geliyordu. Bu da yaklaşık yüzde 89’luk şaşırtıcı bir katılım oranına işaret ediyordu ve bu, demokratik katılımın çarpıcı bir göstergesiydi. “1871’de Alman Reichstag’ı kurulduğundan bu yana bu kadar yüksek bir seçmen katılımı olmamıştı,” diye yazan Vossische Zeitung, bu 2 milyon yeni oyun büyük çoğunluğunun Nazi Partisi’ne gittiğini, “Olağanüstü büyük oy rezervleri neredeyse tamamen Nasyonal Sosyalistlerin lehine oldu,” yorumuyla paylaşmıştı.

‘Bohemyalı onbaşı’ya uzanan el
Nasyonal Sosyalistler, Hitler’in vaat ettiği yüzde 51’lik oy oranına ulaşamasa da — baskılara rağmen Sosyal Demokratlar sadece bir Reichstag sandalyesi kaybetti — Komünist Parti’nin yasaklanması, Hitler’in yasama yetkisini genişletecek yasayı geçirebilmesi için gerekli olan üçte iki çoğunluğu sağlayacak bir koalisyon kurmasına olanak sağladı.
Ertesi gün, Nasyonal Sosyalistler ülke çapındaki eyalet hükümet binalarını bastı. Kamu binalarına gamalı haç bayrakları asıldı. Muhalif politikacılar canlarını kurtarmak için ülkeyi terk etmeye başladı. Sosyal Demokrat lider Otto Wels ve Bavyera Başbakanı Heinrich Held, İsviçre’ye sığındı. On binlerce siyasi muhalif, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin süresiz olarak hapsedilebilecekleri Schutzhaft (koruyucu gözaltı) uygulaması kapsamında tutuklandı.
Olan biten karşısında Hindenburg sessiz kalmakla yetindi. Komünistlere, Sosyal Demokratlara ve Yahudilere yönelik kamusal şiddet olayları nedeniyle yeni şansölyesini sorguya çekmedi. Anayasanın 53. maddesindeki yetkilerini kullanmadı. Bunun yerine, Nasyonal Sosyalistlerin gamalı haç bayrağının ulusal renklerin yanında dalgalanmasına izin veren bir kararnameyi imzaladı. Hitler’in talebi üzerine yeni bir bakanlık pozisyonu olan “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı”nı oluşturdu; bu göreve hemen Joseph Goebbels atandı. O günü anlatan Goebbels, günlüğüne şu notu düşmüştü:
Hepimiz için ne büyük bir şans ki bu yüce ihtiyar adam bizimle birlikte… Ve yine ne büyük bir kader ki artık aynı yolda ilerliyoruz.
Bir hafta sonra, Hindenburg’un Hitler’e verdiği destek kamuoyu önünde tam anlamıyla sergilendi. Potsdam’daki bir törende, eski mareşal ve asla yapmam dediği şeyi yaparak “Bohemyalı onbaşı” el sıkıştı. Hitler, güya saygı ifadesi olarak eğildi. “Potsdam Günü,” Hitler’in şansölyeliğine karşı 53. Madde çerçevesinde bir müdahale umutlarının tamamen sona erdiğini gösteriyordu.
Aynı gün, yani 21 Mart salı günü, 48. Madde kapsamında bir kararname çıkarılarak, “ulusal yenilenme mücadelesinde” suç işlemiş, hatta cinayet işlemiş Nasyonal Sosyalistlerin affedildiği duyuruldu. Anayasal suç işleyen ve ‘vatan hainliği’ suçundan hüküm giymiş kişiler artık ulusal kahraman ilan edilmişti. O öğleden sonra, Berlin’in kuzeyindeki Oranienburg kasabasında eski bir bira fabrikasında ilk toplama kampı kuruldu. Ertesi gün, Bavyera’daki Dachau kasabası yakınlarında terk edilmiş bir mühimmat fabrikasında ikinci bir toplama kampına ilk mahkûmlar getirildi.

Adolf Hitler, 1928’de Nürnberg’deki bir mitingde Nazi selamı veriyor.
‘Milletimize ihanet eden acımasız bir vahşetle yok edilecek!’
Yahudilerin hukuk ve tıp mesleklerinden, ayrıca devlet dairelerinden dışlanmasına yönelik yasaların hazırlıkları devam ediyordu. Ancak, Hitler’in ülkeden 100 bin Ostjuden’i (Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi göçmen) kitlesel olarak sınır dışı etme vaadi durumu daha karmaşık hale gelmişti. Birçoğu Alman vatandaşlığı almış ve ekonomik olarak yerleşik bir düzene geçmişti. Sınır dışı edilme korkusu arttıkça, yerel bankalardan toplu para çekme girişimleri panik yarattı; bu durum diğer bankaları ve işletmeleri de etkiledi.
Yahudi mevduat sahiplerinin hesapları donduruldu; bir yetkili bunu, “Önce Alman iş insanlarıyla olan mali yükümlülüklerini yerine getirmeleri gerektiği” şeklinde açıkladı. Yeni seçilen Reichstag’ın başkanı olan Hermann Göring, durumu yatıştırmaya çalışarak Almanya’daki Yahudi vatandaşların “her Alman vatandaşının sahip olduğu kişi ve mülkiyet güvenliği hakkına sahip olduklarını” söyledi. Ardından uluslararası toplumu sert bir dille uyardı: Yabancıların ülkenin iç işlerine karışmaya hakkı yoktu. Almanya, vatandaşlarıyla ne yapacağına kendisi karar verecekti.
23 Mart Perşembe günü, Reichstag milletvekilleri, kül olmuş parlamento binasının karşısında bulunan Kroll Opera Binası’nda toplandı. Ertesi pazartesi, geleneksel Reich kartalı yerinden sökülerek yerine devasa bir Nazi kartalı yerleştirildi; bu kartal, dramatik bir şekilde aydınlatılmış, kanatları geniş açık, pençelerinde gamalı haç tutuyordu.
Hitler, artık kahverengi bir fırtına birliği üniforması ve gamalı haç kol bandı giymiş halde, önerdiği yetki yasasını, yani “1933 Yetki Kanunu”nu sunmak üzere salona girdi. Saat 16:20’de kürsüye çıktı. Fakat, beklenenin aksine yüzünde hoşnutsuzdu, birkaç sayfayı karıştırarak okumaya başladı. Ancak zamanla her zamanki coşkulu hitabet tarzını yakaladı. Weimar Cumhuriyeti’nin başarısızlıklarını sıraladı ve önerdiği dört yıllık yetki yasası süresince Almanya’nın itibarını ve askeri gücünü yeniden inşa edeceğini, ekonomik ve sosyal istikrarı sağlayacağını anlattı. “Milletimize ve halkımıza ihanet bundan sonra acımasız bir vahşetle yok edilecektir,” diye söz verdi.
‘Kendimizi adalet, özgürlük ve sosyalizmin ilkelerine adadığımızı beyan ediyoruz’
Reichstag, yasa tasarısını görüşmek üzere oturuma ara verdi. Delegeler, akşam saat 18.15’te yeniden toplandığında, söz hakkı Sosyal Demokrat lider Otto Wels’e verildi. Wels, kişisel güvenliğiyle ilgili endişelere rağmen Hitler’e doğrudan meydan okumak için İsviçre’deki sürgününden dönmüştü. Wels konuşmaya başladığında Hitler ayağa kalkmaya yeltendi ancak Papen, Hitler’in bileğini hafifçe tutarak onu durdurdu.
“Bu tarihi saatte, biz Alman Sosyal Demokratlar olarak kendimizi insanlık, adalet, özgürlük ve sosyalizmin ilkelerine adadığımızı büyük bir ciddiyetle beyan ediyoruz,” dedi Wels. Hitler’i, Weimar Cumhuriyeti’ni baltalamaya çalışmakla, nefret ve bölünmeyi körüklemekle suçladı. Hitler’in ülkeye getireceği tüm kötülüklere rağmen, cumhuriyetin kurucu demokratik değerlerinin sonsuza dek var olacağını ilan etti ve Hitlerin karşısında şöyle haykırdı:
Hiçbir yetki yasası, ebedi ve yok edilemez fikirleri ortadan kaldırma gücünü size vermez!
Hitler ayağa kalktı, “Sayın Vekil’in az önce ilan ettiği bu hoş teoriler, dünya tarihi için biraz geç kalmış sözlerdir,” diyerek konuşmasına başladı. Alman halkı için bir tehdit oluşturduğu iddialarını reddetti. Sosyal Demokratların, Alman halkının gerçekten önemli meseleleri —istihdam, istikrar, onur — konusunda harekete geçmek için on üç yıl boyunca iktidarda olduklarını hatırlattı.
“Güç elinizdeyken bu mücadeleyi neden vermediniz?” diye sordu. Bu sözler üzerine Nasyonal Sosyalist vekiller ve galerideki izleyiciler coşkuyla tezahürat yaparken, diğer delegeler sessiz kaldı. Bir dizi vekil, önerilen yetki yasasına ilişkin görüş ve endişelerini dile getirmek için ayağa kalktı.
Alman Merkez Partisi‘nin ve Bavyera Halk Partisi temsilcileri, “Normal zamanlarda aşılması neredeyse imkânsız olabilecek” çekincelerine rağmen yasaya evet oyu vereceklerini açıkladı. Aynı şekilde, Alman Devlet Partisi (DStP) lideri Reinhold Maier de yargı bağımsızlığı, adil yargılanma hakkı, basın özgürlüğü ve tüm vatandaşların yasalar önünde eşitliği konularında duyduğu endişeleri dile getirdi ve Hitler’e diktatörlük yetkisi verilmesi konusunda “ciddi şüpheleri” olduğunu ifade etti. Ancak ardından partisinin de yasaya lehte oy vereceğini duyurdu ve bu açıklama mecliste kahkahalarla karşılandı.

‘Demokrasinin en büyük ironisi, düşmanlarına onu yok edecek araçları sunmasıdı’
O akşam saat 20.00’ye yaklaşırken oylama tamamlandı. Mecliste bulunan 94 Sosyal Demokrat vekil yasaya karşı oy kullandı. (Bu vekiller arasında, Prusya’nın eski içişleri bakanı Carl Severing de bulunuyordu. O gün Reichstag binasına girmeye çalışırken tutuklanmış, ancak oy kullanması için geçici olarak serbest bırakılmıştı.) Kalan 441 delege ise yasayı destekleyerek Hitler’e dörtte üç çoğunluktan fazla bir destek sağladı. Bu oran, yasayı herhangi bir değişiklik veya kısıtlama olmaksızın yürürlüğe sokmaya fazlasıyla yetiyordu.
Ertesi sabah, ABD Büyükelçisi Frederic Sackett, Dışişleri Bakanlığı’na bir telgraf gönderdi:
Bu yasa temelinde Hitler Kabinesi, neredeyse tüm anayasal sınırlamaları ortadan kaldırarak hükümet sistemini bütünüyle yeniden inşa edebilir.
O gün, Nasyonal Sosyalist bir Reichstag vekili olarak oturuma katılan Joseph Goebbels, daha sonra bu süreci hayranlıkla değerlendirecekti. Ona göre, Nasyonal Sosyalistler, federal bir anayasal cumhuriyeti tamamen anayasal yollarla ortadan kaldırmayı başarmıştı. Yedi yıl önce, 1926’da, Goebbels, Hermann Göring ve Hans Frank ile birlikte Reichstag’a seçilen ilk on iki Nasyonal Sosyalist vekilden biri olduğunda da benzer bir şaşkınlık yaşamıştı.
Kahverengi üniformaları ve gamalı haçlı kol bantlarıyla Nazi Partisine, Weimar Cumhuriyeti’nin açık düşmanları olmalarına rağmen, ücretsiz birinci sınıf tren yolculuğu, lüks yemek servisleri ve demokratik yapı ve süreçleri istedikleri gibi engelleme, aksatma ve felç etme yetkisi verilmişti. “Demokrasinin en büyük ironisi,” diye not düşmüştü Goebbels:
Kendi ölümcül düşmanlarına, onu yok etmeleri için gerekli araçları sunmasıdır.
Bu yazı, The Atlantic’de yayımlanan “How Hitler Dismantled a Democracy in 53 Days” başlıklı makaleden derlenmiştir.

