“Üniversiteler Nasıl Ölür?” alt başlığıyla yayımlanan Karanlık Akademi’de Peter Fleming, neoliberal politikalarıyla yüksek öğrenim kurumlarının piyasaya kurban edilişini ve özel üniversitelerin tam manasıyla ticarethâne hâline getirilişini mercek altına alıyor.
Renata Salecl, “Yerinde Saymak”ta neoliberal öznenin açmazına, sıkışmışlığına ve derdine yoğunlaşırken meseleye sadece ekonomik değil, psikolojik ve politik açıdan yaklaşıyor.
Wittgenstein, filozofların birbiriyle selamlaşması için bir öneri getirmişti: “Kendine zamanın ola!” Felsefecinin hâlinden felsefeci anlar misali, Wittgenstein’ın tavsiyesinden esinlenip “Can Alkor’u okuyacak zamanınız ola!” diyerek doksanıncı doğumgününde selamlıyorum Can ağabeyimizi.
Modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, modern toplumda yaşlanmayı inceleyen Jean Améry, “Yaşlanma Üzerine”de insanın en önemli problemlerinin başında, zamanın ve onun geçişinin bulunduğunu masaya yatırıyor. Diğer bir ifadeyle var oluşun, zamanın akışıyla karşı karşıya gelmesi demek bu…
Claudio Magris, Sonsuz Yolculuk’ta tarihsel ve coğrafi bir seyahate çıkıyor. Avrupa’nın doğusu başta olmak üzere gittiği her yerde gördüklerini ve karşılaştıklarını yorumlayarak birer deneme hâline getirirken sınırların, tarihin ve kimliklerin harmanlanışı gibi edebî türleri birbirine dönüştürüp metinler bütünü oluşturuyor.
Élisabeth Roudinesco, “İçimizdeki Karanlık Yan”da zamana, kültürlere ve toplumlara göre farklılıklar gösteren sapkınlıkların tarihini ve “sapkınlara” karşı durarak toplumsal yaşamın nasıl inşa edildiğini anlatmaya koyuluyor.
‘Zafer’ ve ‘bunalım’ ile yaratılan bölünmenin kaynağına indikçe çeşitli yanılgıların ve manipülasyonların karşımıza çıktığını anımsatan yazara göre kişi (ve toplum), ‘kendi iyiliğine inancını yıkıcı biçimde yitirince’ uzaklaşmaya ve yaşamından çıkarmaya çalıştığı depresyona daha fazla tutuluyor.
İsmail Gezgin, Kharon’un Kayığı’nda “ölümden sonraki yaşam” düşünün ve söyleminin politikleştirilme aşamalarını anlatıyor.
Sean McMeekin, ‘Dünyayı Alaşağı Etmek’te de komünizmin geçirdiği evrimi, daha doğrusu farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını, komünist yönetimlerin gerçekleştirdiği ve uzağına düştüğü vaatleri ortaya koyuyor.
1991’den itibaren ölüm korkusuyla ve cinayet işlemenin sıradan hâle gelişiyle bambaşka bir yere dönüşen Yugoslavya ve özellikle Bosna’daki çocukluğuna ve sonrasında ülkeden ayrılışına dair otobiyografik romanı “Saraybosna Radyosu”nu kaleme alan Tijan Sila, kendisi gibi pek çok insanın hatırlamanın ağırlığından mustarip olduğunu gösteriyor.
Ekolojik felaketler bir günde ortaya çıkmadığı gibi onların habercileri ve tehlikeyi duyuran uyarılar da son raddede belirmiyor. Doğa okur-yazarlığının yanı sıra tabiata uygun yaşama şiarı romantikleştirilip neoliberal pazara düşürülerek egemen iktisadi dile ve eylemlere kurban edilince hem ekolojik krizleri hem de bunlara dair uyarıları görüp işitmekten hızla uzaklaşıyor felaketlerin öznesi insan. Daha çok tüketerek, pansuman…
İran’da yükselen dalgalar, geçmişin yankılarıyla bugünün gerilimini aynı anda taşıyan bir hikâye anlatıyor. Devrimin bıraktığı izler, zamanla değişen aktörler ve dönüşen itiraz biçimleri arasında, dünle yarın arasındaki ince hat giderek daha görünür hâle geliyor. İran’da olup bitene uzaktan bakarken, gelişmelerin ardındaki tarihsel gerçekliğe bir göz atalım.
Georges Perec, düşünmenin oyunla, hatırlamanın düzenle, dağınıklığın ise beklenmedik bir anlamla nasıl yan yana durabildiğine tanıklık etmeye davet ediyor bizi.
Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce’de “epistemoloji krizi”ni incelerken hakikat arayışının gerekliliğine dikkat çekip bilime ve özellikle de felsefeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.
İsmi geniş kitlelerce bilinen yazar ve eleştirmen John Fowles’un günlüklerinin ikinci cildi olan ‘Günce 1966–1990’da, onun her şeyi süzgeçten geçiren bakış açısıyla, seyahatleriyle ve doğadan asla vazgeçemeyişiyle karşılaşıyoruz.
Martin Heidegger’in Der Spiegel’e verdiği söyleşiyle açılan bu içsel kapı, hem bir düşünürün kendi hatalarıyla yüzleşmesini hem de düşüncenin sınırlarında gezinen bir ruhun çalkantılarını duyulur kılıyor.
Aşk ve romantizm ile yan yana gelmesi pek mümkün olmasa da “kaynak geliştirme”, “iyileştirme”, “şekillendirme” ve “iyi yapıcılık” gibi ifadeleri sık sık kullanan Luke Brunning, “Aşk 2.0″da aşkı “zanaat” diye niteleyerek neoliberal pazara göz kırpıyor.
Sam Shepard, insanı insan yapan şeyin güçsüzlük, yaşamı yaşam kılanın ise kuvvet olduğunu anlatıyor Birinci Şahsın Hafiyesi’nde. Hastalığından ötürü yakınlarına bağımlı hâle gelen isimsiz bir karakter etrafında meydana getirdiği hikâyede, çölün sarıp sarmaladığı adamın zihnine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
Kenya’da hapishanedeyken kaleme aldığı Çarmıhtaki Şeytanda dile getirdiği o sarsıcı hatırlatmayı, metaforlar kullanarak daha edebî bir tonda yapan Ngũgĩ wa Thiong’o, bir Ilmorog hikâyesiyle seslenmişti dünyaya.
Jacqueline Rose, “Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak” başlığını verdiği incelemesinde, insanların felaketler karşısındaki ruh hâlini kavramaya çalışırken ölümün, hayatın akışını sekteye uğratmasından hareketle günlük yaşamdan uzak tutulmasını ve paranteze alınmasını tartışıyor.
