Share This Article
Dünya, her geçen gün daha büyük kabuslara uyanırken, dün adeta yarının üzerine toprak atar hâle geldi. 2025 yılı da 2026’nın kabuslarına gebe, karabasanlardan ibaret bir yıl olarak geride kaldı.
Oval Ofis’in anahtarlarının Demokratlardan Cumhuriyetçilere, Donald Trump’a devredildiği 2025, uluslararası güvenlik açısından hafızalarda ferah bir yıl olarak yer etmeyecek. Gazze’de adına “ateşkes” denilen, gerçekte ise yalnızca ölümün ritmini yavaşlatan bir ara verildi. Ukrayna’dan Sudan’a uzanan geniş bir coğrafyada çatışmalar sona ermek bir yana, daha da içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Venezuela’dan Hindistan-Pakistan hattına kadar dünyanın dört bir yanında şiddet, gündelik siyasetin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Latin Amerika’da kızıla boyanması beklenen Pembe Dalga ise kendisini düzenin durgun ama karanlık sularına teslim etti. Batı’nın demokrat maskesi düştü; ancak gücü azalmadı.
2025, dünyanın Trumpizmi, barıştan yoksun “ateşkesleri”, narsistik liderleri ve bu liderlerin dar siyasi hesaplarını konuştuğu bir yıl olarak kayda geçti. Aynı zamanda, 1962’den bu yana ilk kez nükleer savaş ihtimalinin bu denli yüksek sesle dile getirildiği tehlikeli bir eşiğin aşıldığına tanıklık edildi. Ancak bütün bu başlıklar arasında bana kalırsa en çarpıcı ve en ürpertici olanı, adı barışla anılan tartışmalı bir ödüle göz kırpan yeni bir sömürgecilik biçiminin sahneye çıkmasıydı.
“Barış” retoriğiyle makyajlanan bu yeni sömürge düzeni, Gazze’de 70 binden fazla Filistinlinin mezarı üzerine inşa edilmesi planlanan bir riviera hayalinde somutlaşıyor. Sömürgecilik artık postallarla değil, master planlarla; doğrudan işgallerle değil, “yeniden inşa” vaatleriyle ilerliyor. Dünya ise bu dönüşümü, 2025’te olduğu gibi 2026’da da büyük ölçüde seyirci kalarak izlemeye devam edecek gibi görünüyor.
2025 yılı boyunca bu yeni düzenin en sofistike ve en etkili meşruiyet aracı ise, tartışmasız biçimde Nobel Barış Ödülü oldu.
Tartışmalı ödülün dalkavuk sahibi
Türkiye’deki elit çevrelerin de fazlasıyla yücelttiği Nobel ödülleri, 2025 yılına damga vuran bir kararla yeniden gündeme geldi. Nobel’in gerçek yüzünü tüm açıklığıyla ortaya seren bu karar, Barış Ödülü’nün layık görüldüğü isimle ilgiliydi: María Corina Machado. Venezuelalı muhalif siyasetçi Machado’nun ödüle değer görüldüğü, Nobel Komitesi tarafından şu ifadelerle duyuruldu:
Venezuela halkının demokratik haklarını savunma konusundaki yorulmak bilmez çalışmaları ve diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl bir geçiş için verdiği mücadele nedeniyle María Corina Machado’ya vermeye karar verdi.
Ödülün verildiği tarih ise son derece manidardı. Zira bu karardan yalnızca iki ay önce ABD, Venezuela’nın solcu lideri Nicolas Maduro’ya karşı Karayipler’i fiilen bir askerî yığınak alanına dönüştürmeye başlamıştı. Ülkesi Washington’un ağır baskısı altındayken Machado’nun Donald Trump’a yönelik övgülerini sürdürmesi de dikkat çekiciydi. Sunday Times’a verdiği bir röportajda, “Trump’ın askerî stratejisini sonuna kadar destekliyorum. Bunu Venezuela halkı adına söylüyorum; müteşekkiriz,” sözlerini kullanmıştı.
İşgale, soykırıma ve sömürgeci müdahalelere açıkça onay veren bir figürün “özgürlük savaşçısı” olarak pazarlanması, Batı’nın demokratik maskesinin düştüğü anlardan biri olarak kayda geçti. ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırımlarını ve müdahalelerini savunan Machado’nun bu tutumu, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Nitekim Machado, aldığı Nobel Barış Ödülü’nü, CIA destekli bir darbeyle kendisini iktidara taşımasını umduğu Trump’a ithaf etmekten de geri durmadı.
ABD’nin resmen ilan etmeden sürdürdüğü bu savaşın, Latin Amerika’da emperyal çıkarları ve Trump’a yaltaklanmayı siyaset tarzı hâline getiren aktörleri daha da güçlendirip güçlendirmeyeceğini ise 2026’da göreceğiz.
Dananın kuyruğunun koptuğu ay: Ağustos 2025
Ağustos 2025’te Trump yönetimi, “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” gerekçesini öne sürerek deniz kuvvetlerini Karayipler’e, özellikle de Venezuela’nın güneydoğu açıklarına sevk etmeye başladı. Ayın ortasında Trump, ABD askerî güçlerine Latin Amerika’daki uyuşturucu kartelleriyle mücadele yetkisi verdi ve bu kapsamda donanma unsurlarının bölgeye gönderilmesi talimatını verdi.
Ay sonuna gelindiğinde, yedi ABD savaş gemisi ve bir nükleer saldırı denizaltısı dâhil olmak üzere yaklaşık 4 bin 500 denizci ve deniz piyadesi Güney Karayipler’de konuşlandırılmıştı. Aynı dönemde incelenen uydu görüntüleri, ABD donanma gücünün yaklaşık yüzde 8’inin Karayipler’e kaydırıldığını ortaya koydu. Trump, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun başına konulan ödülü 50 milyon dolara yükseltti; ardından da Venezuela devlet başkanının sözde “Güneşler Karteli”nin lideri olduğunu iddia etti. Dünya, Washington’un artık gizleme gereği duymadan yürüttüğü bir iktidar değişimi hamlesini işte böyle izlemeye başladı.
Maduro yönetimi buna karşılık milyonlarca milisi ülke geneline konuşlandırdı; sivil halk ordu bünyesinde eğitime alındı. Çalan savaş çanlarının sesi artık Venezuela üzerinde yankılanıyordu. Eylül ayında ABD fiilen harekete geçti; konuşlandırılan güçler hava ve deniz saldırılarına başladı. Hedef alınan teknelerin, Washington tarafından “uyuşturucu taşıdığı” öne sürülse de, bunların balıkçı tekneleri olduğuna dair ciddi iddialar dile getirildi. ABD, bu saldırılarda teknelerde bulunanların sivil olma ihtimalini göz ardı ederek fiilen cinayet işledi. Eylül ayında başlayan operasyonlarda bugüne kadar 104 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Birleşmiş Milletler gibi gücü ABD’den menkul kurumlar ise bu saldırıları yalnızca “kınamakla” yetindi; bu açıklamaların sahada herhangi bir etkisi olmadı.
ABD’nin “Güney Mızrağı Harekâtı” sürerken, Latin Amerika’da yapılan seçimlerde de Washington’un etkisi hissedilmeye başladı. Bolivya’da, 20 yıl aradan sonra sol hükümet seçimleri kaybederek yerini sağcı bir yönetime bıraktı. 2022’de iktidara geldiğinde “Şili neoliberalizme mezar olacak” diyen Gabriel Boric Font’un Şili’si ise, bir Nazi subayının oğlu olan Jose Antonio Kast’ın yönetimine geçti. 2025’te Latin Amerika’da Pembe Dalga’nın devrimci bir kızıllığa bürünmesi beklenirken, kıtanın kan kırmızısına boyandığına tanıklık ettik.
Barış adı altında işgalin yeni ismi: Gazze
7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in soykırımını sürdürdüğü Gazze’de, 2025 yılı açlığın ve katliamların gölgesinde geçti. ABD Başkanı Donald Trump, 9 Ekim’de Mısır’da yürütülen müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkese ilişkin planın ilk aşamasını onayladığını duyurdu. Müzakerelerin yapıldığı Mısır’da anlaşma imzalandı ve İsrail hükümetinin onayıyla 10 Ekim’de yürürlüğe girdi. Ancak İsrail’in saldırıları durmadı; o tarihten bu yana sözde ateşkese rağmen zorla yerinden etmeler, katliamlar ve aç bırakma politikaları kesintisiz biçimde sürdü.
Ben bu satırları kaleme alındığımda Gazze’de hayatını kaybedenlerin sayısının 70 bin 926’ya ulaştığı açıklanmıştı. Sözde ateşkese rağmen bu sayının artacağı ise ne yazık ki kesin görünüyor. İsrail ambargosu nedeniyle tedaviye erişemeyen binlerce insan, Gazze’de çaresizce ölümü bekliyor. Toplam yaralı sayısı 171 bin 185 olarak açıklanırken, 9 bin 500 Filistinli ise hâlâ kayıp.
Gazze meselesinde 2025 yılı boyunca en çok konuşulan isimlerin başında yine Trump yer aldı. Göreve gelir gelmez, yapay zekâ ile hazırlatılmış bir video yayımladı.
Trump is insane.
— Derrick Broze (@DBrozeLiveFree) February 26, 2025
He posted this video on Truth Social depicting the remaking of the destruction of Gaza into some new condo resort for Trump and his Zionist allies. It also has an AI depiction of him and Netanyahu sunbathing on the beach. Disgusting.
Fuck all this. pic.twitter.com/fdMPIdPQA9
Söz konusu video, Trump’ın Gazze’ye dair tahayyülünü tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: İsrail kontrolünde bir emlak cenneti! On binlerce insanın mezarı üzerine inşa edilmesi planlanan bu “tatil köyü” projesinin resmî çerçevesi ise ekim ayında açıklandı. Kamuoyuna “Trump’ın Gazze Planı” olarak sunulan bu taslak, ateşkes ve yeniden inşa söylemiyle ambalajlansa da, fiiliyatta Gazze’yi “belirlenen hatlar” üzerinden parçalayan bir güç projesi olarak şekillendi.

İsrail’in çekileceği ve uluslararası güçlerin konuşlandırılacağı hatlar.
Gazze’yi fiilen parçalayan, İsrail’in askerî kontrol alanlarını kalıcılaştırmayı, Filistinlileri rızaları dışında yer değiştirmeye zorlamayı ve Birleşmiş Milletler’in dahi sınır ve nüfus mühendisliğine karşı uyarı yapmak zorunda kaldığı bir düzeni tesis etmeyi hedefliyordu. Barış üretmekten ziyade, işgali yeni bir coğrafi ve idari formatta dondurmayı amaçlayan bu yaklaşım, Gazze’yi bir kez daha küresel güç dengelerinin nesnesi hâline getirdi.
Bu plan uygulanırken, Wall Street Journal yeni bir emlak projesi iddiasını gündeme taşıdı. Gazze Şeridi’nde Trump’ın “barış planının” ikinci aşamasına geçilmesi için müzakereler devam ederken, damadı Jared Kushner ile Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un Gazze için hazırladığı “Gündoğumu” (Sunrise) adlı projeye ait çizimlerin basına sızdığı belirtildi. Wall Street Journal’ın haberine göre, yapımının 10 yıl sürmesi beklenen ve maliyeti 112 milyar dolar olarak hesaplanan bu projenin yüzde 20’lik payının ABD tarafından üstlenilmesinin planlandığı öne sürüldü.
İki milyon Filistinlinin yeniden inşa sürecinde nerede ve nasıl yaşayacağı ise belirsizliğini koruyor. Projenin sunumunun Körfez ülkeleri ve Türkiye’ye de yapıldığı iddiaları, 2025’in yalnızca Filistinlilere yönelik soykırımın değil, aynı zamanda sözde destek veren ülkelerin bölgeyi nasıl yalnızlaştırdığını ve emperyal çıkarlara nasıl teslim ettiğini gözler önüne seren bir yıl olarak kayda geçmesine neden oldu.
Benzer plân başka coğrafya: Trump’ın Ukrayna rüyası
Ukrayna Savaşı, şüphesiz 2025 yılına damga vuran olaylardan biri oldu. Trump’ın para harcamaktan bıktığını defalarca dile getirdiği Ukrayna Savaşı’nı bitirmek için barışı önemsemediği de en başından bu yana aşikardı. Ukrayna bağlamında iki olay ve bir plan en çok konuşulan konulardan biri oldu. Trump’ın Beyaz Saray’da ağırladığı Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenki’yi azarladığı o görüşme uzun süre manşetlerde kaldı. Şubat ayındaki görüşmede Trump, televizyonda canlı yayınlanan basın toplantısında Ukraynalı mevkidaşına “müteşekkir olması” gerektiğini söyledi. Zelenski’yi “saygısız” olmakla ve “III. Dünya Savaşı üzerine kumar oynamakla” suçladı.
#NoComment Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy'in ABD Başkanı Trump ve Başkan Yardımcısı JD Vance ile Oval Ovis'te yaptığı görüşme hayli gergin anlara sahne oldu pic.twitter.com/NIgpld75Tq
— euronews Türkçe (@euronews_tr) February 28, 2025
Trump’ın yardımcısı JD Vance de karşısındaki devlet başkanına sert çıktı, “haksız olduğunu biliyoruz, teşekkür et” dedi. İşte bu noktada Avrupa ülkelerinin Rus kabusu yeniden hortladı. Çünkü Avrupa ülkeleri Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e istediğini vereceğini anladı. Ardından Alaska’da tarihi bir zirve yaşandı, Putin ve Trump bir araya geldi. Ukrayna’da ateşkes hedefiyle Alaska’da düzenlenen zirve, anlaşma sağlanmadan sona erdi. Putin’in ABD ziyaretinin ardından ev sahibi Trump, belirsiz mesajlar verdi. Ama bu belirsiz mesajların genel hatları sonradan ortaya çıkacaktı…
Putin’i yüzünde gülücükler ve hayranlık ifadeleriyle ağırlayan Trump sonrasında Zelenski ve AB liderlerini Beyaz Saray’da topladı. “Ağırladı” demiyorum, çünkü resmen hepsini karşısına dizdi ve hor gördüğü de her halinden belliydi.

Yıllarca ABD’nin sırtına yaslanan ve bunun getirdiği tembellikle gücünü kaybeden Avrupa işte bu fotoğrafla tarihe geçmiş oldu. Aynı gün liderlerin hizaya dizilmesinden birkaç saat önce Trump, Zelenski ile bir odaya kapandı ve seslerin yeniden yükseldiği iddia edildi. İddiaya göre Trump, Zelenski’nin getirdiği cephe hattı haritalarını fırlattı, “bunları görmekten bıktığını” söyledi. Ardından da Trump’ın Ukrayna planı gündeme geldi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ukrayna’yı zora sokacak 28 maddelik planına göre Ukrayna ve Rusya arasında barışın sağlanması, Kiev’in ülkenin doğusundaki Donbas bölgesinden vazgeçmesine ve askeri gücünü azaltmasına bağlı. Sadece bu da değil, Ukrayna’nın NATO hayallerinden vazgeçmesi gerekecek. Üstelik NATO’dan vazgeçtiğini Ukrayna anayasasına koyarak teyit edecek. Bu plana ilişkin tartışmalar sürüyor, 2026 yılında Ukrayna’nın bölüp parçalanıp yönetilmesine tanıklık etmemiz yüksek ihtimal.
KISA KISA: 2025’te başka neler konuştuk?
ORTADOĞU: Ortadoğu 2025’te dramatik biçimde değişti; İran ile İsrail arasında yaşanan “12 günlük savaş”, bölgesel dengeleri sarstı. Haziran 2025’te İsrail, İran’ın nükleer ve stratejik askeri tesislerine yönelik geniş çaplı saldırılar başlattı ve İran büyük bir misilleme ile yaklaşık 590 civarında fırlattığı füzeyle İsrail’i hedef aldı. Her iki taraf da ciddi kayıplar verdi. Ardından ABD hayalet uçaklarıyla savaşa dahil oldu.
Pentagon’a göre, B-2 hayalet bombardıman uçakları karanlıkta Whiteman Hava Üssü’nden havalandı; nihai hedef İran’ın yer altındaki nükleer tesisleriydi. Ses hızının hemen altında bir hızla ilerleyen bu jetler, 18 metreden fazla kalınlıkta betonu delebilen bombalarla (MOP) donatılmış halde Atlas Okyanusu’nu geçti. Bu, İran’ın yer altındaki Fordo nükleer tesislerini vuracak kapasitedeki bilinen tek bomba ve vurdu da. İran nükleer tesislerinde oluşan hasarı gizlemek istese de bu savaş, Ortadoğu’da o çok sevilen tabirle “kartları yeniden dağıttı.”
Bu 12 günlük savaş, İran’ın bölgesel projeksiyonunu ve zaten zayıflayan Direniş Ekseni’nin çöküşünü ilan etti. İsrail’in askeri kapasitesini ve bölgesel hâkimiyet algısını güçlendirdi.
Sadece İran değil, Suriye açısından da işler İsrail’in ekmeğine yağ süren bir çerçevede gerçekleşti. Suriye’de yönetimi ele geçiren cihatçı terör örgütü HTŞ’nin yeni dönemde azınlıklara yönelik politikaları endişe yaratırken Süveyda’da katliam sesleri yükseldi. Düzri nüfusun yaşadığı Süveyda’da Suriye’nin yeni hükümetine bağlı güçler ve Bedeviler, katliamlara başladı. Bu katliamlarda binden fazla insan yaşamını yitirdi. İsrail ise “Dürzileri koruma bahanesiyle” müdahaleye başladı. Hatta başkent Şam’daki Savunma Bakanlığı karargahını dahi vurdu. Suriye’nin yeni yönetiminin Türkiye ile olan ilişkilerinden endişe eden İsrail, Esad’ın ardından Golan Tepelerini de işgale başladı. Suriye’nin yeni yönetimi karşılık vermek yerine ABD ile iyi ilişkiler aracılığıyla çözüm arayışına girdi.
2025’in en popüler ismi Ahmed El Şara
İşte bu noktada HTŞ’nin eski, Suriye’nin de yeni lideri Ahmed El Şara’ya gözler çevrildi. Terör örgütü El Kaide içinde olgunlaşan ve ardından HTŞ’nin lideri olan Şara, başına 10 milyon dolar ödül konan bir teröristten, Beyaz Saray bahçesinde basketbol oynayan “karizmatik lidere” evrildi. Uluslararası panellerin aranan yüzü oldu, CIA çalışanlarıyla samimi pozları gündem oldu. Kendisine hayranlık duyduğu belli olan Trump ile ilişkileri geliştirdi. Ve İsrail konusunda Suriye’nin çıkarlarını, Washington emperyalizminden medet umarak çözmeye çalışıyor.
Trump ile kurduğu yakın ilişki, onun pozisyonunun ideolojik bir dönüşümünden ziyade küresel güvenlik söylemlerinin pragmatik yeniden konumlanmasının ürünü olduğunu gösterdi.
Ticaret Savaşları: Ticaret savaşları 2025’te de dünyanın en çok konuştuğu başlıklardan biri oldu; özellikle Batı ile Asya arasındaki teknoloji, gümrük ve enerji ticaretindeki gerilimler, küresel tedarik zincirlerini yeniden şekillendirdi. ABD ve AB’nin Çin ile yaşadığı lojistik ve teknoloji ambargoları, üretim ağlarını parçaladı ve ticaretin stratejik bir savaşa dönüşmesine yol açtı. Bu durum, serbest ticaret söylemini ciddi biçimde aşan bir korumacılık ve stratejik rekabet boyutuna evrildi.
Göçmen nefreti: 2025’te göçmen nefreti, özellikle Batı’da seçmen tabanlarında belirgin bir toplumsal kırılma yarattı. Göçmen karşıtlığı, popülist siyasi söylemleri beslerken, ABD’de Trump’ın sınır politikaları ve söylemleri bu nefret söylemlerini siyasî bir araç hâline getirdi. Bu eğilim, yasadışı sınır dışı edilmeler ve sert sınır güvenliği uygulamalarına karşı ciddi insan hakları eleştirilerine yol açtı.
2025’i dış politika açısından kısaca özetlemek dahi zor oldu. 2026’da bu kırılmaların bedelini göreceğiz, bana sorarsanız 2026 çok daha uzun bir yıl olacak.

