Share This Article
Kişisel olarak son derece yorgun ve kırılgan bir ruh haliyle başladığım 2025, ilk aylarında ne olduğunu anlayamadığım, ortalarında Saraçhane ve sonrası sürecin etkisinde geçirdiğim, son düzlüğünde ise müzikle yakın temas kurmaya ancak vakit ve motivasyon bulabildiğim bir yıl oldu. Türkiye’de birçok zor yıl geçirmişizdir ama bu yıl hem yurt genelinde hem de küresel atmosferde yaşadığımız belirsizlik, sıkışmışlık ve baskılanma hissinin eşine benzerine umarım bir daha hiçbir yılda rastlamayız.
Ekonominin bir krizden ziyade emekçiler için sistematik biçimde zorlaştırıldığına nihayet ikna olmaya başladığımız bu dönemde bir konsere gitmek, bir plak almak, bir kitap okumak, bir filme gidip çıkışında bir şeyler yiyip içmek bile uğruna kredi çekilecek temel lükslerimiz haline gelse de sanat ve bu yazının merkezindeki müzik, utanç verici olaylar ve durumlar arasında parıldamaya devam etti. Hayatı sürdürme gayretinin, maddi zorlukların, her alana sirayet etmiş adaletsizliğin ritmimizi ve psikolojimizi altüst ettiği bu yılda, yaşam kaynaklarımızdan biri müzik oldu.
Müziği bu kadar önemseyişimizin temelinde tabii ki algoritmalar, ana akım mecralar ve sermaye güdümlü plak ya da organizasyon şirketlerinin bize sundukları değil bütün yıl boyunca kendi değerlerimiz ve zevklerimiz doğrultusunda arayıp bulduklarımız var. Müziği güzel kılan da esasen bu. Bir futbolsever olarak Süper Lig’i ve bahis skandallarına bulanmış spor ortamını takip etmeden futbolu takip etmem ne işlevsel ne de kolay diyebilirim ama müzikte her nerede olmak istersem orada olmayı ziyadesiyle başarabildiğim bir yıl oldu.
Girizgahı bırakıp, akışa geçmek istiyorum. Bu yıl müziğe dair hatırladıklarımı, mümkün olduğunca kronolojik şekilde anlatmaya çalışacağım. Ancak, bu kronolojiye girerken futbola değinip siyasete değinmemek benim için hiç hoş bir şey değil. Ekrem İmamoğlu’nun, Can Atalay’ın, Tayfun Kahraman’ın, Resul Emrah Şahan’ın bu şekilde tutuklu olduğu antidemokratik bir ortamda her şeye rağmen varlığını sürdüren güzellikler de bu güzelliklere meyleden yurttaşlar da güvende değil. Bütün bu olup bitenden azade değiliz. 2026’dan temel dileğimiz adalet olsun. Şimdi bu yılın müzikle ilgili olup bitenlerini hatırlayalım.
Okay Temiz ve Caz Plak birlikteliği
Bu konuyu Dark Blue Notes’taki yıl sonu yazımda da yazdım ama buradaki mevzumuz almanak olduğu için tekrara düşmeden edemedim. Plak kültürünün bizim kuşakta yeniden hayat bulması, plak dükkanlarının ve müdavimlerinin sayılarının artması son yıllardaki en iyi gelişmelerden biri. Müziğe karşı aidiyetimizi ve sadakat duygumuzu pekiştiren bu mesele, yer yer plak kültürüyle hiç alakası olmayan albümlerin de vinillere basılıp CD kalitesindeki kayıtlarla sergilenmesine yol açmış olsa da 2025 yılında bu kültürün gerçek anlamda hakkını veren çalışmalar elbette çoğunluktaydı.
Okay Temiz’in bundan yıllar önce gerçekleştirdiği konserleri ve kayıtları harika edisyonlar halinde hazırlayan Caz Plak, birbirinden güzel kapaklarla birbirinden kıymetli sesleri tarihe not düştü. Haluk Damar ve Erinç Güzel ile yıl içinde yer yer haberleşip bu plaklar üzerine konuşma fırsatı bulabildik. Benim favorim ise kapak fotoğrafının Ara Güler imzasını taşıdığı, Okay Temiz’in Don Cherry Trio’nun bir parçası olarak 1971 yılında Paris’te gerçekleştirdiği konserin plağı. Japonya edisyonu tam anlamıyla cezbedici.
Saraçhane ve sevdiğimiz şarkılar
Mart ayı, memleketin birçok yurttaşının anti-demokratik uygulamalara ve operasyonlara karşı sokaklarda demokratik hakkını kullandığı bir dönemin başlangıcı oldu. Tabii ki bu haklı tepkiler Saraçhane’den yayılmaya başladı. Bu sürecin bana müzikle ilgili hatırlattığı şey ise Gezi Direnişi’nden beri zihnimizde daha kıymetli ve derin yer edinmiş politik, protest şarkıların kıymeti oldu. Bu dönemde yine halkın, haklının yanında olmaya gayret eden seslerin, sazların ve sözlerin yanımızda olduğunu bilmek güzeldi. Biraz nostaljik, biraz yakın tarihten… Aklıma en çok Peyk’in şu sözleri geldi:
Birileri çıkıp yazdı korkmadan hep acısını çekip durdu kaçmadan
Bunu yazdılar olmadı, bunu çizdiler olmadı
Birileri gözü kapar korkudan ve payını alır bu pis pastadan
Bunu yazsak olmazdı, bunu çizsek olmaz.
Şehrin dört bir yanında müzik
Geride bırakacağımız yılın özellikle Haziran ayı ve sonrasında birçok festivali, konseri takip etmeye çalıştım. İstanbul Caz Festivali, İstanbul Müzik Festivali ve Gezgin Salon Festivali gibi İKSV etkinlikleriyle ilgili bazı söyleşilerimi zaten yıl içinde 2yaka’da yayımlamıştık. Bunlar arasından özellikle Gezgin Salon Festival’in ikinci günündeki Slowdive konseri ve Kınalıada’daki ‘Ada’ konseri benim için yılın en iyileri arasındaydı. Özellikle 2023’teki Adalar’da Caz festivalinden beri Adalar’da konser dinlemek, en büyük tutkularımdan biri. Birbirinden güzel seslerin ve kokuların arasına sızan gürültünün uzaktan gelen vapur sesleri olması, atmosferin dört dörtlük olmasına olanak tanıyor. Her İstanbullunun, İstanbulluyum diyenin yaşaması gereken bir konser deneyimi.
Bir yandan şehrin ortasında dinlediğimiz Guns N Roses ve Dream Theater konserleri de yılın gürültülü etkinlikleri arasındaydı. Daha birçok konser oldu ama benim Dream Theater konserinde izlediğim ustalık, virtüözlük pek çok konserde nasip olmayacak seviyedeydi.
Yaz festivallerini L’imperatrice’i Summer Love’da dinleyerek kapattık. Sonbaharda ise Salon İKSV ile Kadıköy Sahne arasında mekik dokudum. Özellikle Gevende ve Bülent Ortaçgil konserleri, yılın sonuna doğru 2025’in hatıralarında da en güzel şeyin müzik olduğunu tescilledi. Harika iki akşamdı.
Bütün bunları yüzeyselliğiyle anlatmakla yetineceğim. Bu yıl katılamadığım için üzüldüğüm bir konserden söz edeceğim. Beyoğlu Caz Festivali’nin ikinci yılında sokakla daha çok buluşması, Beyoğlu’nun her yerinde yansımalar oluşturması ve gönlümüzdeki Beyoğlu için zenginleştirici bir unsur olması çok kıymetliydi. Önümüzdeki yıllarda dilerim bu festival harika bir geleneğe dönüşerek zenginleşecek ve biz müzikseverler bayram edeceğiz. Beyoğlu’nda inat etmek, direnmek, Beyoğlu’nu gözden çıkarmamak İstanbul’a dair en asil duygulardan biri. Bizim en güçlü kozumuz ise böyle festivallere ve Beyoğlu’nda sevdiğimiz her şeye sahip çıkmak.
‘Çekirdek Hatırası’ yaşıyor ve yaşatılıyor
Bu yıl, 1980’ler İstanbul’unun kıymetli ekollerinden Çekirdek Sanat Evi’nin hakkıyla hatırlandığı ve anlamlandırıldığı bir yıl oldu. Önce Büşra Bozdemir’in yönetmenliğinde, Çekirdek Kolektif tarafından çekilen belgesel; ardından Uğur Biryol’un İletişim Yayınları‘ndan çıkan Çekirdek Sanat Evi kitapları; bir zamanlar sadece adını duymakla yetindiğim ve gizeminden dertlere kapıldığım Çekirdek hakkında bilmek, duymak, öğrenmek istediğimiz birçok şeyi görünür kıldı. Tabii bu konuda yapılmış bir diğer değerli çalışmayı, Karaca Yiğit Pehlivanlı’nın 2021 yılında yazdığı yüksek lisans tezini de bu süreçte yeniden hatırladık. Bugünün çocukları, gençleri, müzikseverleri; hepimiz, Çekirdek hakkında bir şeyler öğrenmek istersek artık asla yalnız değiliz. Bu, bu yılın en özel mevzularından biri.

Yaşasın radyoculuk ve dergicilik
Yine yılın sonlarına doğru 30’uncu yaşını kutladığımız, ‘Apaçık’ durumdaki Açık Radyo ve 2021’de gazete olarak yola çıkıp 2025’in sonunda büyük bir kolektife dönüşen LOFT’un nihayetinde plak şirketi ve dergi olarak şehrin kültür aleminin can damarlarına derinlemesine sızması, bizim için nostaljiye dönüşmesinden endişe duyduğumuz “bağzı şeyleri” günlük hayatımızın ve şimdiki zamanımızın bir parçası kılmaya devam etti.
Heyecanlıyız, umutluyuz, inatçıyız ve 2026’dan müzikle ilgili güzel şeyler bekliyoruz. Çünkü sanat, müzik özgür ve demokratik ortamlarda rahatça var olabildiği gibi direniş sahasında da bizi yalnız bırakmayacak kadar “bıçkın” ve “delikanlı” olgular. İstanbul’un müziğini sahneleyen, dinleyen, okuyan, yazan, araştıran, geliştiren insanlar olarak sayımız belki çok fazla değil ama bütün bu güzel ve umut verici gelişmelerde az sayıda insanı çok sayıda kesişim kümesinde bir arada görmek en klişe ama en net tabiriyle iyi müziğin şehrin sokaklarında dolaşmasının nitelikli, iyi niyetli ve vefalı müzikseverler için nasıl bir motivasyon kaynağı olduğunu görüyoruz. Benim bu yıl gördüğüm, sırtımı dayadığım, sığındığım şeylerden biri bu motivasyon oldu. Bu yazıyı körü körüne iyimserlik ya da saf bir umuttan ziyade direniş ve inat temelli bir duygunun yeni bir yıla daha taşınması eğilimiyle yazmak istedim. Dilerim 2026’da sokağı, İstanbul’u, müziği, festivalleri, plakları ve dergileri daha çok görür, daha çok paylaşırız.
Yeni yılınız inatlı, umutlu, dirençli ve dayanışma dolu olsun. Ortaçgil’in deyişiyle ‘rüzgara şarkı söyleyebilir’ ya da King Crimson’un dediği gibi…

