Share This Article
Filozofların dünyadan kopuk olduğuna, yaşama uzak düştüğüne yönelik eleştiriler sıkça dile getirilir. Buna dair savunmaya girişenler olduğu gibi çoğu düşünür, söz konusu ithamlar karşısında sessiz kalmıştır. Yanıtlarını hayatlarıyla ve eserleriyle vermişlerdir de diyebiliriz.
Şunu söylemek mümkün: Bahsi geçen eleştiriyi yöneltenler, filozofların yaşamdan ve dünyadan kopuşlarını tekrar oraya dönmek için birer manevra olduğunu atlıyor mu acaba?
Mesela başına geçtiği piyanoyu çalmak üzerine metinler kaleme alan ve müziğin felsefesine imza atan Nietzsche, Sartre ve Barthes için bu çalgı, dünyayı ve yaşamı anlamanın bir yolu muydu, yoksa onlardan kaçışı mı temsil ediyordu? Belki de her ikisiydi. François Noudelmann, Filozofların Tuşesi’nde hem bu sorunun yanıtlarını arıyor hem de piyanoyla ve müzikle kurduğu ilişki üzerinden üç düşünürün söylemini inceliyor.

Annesinin piyanosu etrafında bir filozof
Müzikle uğraşmanın, müzik üzerine düşünmenin ve kalem oynatmanın, insanı hem zamanın içinde hem de dışında kıldığı, zihni başka bir şekilde çalıştırdığı ve bedeni de bu işe dâhil ettiği gerçeğinden hareket eden Noudelmann; Nietzsche, Sartre ve Barthes özelinde işitme-çalma-düşünme bağlantısına kafa yoruyor. Daha doğrusu, onların bu meseleye nasıl yoğunlaştığını inceliyor.
Yazar, bu üç ismi neden seçtiğini şöyle açıklıyor: “Enstrüman çalmak, kim olduğumuzu ifade etmek şöyle dursun, etkin bir edilgenliğin, bir başka zamanın tecrübesine dâhil eder bizi. Bu düşünür-yazarları yani Sartre, Nietzsche ve Barthes’ı seçmemin nedeni, bestelenmeye tabi olan bu zamansal pencereye, benliğin bu açıklığına duyduğum ilgiye dayanıyor.”

Friedrich Nietzsche
Edebiyatla, sanatla ve politikayla ilgilenen, yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından Sartre’ın müzikle ilişkisinin, bilinen ve pek bilinmeyen taraflarını anlatan Noudelmann, onun hastalıklı ve kararsız durumlara merakı ile bu sanat dalına ilgisini yan yana getiriyor. Varoluşçuluk, romantizm ve 1930’lardan, Sartre’ın öldüğü 1980’e kadarki politik çalkantılar ile düşünürün müziği algılaması arasında bağ kuran Noudelmann, onun piyanoyu ne olarak gördüğünü ortaya koyuyor:
Olabilecek her şey hakkında yazan, ne yaşadığını, düşündüğünü ve arzuladığını betimlemek için binlerce sayfa dolduran Sartre, piyanoyu yazı sınırlarının tamamen dışında tutmuştur. Müzik icrası, Sartre’ın her şeyi söyleyip her şeyi kavrama azminden sıyrılır. Hiç kuşku yok ki böyle bir istisna da herhangi bir sırdan yahut üzerine titrenen bir mahremiyetten ziyade çözümlemeye tabi tutulmaya ve sözcüklere dökülmeye mukavemet eden bir zamandan ileri gelir. Enstrümanın çalınışı, hem ‘ötede’ hem de ‘burada’ cereyan etmesi bakımından benzersiz bir faaliyettir.
Müzikte, notaları okunur veya anlaşılır hâle getirme işlemi deşifreyi, Sartre’ın söyleminin özü olduğunu belirtiyor Noudelmann. Öte yandan piyano çalmanın, bir şeyleri dışavurmak olduğu düşünülürse Sartre için bu edim biçilmiş kaftan. Dahası, piyano çalmak pek çok kişi gibi Sartre için de gerçekliği ve zamanı paranteze almak demek. Noudelmann, düşünürün piyanoya ilgisine dair bir anekdot aktarıyor:
Müzik yapmanın anlamı kaçmak, alay etmek, onaylamak için çalanların, oynayıp eğlenen, hayal kuran yahut dans edenlerin ritimlerinde ve aritmilerinde yatar. Sartre çocukluğunda keşfettiği bütün bu olasılıkları annesinin piyanosu etrafında birleştirdi.
Gerçek bir icracı, besteci ve enstrümantalist olmayan Sartre’ın aksine, bütün bu özellikleri taşıyan biri vardı: Nietzsche.

Fikirlerle ve notalarla hesaplaşan bir düşünür
“Müziksiz hayat hatadır” diyecek kadar bu sanat dalına hayran ve hâkim olan Nietzsche; filozof, filolog ve besteciydi. Sonuncusu, diğerler yönlerine göre daha az bilinen düşünür için müzik, metafiziğin ve estetiğin zirve noktasıydı. Wagner’le dostluğunu da söylemini de bunun üstüne inşa etmişti. Nota okuyup yazan Nietzsche, ritim ve armoni bilen bir filozoftu. Üstelik müzik, ona göre karşısındakini duygusal manada etkileme sanatıydı. Noudelmann, bununla ilgili bir not paylaşıyor:
Nietzsche’nin piyano çalışı hem coşkulu hem hareketliydi; doğru çalmaktansa dinleyicide etki bırakmayı önemsediği seziliyordu. Bazen sert bir ton tutturan filozof, enstrümanının mümkün olduğunca yüksek sesle yankılanmasını istiyordu.
Wagner’e, Chopin’e ve Bizet’ye hayran olan Nietzsche, felsefi söyleminde yaptığı gibi sanat anlayışında da bu isimlerle zaman zaman hesaplaşıyor. Bütün bunlar bir yana, doğaçlamalara duyduğu merak yazdığı her şeye sinen düşünüre müzik ve piyano geniş bir alan sağılıyor:
Nietzsche’nin piyano çalışı icrayı, doğaçlamayı ve kompozisyonu bir araya getiriyordu. Yalnız Chopin yahut Schumann çalmıyordu: Onlarla birlikte çalıyordu. Nietzsche çalışkan amatörler gibi partisyon deşifre etmekle yetinmiyordu, yorumculuk sanatında da gözü yoktu. Daha ziyade eseri ve eserin dünyasını kendi usulünce yeniden yaratarak ona dâhil oluyordu. Genç Friedrich en başından beri kendini müzisyen gibi hissediyor, çalıştığı bestecileri parmak uçlarında keşfediyordu. Bu yakınlık onu –yaptığı şeyin yerinde olup olmadığından bile şüphe duymaksızın– bu bestecilerden yola çıkarak doğaçlama yapmaya, kendini oyuna bırakmaya, kendiliğinden gelişen birtakım buluşlar ve besteler yapmaya yöneltti. Nietzsche o çok yönlü müzikseverliğiyle denedi, yeniden besteledi, izledi ve dönüştürdü. Dünyayı kulaklarından içeri aldı, diyapazonuna şöyle bir vurup bedeni için neyin sağlıklı olduğuna, neyin onu güçlendirdiğine baktı. Diyapazonu filozoflara da uyguladı, Platon ve Kant’ı okuyup tartıştı, alay edip hakaretler yağdırdı onlara – ama ilk önce bu filozofları sindirdi, yoğurdu ve kustu.
Jean-Paul Sarte

Noudelmann, Nietzsche’nin durumunu “müzikal, felsefi ve duygusal karmaşa” diye niteliyor. Felsefi söylemini bu karmaşadan hareketle kurarken bestelerini de aynı kaynaktan beslenerek yapıyor. Yazar, onun besteleri ve söylemi için “hüzün ile zaferin, neşe ile ciddiyetin terkibi” diyor. Bu karışım, Nietzsche’nin çekicini kutsallara daha sert vurmasını kolaylaştırıyor. Piyano, hem gerçekliğin bir yansıması oluyor hem de metafor hâline geliyor onun için:
Nietzsche, kutsalı ayaklar altına alanlar da kolektif zamanın simgeleri hâline gelince, kutsalı ayaklar altına alanların kutsallığını ayaklar altına almaya davet eder bizi bir bakıma ve kutsala gösterilecek bu kaçınılmaz saygısızlığın aracı, Nietzsche’ye göre piyanodur, yani çekiç diyapazondur.
Nietzsche’yle müzik üzerinden tartışan Barthes
Her gün piyano çalan ve müzikoloji meraklısı olan Barthes’ın, müzik okurluğu ve söyleminde müziğin yeri konusunda Noudelmann, bu sanat dalını icra etme ile ona dair tartışma arasındaki farkları ortaya koyduğunu, amatörlüğe önem atfettiğini hatırlatıyor:
Roland Barthes kendi çalışından söz eder, söz ederken de bir bakıma bir amatörün çalışından bahseder: Yani herhangi bir performans kaygısı gütmeden kendini enstrümanına adayan ve enstrümanıyla sese, bedene, duyguya ve manevi hislere vb. dayalı birtakım ilintiler kurup sürdüren anonim piyanisti…
Bir filozof estetiği inşa etmekten kaçınırken küçük çaplı amatörlük felsefesi geliştiren Barthes, Noudelmann’a göre dokunuşla (tuşeyle) ve sesle ilişki kurarken neler yaşadığını (başkalarının neler yaşayabileceğini) anlatmaya uğraşıyor. Sosyolojik değerlendirmelere, itiraflara ve fenomenolojik çözümlemelere girişiyor. Böylece enstrüman çalmanın hazzını, enstrüman çalma düşüncesiyle ilişkilendiriyor. Dolayısıyla hazzın ön planda olduğu amatör bir piyano çalma felsefesiyle karşılaşıyoruz Barthes’ta. O, ayrıca Schumann seçimiyle Chopin’den yana zar atan Nietzsche’yle müzik üzerinden bir tartışmaya girişiyor.

Roland Barthes
Noudelmann, söylemlerini ve yaşamlarını müzik ve piyano bağlamında incelediği Sartre, Nietzsche ve Barthes arasındaki bağı, müzikal oyun zeminine oturtuyor:
Piyano başına oturduklarına sırf piyano mı çalıyorlardı? Düzenli olarak enstrümanlarını çalan Nietzsche, Sartre ve Barthes’ı takip ettikçe müzik yapmanın, ucu toplumsal ve entelektüel faaliyetlere dek uzanan koca bir duygu bütününü beraberinde getirdiğini keşfederiz. Bu ilk tespit, üç düşünürün tuşelerinde, piyanonun metonimik kudretine taşır bizi. Zira insanın genellikle kendi mahrem yalnızlığında iştigal ettiği bu faaliyet illaki günün kalanına tesir eder. Nitekim her üç düşünür de müzikle düşünmeyi, sevmeyi ve hayal kurmayı mümkün kılan yahut aksine, insanın tüm bedenini müziğe teslim ederek müzik yapmasını mümkün kılan böyle bir yerinden olma halinden, bu yönde herhangi bir teori kurmaksızın söz eder. Bu düşünürlerin piyano çalarken benimsediği parmak sıralamasını takip etmek, yalnız bu icracıların müzisyen bedenlerini değil, müzikal bedenleri de keşfetmemizi, böylece hem özerk hem de gündelik ve toplumsal olanla bağlantılı varoluşlara yaklaşmamızı sağlar. Bilgi ve ustalık söylemini terk eden bu sanatçılar, gerek çocukluktan itibaren beslediği alışkanlıklar bakımından gerekse evrilen zevk ve tutkuları sayesindeki keşifler bakımından son derece zengin bir müzikal oyunla zımni bir ilişki kurmayı hayatları boyunca hep sürdürdü.
Üç düşünür ile piyano çalma arasındaki ilintiyi, gerilim ve angajman bağlantısıyla açıklayan Noudelmann, onların yaşamında ve dünyaya bakışında, müziğin ve enstrümanın yerini daha anlaşılır kılıyor şu yorumla:
Müzikte yaşamaya karar vermek, bir varoluş tarzını notalara aktaran bir metafordan ibaret değildir. Sartre, Barthes ve Nietzsche’nin piyanoları böyle bir seçimin –müzikal zamanın ötesinde– tüm bedeni, hayal gücünü ve duyguları alakalandırdığını gösteriyor. Bu seçim üçünün de kamusal hayatına, her birinin kendi çağı bağlamında benimsediği teorik ve politik konuma eşlik eder. Bu seçime gösterdikleri sadakat her üçünün de, farklı farklı meşrep ve çözümlere yaslanan dünyanın kadansları uyarınca eklemlenmiş, benzersiz ritimler tuttuğunu gösteriyor. Piyano, çalmadıkları zamanlarda bile eşlik ediyordu onlara, zira belli bir mizaç oluşturuyordu: Anlamın ötesine geçen hayali, kararsız ve sese dayalı bedenselliklere yönelik bir hassasiyet.
Filozofların Tuşesi, François Noudelmann, Çeviren: Yunus Çetin, Yapı Kredi Yayınları, 134 s.


