Share This Article
Kimselerin bir şeyleri derinlemesine anlamaya merakı kalmadı ama herkes bilgili görünmek istiyor. Dolaşımda birtakım kavramlar var; ama anlamları özümsenmediğinden, yalan yanlış kullanılmaları kaçınılmaz hale geliyor. Her şeyin içinin boşaldığı, sistemin de bir boşaltma pompası gibi çalıştığı bir dönemdeyiz.
“Hafif” bir örnekten gidelim. Ünlü oyuncu Nicole Kidman’ın İngiliz Vogue Eylül kapağında yer alması övgülerle karşılandı. Ne de olsa Kidman ellilerinin sonunda bir kadın ve ‘sadece gençlerin moda dergisi kapağına layık olduğu kuralı’nı yıkan bir örnek oluşturdu. Ama fotoğraflara baktığınızda Nicole Kidman’ın yaşını tahmin etmek olanaksız; otuz mu, kırk mı, elli mi anlamak mümkün değil. Çoğunluk için imkânsız bir yaşlanma biçimini yüceltmek yaş ayrımcılığının nasıl önüne geçebilir?
Benzer bir aşınma gündelik hayatta kol geziyor. En ufak bir ebeveyn müdahalesinin “travma” olarak nitelendirilmesi, on yaşında çocukların sorumluluktan kaçınırken “ben bir bireyim” diye tutturması… Siyaset ise bu tip kavram aşınmalarının en uç noktada gerçekleştiği alan, üstelik bunu tartışabileceğimiz ortak zeminler de giderek silikleşiyor.
Bu karambol şu soruları sorduruyor: Eğitimli olabiliriz, ama sahiden aydın mıyız? Aydınsak, sorumluluğumuz nedir? Bu sorumluluk nerede başlar, nerede biter; biter mi? Türkiye’de sözü saygıyla dinlenen, ufuk açan, üzerinde geniş mutabakat sağlanan ortak figürler yok gibi. Herkes kendi yankı odasının, kendi mikro iktidarının efendisi. Biri bir fikir öne sürdüğünde doğruluktan önce niyet arayan, “Hangi cenahın insanı?”, “Çıkarı ne?” şüphesiyle kıvranan bir sinizm içindeyiz. Bu sinizm, “ben ne yapabilirim ki” teslimiyetini de doğuruyor. Ama sıradan insanların da sorumluluğu yok mu?

“Tiefland filminde toplama kamplarından gelen figüranları oynatan Riefenstahl, ileri yaşında katıldığı bir televizyon programında kendisine yönelik hiçbir suçlamayı kabul etmez, soykırımdan haberi olmadığını söyler: “Nereden bilebilirdik ki, ben işimde gücümdeydim.” inkârına sığınır.”
Bu soruları dert edinirken, bu büyük lafların hemen yanı başında akıp giden kendi küçük hayatlarımız var: Ödenecek faturalar, küfü temizlenecek çamaşır makinesi lastiği, toprağı yıkanacak semizotu, kolik bebek, kalbimizi kıran dostlar, boyanacak saçlar, daha neler neler… Sıradan insan pirinci sudan geçirirken, klozeti temizlerken, tarihin büyük kırılmalarında kendi payına düşeni anlamaya, perspektif kazanmaya, aklını ve vicdanını berrak tutmaya çalışıyor. İşte aklına, bilgisine güvenebileceğimiz aydınlar, sahici sesler tam da bu yüzden hayati: Kavramların içini dolu tutmak ve pusulayı kaybetmemek için.
Aydın sorumluluğu nerede başlar?
Kavramların içi boşaldığında taviz “pragmatizm” diye, suç ortaklığı “işini yapmak” diye adlandırılabilir hale gelir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. The Zone of Interest filminden Nancy Huston’ın Fay Hatları romanına kadar pek çok eserin dönüp dönüp 2. Dünya Savaşı yıllarına bakması tesadüf değil. Bu döneme ve kavramların çürüme hızına kafa yoranlar için iki güçlü yapıttan bahsetmek isterim: Andres Veiel’in belgeseli Riefenstahl ve Daniel Kehlmann’ın The Director (orijinal adıyla Lichtspiel) isimli romanı (Henüz Türkçeye çevrilmedi, ancak yazarın diğer eserleri dilimize kazandırıldığı için yakında çıkacağını umuyorum).
Yönetmen sinema tarihinin önemli yönetmenlerinden G.W.Pabst’ın gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Pabst, Greta Garbo ve Louise Brooks gibi oyuncuları üne kavuşturan kişi. Naziler iktidara gelince başka pek çok Alman filmci gibi Pabst da Hollywood’a kaçar. Ancak Hollywood’da aradığını bulamaz. 1939’da hasta annesini görmek için karısı ve oğluyla Avusturya’ya döndüğünde, savaşın patlak vermesi ve sınırların kapanmasıyla Avrupa’da “mahsur” kalır.
Nazilerin propaganda makinesi Goebbels, Pabst’a bir teklif sunar: Rejim için film yapması karşılığında sınırsız bütçe ve sanatsal özgürlük. İstediği gibi film yapabilme ihtimalinin çekiciliği, böyle bir rejimde “hayır” demenin imkansızlığı derken meşhur yönetmen Pabst, kendini Nazilere çalışırken bulur ve kâbus adım adım başlar. Hasta anneyi ziyaretten Faustvari bir şeytan pazarlığına… İşte gündelikle tarihin iç içe geçtiği, bireyi sınadığı anlardan biri.

Pabst aynı zamanda gençliğinde Leni Riefenstahl’ı da Pitz Palu’nun Beyaz Cehennemi (Die Weiße Hölle vom Piz Palü) filminde yönetmiş, Riefenstahl bu filmle yıldızlaşmış. Riefenstahl sonradan bizzat kendi yönetmen olur ve Nazi rejiminin en bilinen propaganda filmlerini çeker. Tiefland filminde toplama kamplarından gelen figüranları oynatan Riefenstahl, ileri yaşında katıldığı bir televizyon programında kendisine yönelik hiçbir suçlamayı kabul etmez, soykırımdan haberi olmadığını söyler: “Nereden bilebilirdik ki, ben işimde gücümdeydim.” inkârına sığınır.
Aydın sorumluluğu, en temelde bakmayı seçme, kavramları koruma ve dolayısıyla sorumluluk yüklenme cesaretine sahip olabilmekle başlar. Bu cesareti bulacağımız zeminler gerek teknolojiyle gerek siyaset ortamıyla aşınmış olabilir. Ama hayatın içindeki küçük anlarda, yapabildiğimiz tercihler ve itirazlar hâlâ bizim ve anlamlı. Kontrol edebildiklerimizle edemediklerimiz, büyük tarihle kendi hayatımız arasında aldığımız o tavır… Haysiyetimiz yani… Ne diyor o sırada başyapıtlarından Dava’yı yazmakta olan Franz Kafka günlüğünde:
2 Ağustos 1914 Almanya Rusya’ya savaş ilan etti. Öğleden sonra yüzmeye gittim.

