Share This Article
“Böyle olduğunu düşünüyorum…”, “bana öyle geldi…”, “filancadan duydum…” ve daha pek çok ifadeyle ete kemiğe bürünen, işin içine bolca yalanın girdiği; hakikatin eğilip bükülerek kurgulanan bir gerçek yaratılmasına ve bunun bir “bilgi” gibi satılmasına dayanan, eskilerin “tevatür” dediği, dedikodunun ve söylentinin geçmişte olduğu gibi bugün de çok tehlikeli sonuçları var. Mesela o kadar hızlı ve kolay yayılıyor ki onu dillendiren de dâhil olmak üzere önemli bir kesim bunu “doğru” kabul ediyor. Dahası, söz konusu dedikodu ve söylenti, malumat hâlini alarak bilginin yerine geçiyor ve ona inananlar tarafından hararetle savunuluyor. Böylece Steve Tesich’in deyişiyle “yalanlar yönetimi” kuruluyor ve bu, bir süre sonra bir çığ gibi süratle üstümüze geliyor. Hakikat ve akıl devre dışı kalırken yalanlarla örülü tevatürler, dedikodular ve söylentiler bir gerçeklik hâlini alıyor, yetmezmiş gibi kendi kitlesini yaratıyor.
Mladen Dolar, geçmişten günümüze dedikodunun ve yalanın evrimini, toplumsal karşılığını ve hayatlarımızı nasıl sarıp sarmaladığını inceleyerek temellendirmelere giriştiği Söylentinin Felsefesi’nde, Sokrates’ten sosyal medyaya uzanan felsefi ve tarihsel bir zemin üzerine inşa ediyor fikirlerini.

Birbirine karışan yalanlar ve gerçekler
Dolar’ın temel savı tevatürün, dedikodunun ve söylentinin her yere nüfuz edebileceği; günlük hayattan politikaya, sanattan bilime dek geniş bir yelpaze demek bu. “Varmış gibi”yi var olan ve hakikat şeklinde sunma ve kabul ettirme diye çerçevesini çizebileceğimiz söylenti, yaşamımızın merkezine yerleşiyor. Üstelik bu, sadece şimdi gerçekleşmiyor; uzak ve yakın geçmişte de zamanın ruhuna uygun biçimde hayat bulmuştu.
Kanaatler ve iftiralar dikkate alınarak işlemediği suçlardan dolayı yargılanan Sokrates, agoraya dikkat çekerek kendisiyle yüzleşemeyen yalancıları itham ettiği bir savunma yapmıştı. Dolar’ın altını çizdiği “sağlam temellere dayanmayan”, “değişken olabilen”, “yaygın” ve tekrarlar sayesinde hakikatmiş gibi sunulan kanaatler (Eski Yunancada “doxa”), çok uzun zamandır hayatî konumda. “Böyle düşündüğüm için böyle düşünüyorum” ya da “öyle hissediyorum” gibi totolojik ve anlamsız ifadelerle açığa çıkan kanaatler, dolaşıma sokularak söylenti hâlini alıyor ve bir süre sonra hakikati perdeleyen işlevsel bir eyleme dönüşüyor. Yazar, bu bağlamda bilgi ve söylenti arasındaki sınırı felsefi düzlemde ortaya koyuyor:
Bilgi hakikati hedefler, bu amaçla tanımlanır, hakikat de salt bir görüş meselesi değil bağlayıcı ve evrensel olmalıdır. Bilgi meşrulaştırılmalı, sağlam argümanlara, olguları içeren kanıtlara, nesnelliğe dayanmalı, hepsinin temelinde de ‘logos’ yer almalıdır. Logos’u meşru, bilgiyi bahşeden büyük öteki gibi düşünebiliriz. (…) Söylentiler ise kanaatlerden bile alt rütbededir. Kanaatlerin lehine söylenebilecek şey, en azından onları benimseyen, el üstünde tutan insanlar olduğudur. Hatta bazı insanlar onlardan gurur duyar, kendi ifadeleri kabul eder, zaten ifade özgürlüğünün de devredilemeyeceği söylenir. Söylentilerin tamamlayıcı özelliği ise pek taraftarı olmamasıdır. ‘Duyduğuma göre…’, ‘İnsanlar diyor ki…’, ‘İddiaya göre…’, ‘Sözümona…’ (….) Prensipte söylentiler anonimdir; yaratıcıları belli olmaksızın, âdeta kendi kendilerine, insan müdahalesi yokmuş gibi dolaşıma girer. Biri duyar, sonra başkasına aktarır. İnsan dokunuşundan bağımsızmış gibi görünen bu dolaşımın kafa karıştırıcı, meşum bir yanı vardır: Havanın esintisi gibi gezinir söylentiler, sanki hiçliğin içinden çıkmıştır, bizi sarıp geçecektir. Oysa o esinti yolda, hareket hâlindeyken kolayca şiddetlenir, kasırgaya ve önlenemez bir güce dönüşüp ortalığı darmaduman eder. İşin aslı bu metafor, söylentilerle ilgili süregelen klişelerden biri olmuş, tarih boyunca durmadan tekrarlanmıştır. ‘Fama crescit eundo’ der bir Latin atasözü: Söylenti yayıldıkça büyür, tedavüle girdikçe çoğalır.
Herhangi bir kanıta dayanmayan, mantıklı gibi görünse de altını kazıdıkça bundan da yoksun olduğu fark edilen söylenti, Dolar’ın deyişiyle “savaşması güç ve etkisi büyük” bir hâle geliyor: “Herkesin bildiği” iddia edilen ve desteksiz olduğu bilinse de dilden dile dolaştıkça hatırı sayılır bir kesim tarafından sorgusuz sualsiz kabullenilen; kısacası yalanların ve gerçeklerin, doğruların ve yanlışların birbirine karıştırıldığı bir yapıya kavuşuyor: Temelsizliği ve hakikate karşı işlevselliği ise söylentinin en büyük gücü. Bununla birlikte doğru ve yanlış kriterlerinin bir kenara atılması, söylentinin ardında bırakacağı izi derinleştiriyor. Sokrates’in yargılanması ve ölüm cezasına çarptırılması, bahsi geçen izlerin en önemlilerinden biri.

Slovenya’nın Ljubljana Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesi olan Mladen Dolar, Alman klasik felsefesi, Alman idealizmi, teorik psikanaliz ve yapısalcılık üzerine çalışıyor.
‘Dedikodu şöleni’
Söylenti ile âdeta ikiz kardeş olan iftiranın büyük cesaret gerektirdiğini; onun aklı, erdemi ve ahlakı aştığını hatırlatan Dolar; her ikisinin de önemli bir silah olduğunu, onları atan ve yayanlara kendini güçlü hissettirdiğini, hedef saptırmayı ve hedef göstermeyi kolaylaştırdığını da ekliyor:
Söylentilerin karşı konulmaz gücünü gösterecek koca bir tarih vardır, mutlak adaletsizlik karşısında ağlayıp sızlanmanın, acı çekmenin tarihidir bu. Kişi masumdur, ta ki söylentiler yayılana, kişiyi aniden kendi masumiyetini boşu boşuna savunur durumda bırakana kadar. Nitekim yanlış olduklarını ‘herkes bilse’ de söylentiler, masumiyeti yerle yeksan eder, kişinin hiçbir hatası yokken bile.
Bilgi yerine malumatla beslenip devasa bir aleve dönüştürülen söylenti, ortalığı kasıp kavurur, muktedirler ve kurbanlar yaratılmasında önemli bir işlev görürken yalanın dört bir yana yayılmasına ve müzmin yalancılığa yol açıyor. Ardından, sahte haberlerin ve eğilip bükülen hakikatin huzurunu beraberinde getiriyor. Sonuçta, Dolar’ın ifadesiyle bir “dedikodu şöleni”nin ortasına düşüyoruz ve bu, hepimizi kuşatan bir çembere dönüşüyor. Toplumsal bir mesele hâlini alan yalanı, iftirayı, dedikoduyu ve söylentiyi bu denli hayatî konuma getirense aktarım oluyor:
Söylentilere kimse inanmak zorunda değildir, duyanın başkasına aktarması yeterlidir, itibar eden olsun ya da olmasın söylentiler iş görür.
Dolar, “söz” ile “söylenti”nin bazen istemeden (bilgisizlikten) bazen de kasıtlı olarak karıştırıldığını, birbirinin yerine geçirildiğini anımsatırken Sokrates’ten, Jean Jacques Rousseau’dan, Shakespeare’den, Kafka’dan, Cervantes’ten ve Gogol’den bahsediyor. Cılız iftiranın güçlenerek söylentiye dönüşmesini ve ardından “gerçeklik” olarak kabul edilmesini, felsefi ve edebî örneklerle destekliyor.
Dola, Hesiodos’un İşler ve Günler eserinden yaptığı alıntıyla ithamın, iftiranın ve söylentinin hızla yayılıp kişiyi çevrelediğini gösteriyor:
İnsanın adı çok kolay kötüye çıkar
Ama sonrasında çok zordur herkesin dilinden kurtulmak
Ün dediğin kolay kolay ölmez,
Hele büyük kalabalıklara yayıldığı zaman.
Ün de bir tanrıdır ölümsüz.

‘Ne kadar enformasyon, o kadar az bilgi’
Karalama, iftira atma ve yaymanın gücünün zayıf temellere dayandığını, özünü de muammanın oluşturduğunu söylüyor Dolar. Dolayısıyla kötülüğünü ortaya koyduğu söylenti ile sahici konuşma arasında bir ayrım olduğunu belirtiyor.
İnternet ve sosyal medya sayesinde, bilgiden çok bilgi-olmayana, malumata (enformasyona) ve söylentiye erişimin kolaylaştığını, bunun da hakikati ve sahiciliği sekteye uğrattığını, söylentiyi yaymada bu mecralardan daha iyisinin olmadığını hatırlatıyor Dolar:
Kısacık tarihi boyunca internet, hızla Aydınlanma’nın yeni aracı olmaktan çıkıp söylentilerin ve komplo teorilerinin yayılmasındaki en etkili unsur hâline geldi. Sosyal medya da aynı hızla onu geride bıraktı. O hâlde yeni bir teşhis koymamız, toplumun genelinin söylentileşmesinden bahsetmemiz gerekir.
Enformasyonun (malumatın) bilginin yerine geçirilmesinde, hakikatin eğilip bükülerek kurgulanmış gerçeklik yaratılmasında ve söylentinin yayılıp alışverişinin kolaylaştırılmasında önemli bir rol üstlenen internet ve sosyal medya, Dolar’ın ifadesiyle “hepimizi dijital kapitalizmin ücretsiz işçisine dönüştürüyor.” Maruz kalınan gözetim, efsunlanmışçasına izleyiş ve tüketim yoluyla dijital sermayeyi büyütme ise cabası.
Söylentinin, hayatımızın merkezine yerleştirilmesinde dijitalleşmenin ve sosyal medyanın etkisinin hayli büyük olduğunu, enformasyon bombardımanının bilgi ile kanaati aynı şeymiş gibi düşünmeye yol açtığını söyleyen yazar, “Ne kadar enformasyon varsa o kadar az bilgi vardır” deyip şöyle devam ediyor:
Malumattan yalan haberlere ve söylentilere geçmek için atılması gereken bir adım var, oysa söylenti yaymaktan alınan gizli keyfin, bu faaliyette devreye giren o tuhaf kara neşenin baskın çıktığı genel uğultulardan bahsediyorsak bu sınırı aşmak o kadar kolay ki. Sosyal medyada yanlış haberlerin doğrulanmış olanlara kıyasla altı kat daha hızlı, yüz kat daha sık paylaşıldığına dair ciddi araştırmalar var. Elbette yanlış haberler genellikle daha ilgi çekicidir, skandallarla dolu, ilginç, şoke edicidir, kolaylıkla dikkatimizi çeker, daha eğlencelidir, bir de tıpkı söylentiler gibi yalan haberleri de paylaşırken onlara itibar etmemiz gerekmez.
Dolar’ın anlattıkları ve verdiği örnekler, “toplumun söylentileştirilme” süreçlerine denk geliyor. Başka bir deyişle esintiden fırtınaya dönüşen söylentinin, tarihte ve yaşamımızdaki yerini ortaya koyan yazar, söz konusu durumu “aşırılık” diye nitelerken zamanın ruhu olan hakikat sonrasının doğurduğu akıl tutulmasına dikkat çekiyor.
Söylentinin Felsefesi, Mladen Dolar, Çeviren: Can Koçak, Axis Yayınları, 96 s.

