Share This Article
Klaus Städtke, Helmut Grasshoff
Heinrich Mann anılarında, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa düşün yaşamının Rus edebiyatınca istila edilişini, kültür tarihinde etkileri devam eden bir süreç olarak tanımlamaktadır. H. Mann’a özellikle, bu edebiyattaki radikal bir ahlaksallığın duygulandırıcı anlatım tarzı ve devrimci halk hareketinin düşünsel itici gücü olarak gördüğü işlevi çekici geliyordu.
Klasik Rus edebiyatının genel bir özelliği olarak belirtilen hümanist idealle topluma bağlılığın bu birliği, gözlemciye, eğer kurgusal yorumlarla ya da pozitivistçi yapı betimlemeleriyle yetinmiyorsa, estetiksel değerlendirmeyi tarihsel eşgüdümle birleştirmesini bilen bir açımlama yöntemini benimsetmektedir.
Edebiyat tarihi sürecindeki özgün yasallık ve gerçekliğe bağlılığın karşılıklı etkilerini anlamak için, gerçekçi bir imgenin tasarlandığı yerde bir söylencenin düşgörüntüsü belirmesin diye, estetiksel ölçüte her zaman tarihsel bir boyut gerekli olmaktadır. Gerçekliği estetiksel edebi yönden özümsemenin geçmişten kalan modelleri tarihsel açıdan bir bütün olarak gözlemlenebilirlerse, ancak o zaman bu modellerin günümüz için üretici olan sorunlarına ve sanatla ilgili kendi güncel sorunlarına yaklaşabilinir.
György Lukács‘ın 19. Yüzyıl Gerçekçiliği üzerindeki kapsamlı incelemesinde Rus edebiyatı işte böyle bir model olarak belirmektedir. 1789 ve 1848 burjuva devrimlerinin gerilim alanında doğan gerçekçi edebiyat Lukács için, kendi model karakteri içinde tüm Avrupa’ya özgü bir fenomen, Antikçağ’dan sonra dünya edebiyatının gelişme döneminde ikinci bir klasik mutlu olaydır. Gerçekçi edebiyatın en önemli aşamasını, örneğin Goethe‘de ya da Balzac‘ın İnsanlık Komedyası‘nda olduğu gibi, kahramancasına ve yitik burjuva yanılsamalarının ayrıntılarıyla betimlenişi oluşturmaktadır.
Edebiyatın nesnel bir değerlendirmesi
19. Yüzyıl eleştirel gerçekliğine ilişkin bu imgenin sorunlar çıkaran arka yüzü, Lukács’ın tarihsel çıkış noktasını soyut bir şemaya dönüştürdüğü ve tek tek sanat. yapıtlarını edebi biçimlendirmenin zorunlu ölçütleri düzeyine çıkardığı yerlerde açık seçik görülmektedir. Lukács’ın gerçekçilik anlayışındaki bu sistem zorunluluğu, özellikle Rus edebiyatını hedef almaktadır. Bu durumda 1905 yılı, 1848 Avrupa devriminin Rusya’daki karşılığı olmakta, Tolstoy’un romanları da Batı Avrupa Gerçekçilik geleneğinin başarılı bir devamı sayılmaktadır.
Tarihte gerçekleşenler, belli bir anlamda edebiyatta da gerçekleşmekte ve böylece Tolstoy, Shakespeare‘in, Goethe’nin ve Balzac’ın yanında yer almaktadır. Tarihsel ve edebi karşılığın bu tür bir soyutlanış aşamasında ulusal özelliklere doğallıkla pek yer kalmamakta ve Rus Gerçekçiliği de sadece genel hatlarıyla seçilebilmektedir. Bu edebiyatın nesnel bir değerlendirmesini yapmak için, tarihsel-maddeci gözlem tarzının farklı bir biçimde uygulanması gerekmektedir. Bu işlem, Rusya’daki tüm modern edebiyat akımlarının Batı Avrupa edebiyatıyla ilişki içinde olduğunu, ama aynı zamanda özgül toplumsal ve kültürel süreçleri temel alarak oluştuğunu gösterebilmek açısından zorunludur.

Puşkin, Goethe’nin Edebi “Sansculottçuluk”ta öne sürdüğü klasik ulusal bir yazardan beklenen özelliklerin hepsine sahiptir. Ancak Puşkin’de klasik öğe, Alman edebiyatından farklı olarak, romantik şiir sanatından ve Dekabrist hareketinin yükselişiyle başarısızlığa uğrayışının yarattığı dolaysız etkiden çıkarak gelişmektedir. Gerçi Tolstoy ve Dostoyevski Goethe’ den, Fransız edebiyatından çok şey almışlar, ama hiçbir zaman kopya etmeyip, kendi tasarılarını gerçekleştirmişlerdir.
Tolstoy, örneğin Savaş ve Barış‘taki savaş betimlemelerinde Stendhal‘in etkisini itiraf etmektedir. Ama yalnızca bir edebiyat tarihçisinin eğitimde geçmiş gözü Tolstoy’un romanında, Parma Manastırı‘ndan alınarak işlevi değiştirilmiş olan motifin varlığını fark edebilir. Tolstoy’un gerçekçi romanda birey, doğa ve toplum arasındaki ilişkileri bütünüyle ele almasını sağlayan yapısal ilke, Fransız romanındakine oranla önemli farklılıklar göstermektedir.
Schiller‘in oyunlarındaki kahramanlar karşısında Dostoyevski’nin duyduğu gençlik heyecanı, kısa süre sonra Gogol‘ün esinlendirdiği efsanevi memur görüntüsüyle yatışmış ve Dostoyevski bu görüntüden çıkarak kendi gerçekçilik tasarımını oluşturmuştur. Petraçevski çevresindeki tartışmalar, Omsk’daki ölüler evinde kalış, Batı Avrupa yolculukları ve güncel olayların dikkatle izlenişi, Dostoyevski’nin, büyük romanlarda biçimlendirdiği genel bir yaşantılar dünyası yaratmasını sağlamıştır.
Rus romanında burjuva-düşülküsel devrim modeli
Çağdaş ideolojik sistemlerle, özellikle devrimci demokratlarla ve Rus sosyalizmi düşüncesiyle çıkan sürtüşmeler Dostoyevski’yi, kendi dünyagörüşsel ve edebi tasarımını sorgulamaya ve de üzerinde yeniden düşünmeye zorlamıştır. Sonraki yıllarda, özellikle Karamazov Kardeşler‘de Schiller’i anımsayışı, gençlik yıllarının gözde yazarıyla eleştirel bir diyaloga girdiğini göstermektedir, ama bu diyalogu kendi yapıtlarının ve tarihsel bağlamlara ilişkin kendi görüşlerinin düzeyinde sürdürmektedir artık.
Verilen bu birkaç örnek bile, gerçekçilik geleneğini sürdürmenin, daha geniş bir anlamda ifade edilirse, dünya edebiyatının mevcut simge ve motiflerini 19. Yüzyıl Rus gerçekçiliğinde benimsemenin, yalnızca ulusal edebiyattaki gelişmeyi somut dipdüzey alarak mümkün olabileceğini göstermektedir. Rus gerçekçiliğinin dünya edebiyatına olan katkısı değerlendirilmek istenirse, o zaman bugün belki de çoktan unutulmuş. günün modasına uyularak kaleme alınmış kitle edebiyatından başlayıp ünlü yazarlara ve başyapıtlara kadar uzanan bu gelişme tüm kapsamıyla göz önüne alınmalıdır.

György Lukács
Ayrıca Rus edebiyatının Batı Avrupa’yla ilişkisine, yalnız dünya edebiyatındaki yerinin tarihsel-tipolojik model konumları bakımından olmamak üzere, bakıldığında, ortaya çok dinamik ve ayrımlı, ama öte yandan bir bakışta anlaşılabilecek bir görünüm çıkmaktadır: Rus düşün yaşamındaki, özellikle Rus edebiyatındaki felsefi ve de estetiksel edebi etkisi yadsınmamasına, büyük bir esin kaynağı da olmasına karşın, Rus yazarları ve aydınları, Batı Avrupa burjuva toplumunun temel gelişme sorunlarına karşı kuşkucu ve olumsuz bir tutum almaktadırlar.
Rus edebiyatı, uzaktan da olsa, bu toplumun ayrıntılı bir görünümünü vermektedir. Kahramancasına ve yitik yanılsamalar, kapitalist mülkiyet hırsı, yabancılaşma sorunsalı ve burjuva-düşülküsel devrim modeli, özellikle yüzyılın yarısından bu yana Rus romanında tarihsel bir deneyim olarak yoğun bir biçimde yer almışsa da, 1861’den sonra uzun bir süre yarı feodal Rusya için çözümsel bir seçenek olarak benimsenmemiştir.
Statükoya karş biçimlendirilen insancıl karşıt tasarı
19. Yüzyılın sonuna kadar burjuva düzeninin Rusya’da istikrar kazanamaması, az çok durulmamış, karmaşık bir geçiş dönemi izleniminin doğmasına neden olmuştur. Toplumsal gerçeklik, ezilen halk kitlelerinin çıkarı doğrultusunda aşılması gereken, geçici bir gerçeklik olarak belirmiştir.
Burjuva ilerlemesine ilişkin liberal düşüncenin, 60’lı yılların reform döneminde Rusya’da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir umuttan öteye gitmediği anlaşılmış ve ilerici toplumsal bilinçte gelecege dönük yeni, uyumlu bir toplum ideali oluşmuş, ahlaksal niteliği dünyayı değiştirmeyi hedefleyen bir homo novus imgesi biçimlenmiştir. Ne var ki, entelektüel ve popüler-naif kökenli bu düşülküsel karşıt tasarı yaygın bir yanılsamaya dayanmaktaydı: Özgür köylülerin kuracağı demokratik bir toplumla Rusya’da feodalist ve de kapitalist sömürüye son verilebilecekti.
Rusya’daki koşullardan doğan, feodalist ve kapitalist düzene karşı tarihsel bir seçenek olarak tasarlanmış bu ideal, edebi biçimini çok değişik tarzlarda bulmaktaydı; örneğin kuramsal temelini Feuerbach ve düşülkücülerden alan, devrimci yoldan kurulmuş toplumcu düzene ilişkin bir görünüm olarak Çernişevski’nin Ne Yapmalı? romanındaki ya da altın çağa ilişkin eğretilemeli bir imge olarak Dostoyevski’nin romanlarındaki gibi.
Sınıfsal çatışmada halkın çıkarlarıyla ideallerinin yanında belirgin bir biçimde yer alış, burjuva düzeni hakkında varılan yıkıcı yargı, Avrupa ve Rusya’daki toplumsal statükoya karş biçimlendirilen insancıl karşıt tasarı, Rus gerçekçiliğinin 19. Yüzyılın sonundan bu yana dünya edebiyatı bağlamında aldığı seçkin yerin düşüncel temelini oluşturmakta ve Heinrich Mann‘ın formüle ettiği gibi, devrimden önceki Rus devrimi olarak Rusya’nın yüz yıllık büyük edebiyatını karakterize etmektedir.

Dostoyevski’nin sanatsal ustalığı
Thomas Mann‘ın “Doğu’nun Dante’si” ve Maksim Gorki‘nin de “Rus Shakespeare”i diye nitelediği Fyodor Mihayloviç Dostoyevski genellikle, Tolstoy’un yanı sıra, klasik Rus edebiyatının tipik temsilcisi ve simgesi sayılmaktadır, Dostoyevski’nin sanatsal ustalığı, herkesçe kabul edilmekle kalmayıp, dünya edebiyatının önde gelen ünlü yazarlarından birçoğuna esin kaynağı da olmuştur. Kaleme aldığı büyük romanları, içerdikleri gerilimli olaylar, felsefi sorunlar, psikolojik derinlik ve insancıl anlatım nedeniyle bugün de geniş bir okur çevresini büyülemektedir. Dostoyevski’nin dünya görüşü üzerinde yüzyılı aşkın bir süredir tartışılmaktadır.
Burjuva toplumunu acımasızca eleştirisi, yeraltındaki insanlar in acılarına ve sefaletlerine karşı gösterdiği sınırsız duygudaşlık, insanlık düşmanı bir çevreye karşı başkaldıran bireyin en gizli düşünce ve özlemlerini hatır gönül dinlemeden açığa vuruşu, süregiden kargaşadan üzüntü içinde kıvranarak bir çıkış yolu arayışı ve dinsel gizemciliği özellikle toplumsal bunalım dönemlerinde geniş yankılar uyandırmıştır.
Böylece yirmili yıllarda tam anlamıyla bir Dostoyevski tapınıcı yayılmış, Nietzsche‘nin üstün insanı gibi Freudcu psikanaliz de aynı şekilde Dostoyevski’nin dahicesine ruh çözümlemelerini ve gizemli önbili yetisini kendilerine temel almışlardır. Dışavurumculuk döneminde ünlü birçok yazar Dostoyevski’deki suça yatkın aziz çehresinin büyüsüne kapılmıştır. Batı Avrupa’da bir Dostoyevski, Rönesans’ı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra eski dünyanın temelleri sarsıldığı ve insanlar kapitalist toplumda yalnızlıklarının ve de yabancılaşmalarının bilincine yeniden vardıkları zaman görülmüştür. Varoluşçuluktan Yeni-Tomacılığa ve aşırı sol radikalizme kadar değişik burjuva akımlarının temsilcileri Dostoyevski’nin felsefi-estetiksel ve ahlaksal-dinsel görüşlerini paylaşmışlardır.
Yapıtlarının burjuva edebiyat bilimcilerince genellikle tek yanlı değerlendirilişi ve yanlış yorumlanışı, ilkesel bir hesaplaşmanın kaçınılmazlığını vurgulamakta ve büyük Rus romancısının edebi mirasının diyalektik-maddeci araştırmalarca, insanlığın kültür mirasını yaratıcı biçimde özümsemek ve daha da geliştirmek ilkesine göre, eleştirel açıdan tekrar değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Dostoyevski, araştırmaları son on yılda büyük bir gelişme göstermiş, yazarın fark gözetmeden değerlendirilmesine ilişkin zaman zaman beliren eğilimi aşmıştır. Bu bölümde sunulan yazılar okura, en önemli araştırmalardan birkaçını ve bu araştırmaların son durumunu tanıtma amacını gütmektedir. Yazılarında görüşlerini açıklayacak olan edebiyat bilimciler, uzun yıllar boyunca bu büyük Rus yazarının sanatsal mirasına eğilmişler ve araştırmalarıyla bilimsel yeni bir Dostoyevski imgesi için kuramsal bir temel oluşturmuşlardır.

Rusya’ya özgü sosyalizm
Dostoyevski’nin edebi yapıtlarına ve çelişkili siyasal toplumsal görüşlerine, sanatsal yönteminin özgüllüğüne ve dünya edebiyatı üzerindeki etkilerine ilişkin en yeni bilgilerden oluşan bu seçki, ortaya konan sorunların eksizsiz olduğu ve onlara kesin çözümler getirdiği savında değildir, daha çok bu önemli ve aynı zamanda tartışmalı yazarı örnek alarak, kültürel mirasın meydana çıkarılması sırasında geleceğin toplumu için edebiyat bilimin izleyeceği yeni yolları gösterme amacına hizmet etmektedir.
Kapitalizmle sosyalizm arasındaki karşıtlığın derinleştiği günümüzde Dostoyevski’nin yapıtları güncel bir önem kazanmaktadır. Birey toplum ilişkisi, insanoğlunun kendini biçimlendirme sorunu, ezilenler ve hor görülenlerin daha iyi ve daha mutlu bir varoluş için verdikleri savaş, öte yandan küçük burjuva bireyciliğinin, siyasal anarşizmin ve sol radikal terörün mahkum edilmesi bugün, değişen tarihsel koşullarda bile gündemde yer almaktadır. Dostoyevski, uzlaşmaz çelişkilerin egemen olduğu sınıflı toplumda küçük burjuva önyargılarının ve toplumsal ilişkilerin karşısında insanın içine düştüğü ruhsal dengesizliği ve başkaldırıyı olağanüstü bir duyarlıkla göstermektedir.
Dostoyevski’nin başkaldırısı ve kapitalist sisteme yönelik eleştirisi, düşülküsel toplum tasarısı ve de kapitalizme dokunmadan Rusya’ya özgü bir yoldan sosyalizme varmak için gösterdiği umarsız çaba, tarihsel dönemin çelişkililiğinden çıkarak devrim öncesi Rusya’sının siyasa toplumsal ve ekonomik koşullarıyla ayrılmaz bağı içinde nesnel ve öznel etkenler göz önünde tutularak ele alınmakta ve ayrıntılarıyla çözümlenmektedir. Gerçeklikle düşlemin bağı, romantik gelenekle olan polemikler, süje ve karakter biçimlendirmenin devingenliği de araştırmaların öteki ağırlık noktalarını oluşturmaktadırlar.
