Share This Article
Ev kavramını, taşıdığı çok katmanlı anlamlar nedeniyle, insandan ve topluluklardan soyutlayarak düşünmek bir hayli zor. Sadece bir barınak olmanın ötesinde, ev; bir hafıza, ilişki ve özneler arası dönüşüm alanı.
Öyle ki, hızla dönüşen kentsel mekânda atıl kalan yapılar, zamanla politik mücadelenin karargâhı hâline de gelebilmekte. Terk edilmiş mekânlarla kurulan bağ, unutulmaya yüz tutmuş bir belleği yeniden şekillendirdiği gibi, yerleşik iktidar ilişkilerine karşı geliştirilen toplumsal, kültürel ve hatta siyasal bir eylem biçimi hâline bürünebiliyor.
Dünya genelinde özel ya da devlete ait, mülkiyet ilişkileri dahilinde toplumun genelinin kullanımına kapatılmış alanların yeniden kamusal hafızaya kazandırıldığı girişimlerden olan işgal evleri; kolektif yaşamı mümkün kılan, dayanışmayı yeniden kuran alanlardan.
İşgal evlerinin kökeni 19. yüzyıl Amerika’sına kadar uzanır. Dönemin İskân Kanunu’na göre, kullanılmayan mülkiyetlerin göçmenler tarafından devralınmasına yönelik herhangi bir yasal engel bulunmamaktaydı. 1960’lara gelindiğinde ise bu pratik, yalnızca ucuz konut arayışından ibaret olmaktan çıkıp, politik bir mücadele hattına evrilmişti.
Doğayısıyla bugün gelinen noktada, işgal evleri kavramı yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda sınıfsal ve mülkiyet temelli tahakküm biçimlerine karşı bir itirazı temsil etmeye başladı. Böylece mülkiyetin kutsallaştırıldığı neoliberal kent rejimlerine karşı, kolektif yaşam alanları ön plana çıktı. Her şeyin düzen tarafından dönüştürüldüğü, sermayenin giderek daha baskıcı bir hâl aldığı bir dünyada, işgal evleri şiirselliğini tam da bu radikal karşı karşı çıkıştan aldı.

Kimi zaman sadece bir sığınak, kimi zaman bir atölye, bir çocuk odası, bir kütüphane ya da bir forum mekanı olarak kullanılan işgal evleri, her hâlükârda birlikte yaşamanın yollarını gösteren mekânlar. Türkiye işgal evi kavramıyla görece geç tanıştı. Gezi Parkı protestolarıyla başlayan süreçte, yeni kavramlar etrafında düşünmeye başlayan topluluklar, işgal evlerinin politik önemini fark ederek çeşitli inisiyatifler kurmaya başladı. Kadıköy’deki Don Kişot Sosyal Merkezi ve Bay Samsa İşgal Evi ile Ankara’daki Atopya bu örnekler arasındaydı.
Bu yazıda, Türkiye’nin ilk işgal evi olan Don Kişot Sosyal Merkezi’nin kısa ama etkili hikâyesine yakından bakacağız. Aynı zamanda, İstanbul ve Madrid gibi iki farklı şehirde gelişen işgal evi deneyimlerinin, kent mekânı, kolektif yaşam ve direniş pratikleriyle nasıl iç içe geçtiğine göz gezdireceğiz.
Bu yazıda, işgal evlerinin sistem içindeki rollerine yakından bakacak, İstanbul ve Madrid gibi iki farklı kentte gelişen işgal evi deneyimlerinin kent mekânı, kolektif yaşam ve direniş pratikleriyle nasıl iç içe geçtiğini inceleyeceğiz.
Madrid’den İstanbul’a ulaşan direniş kültürü
Madrid’in merkezindeki Puerta del Sol’ün tahliyesinden kısa bir süre sonra yazılan “Occupy the Squares, Squat the Buildings” (Meydanları İşgal Et, Binaları Sahiplen) başlıklı makalede Miguel Martínez ve Ángela García, Madrid’deki iki hareketin — Puerta del Sol’ün kitlesel halk işgaliyle Madrid’deki işgal edilmiş ve kendi kendini yöneten sosyal merkezlerin — nasıl karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirdiğini ortaya koyar. Bu güçlenme; ortak kaynaklar, fiziksel alanlar, lojistik destek ve insan gücünün yanı sıra — tam anlamıyla homojen olmasa da — ortak fikirler ve pratikler aracılığıyla gerçekleşmiştir.
İspanya’da giderek derinleşen ekonomik ve siyasi kriz karşısında ortaya çıkan yerel hareketler, açıkça neoliberalizme, hatta doğrudan kapitalizme karşı bir eleştiri yönelterek; artan gelir eşitsizliği, hızla yükselen işsizlik oranları, yıkıcı kemer sıkma politikaları, özelleştirmeler ve kökleşmiş siyasi yolsuzluğa karşı bir direniş hattı oluşturmuştur.
2013 yılında Gezi Parkı’nın tahliyesinden kısa bir süre sonra açılan İstanbul’un ilk işgal edilmiş ve kendi kendini yöneten sosyal merkezi, ismiyle de oldukça anlamlı olan Don Kişot Sosyal Merkezi, İspanya’daki deneyimle önemli paralellikler taşımaktadır.
Bu mekânda, İstanbul’dan ve şehir dışından gelen farklı yaş ve geçmişlere sahip toplulukların katılımıyla sanat enstalasyonları ve sergiler, siyasi konferanslar, eğitim forumları, çocuk günleri ve konserler (örneğin BabaZula burada sahne almıştır) gibi pek çok etkinlik düzenlenmiştir. Ancak Don Kişot ile Gezi Parkı işgali arasında dikkat çekici bir fark vardır: Ne kadar sol ya da devrimci olursa olsun, hiçbir fraksiyona dair bir referansa yer verilmemiştir.
Tıpkı Gezi gibi Don Kişot da belirli bir grubun kontrolüne bırakılmadan, halkın ortak malı olan “kamusal alan” fikri doğrultusunda fiziksel bir mekânı yeniden sahiplenme çabasıdır. Bu kültürel, politik ve ekonomik karşı duruş, mekânı kullananlara doğrudan fayda sağlarken; hegemonya karşıtı kültürün yavaş ama istikrarlı biçimde yayılmasını, alternatif bilgi ve fikirlerin dolaşıma girmesini de mümkün kılmıştır. Böylece bu deneyim, pek çok kişi için yeni bir toplumsal ve düşünsel karşılaşma alanı hâline gelmiştir.
Büyüme mucizesinin ayrıntılarına bakmak
2002’deki ekonomik kriz sonrası iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), uygulamaya koyduğu ve hızlı ekonomik büyümeye yol açan reformlarla başlangıçta büyük övgüler topladı. Ancak çoğu zaman göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır: Türkiye ekonomisinin finansallaşması ve neoliberal politikaların benimsenmesi, 1980’li yıllarda Dünya Bankası ve IMF tarafından dayatılan reformlarla başlamıştı.
AKP, ilk on yılında, iç tüketimi ciddi şekilde artıran ucuz tüketici kredileri — özellikle kredi kartları — aracılığıyla piyasada adeta bir “bahar havası” estirdi (!). Bu dönemde piyasasının hızlı ve muazzam şekilde genişlemesine izin verildi. Herkesin arabasını, telefonunu ve evini yenilediği fark edilmemesi mümkün olmayan bir dönem yaşanıyordu. AKP, bu ortamda bir tür kurtarıcı olarak konumlandırıldı. Ancak bu simülatif büyümenin en önemli dinamiklerinden biri, büyük ölçüde dış borçlanma ile beslenen ve iktidara yakın yeni bir sermaye sınıfının yaratılmasıydı.
Endişe verici boyutlara ulaşan borçlar, kısa vadede yabancı özel bankalara ve onlara bağlı faizlerle geri ödenmek zorunda kalacaktı. Bu derecedeki bir büyüme hızı “verimlilik artışı” veya “teknolojik yenilikler”in sonucu gerçekleşmiyordu. Kısacası, piyasada dolaşıma sokulan para büyük oranda bir illüzyondan ibaretti.
İspanya’da olduğu gibi, Türkiye’de de yoksul mahallelerde hızlı bir dönüşüm dalgası başlatıldı. Bu “soylulaştırma” projesi, yüksek kâr sağlayan saldırgan bir emlak temelli büyüme stratejisinin parçasıydı. AKP, bu büyüme yanılsamasının merkezine inşaat sektörünü yerleştirdi ve onu bir “mucize”nin ana aktörü gibi sundu.
2002’den bu yana AKP’nin “reform” adı altında yürüttüğü uygulamaların temelinde, emlak spekülasyonu ve rant yoluyla elde edilen üretim dışı sermaye birikimi yer aldı. İstanbul’daki gecekondu mahalleleri, kademeli biçimde bu dönüşüm politikalarının hedefi hâline getirildi. “Neoliberal kent planlaması” olarak adlandırılan bu süreç, kısa vadeli ve yüksek riskli sermaye birikimine olanak tanırken, inşaat ve emlak piyasaları da ekonominin ana damarı hâline geldi. Büyük inşaat şirketlerine sağlanan vergi indirimleri, karşılıksız krediler ve diğer olağanüstü mali teşvikler bu büyümeyi körükledi. Öte yandan, bu dönüşüme direnen yerel halk ise yoğun polis müdahalesiyle sindirilmeye çalışıldı.
Yerel yönetimler, “şehir planlaması” ve “kentsel dönüşüm” adı altında müteahhitlerin elinde oyuncak olmuştu. Sıklıkla büyük tavizler — çoğu zaman yolsuzlukla ilişkilendirilebilecek masa altı ayrıcalıklar — verilerek “yeni”, “modern”, “elit” ve “ayrıcalıklı” kentsel alanlar yaratılmaya başlandı. Yeni inşa edilen lüks konutlardan elde edilen kâr, düşük gelirli konut projelerinden elde edilenden katbekat fazlaydı. Bu nedenle, süper lüks rezidanslar, AVM’ler ve devasa kongre merkezleri gibi yüksek getirili projelerin sayısı hızla arttı. Geliştirilen bölgelerin sosyolojik yapısına dair bilgi sahibi olmayan müteahhitler, yerel halkla hiçbir istişareye girmeden — ve çoğu zaman kitlesel tahliyeler gerçekleştirerek — kentsel doku üzerinde fiili bir hâkimiyet kurdu.

İktidar değişse de ülkenin kaynakları yeni toprak sahibi sınıfın elinde
Tüm bunlar elbette, kamuya ait hastaneler, okullar, tren garları, limanlar, fabrikalar ve altyapı hizmet binalarının kapsamlı özelleştirme süreciyle eşzamanlı gerçekleşmişti. 1983’ten 2001’e kadar geçen dönemde Türkiye’nin özelleştirmelerden elde ettiği gelir yaklaşık 5 milyar dolar civarına ulaşmıştı. Bu rakam, AKP dönemindeki verilerle karşılaştırıldığında oldukça küçük kalmaktadır. 2002’den 2010’a kadar yapılan özelleştirme işlemleri yaklaşık 42 milyar dolar getirmiştir.
Türkiye’de konuta dayalı büyüme macerası, büyük ölçekte devlet arazilerinin ve kamu varlıklarının kapalı kapılar ardında satıldığı Rusya ve Çin örnekleriyle çarpıcı biçimde örtüşüyor. Doğal olarak bu, yeni bir toprak sahibi bir sınıf yaratılmasına da olanak tanımış oldu.
Arsa özelleştirme işlemlerine ilişkin olarak, dönemin Başbakanlık ofisi ya da TOKİ (Toplu Konut İdaresi) dışındaki kimse bu işlemlerin nasıl yapıldığını, ne kadar gelir elde edildiğini, bu paraların nasıl harcandığını veya nereye gittiğini kesin olarak bilinmiyordu. Bu denli gizli yürütülen süreçte devlete ait arazilerin, hükümetin yakın çevresindeki iş insanlarına el altından yok pahasına satıldığı ortaya çıkıyordu.
Bu da, iktidar değişse bile ülkenin kaynaklarının (yani daha önce halka ait olan ortak zenginliğin), artık AKP destekçisi yeni bir toprak sahibi sınıfın elinde kalacağı anlamına geliyordu. İktidarda bir dönüşüm yaşansa dahi bu yeni mülk sahibi sınıf, özel mülkiyet haklarını korumak için polisi kullanmaktan çekinmeyecekti.
Bu kadar şüpheli ve açıkça antidemokratik koşullarda elde edilmiş olan özelleştirilmiş arazilerin geri alınması bira hayli zor. “Otoriter neoliberalizm”, her şeye rağmen, hâlâ bir yönüyle otoriterdir tabii söz konusu olan özel mülkiyet hakkı değilse. Özel sermayenin tek işlevi ve amacı kendini yeniden üretmektir.

Mekânların yaratıcı yeniden kullanımı ve geri dönüşümü
Topluluk kullanımı amacıyla boş binaların — ister özel mülkiyet ister devlete ait olsun — doğrudan geri kazanılması, Avrupa’da uzun bir geçmişe sahip bir gelenekti.
70’li ve 80’li yıllarda Almanya’da oldukça yaygın şekilde gözlenen ev işgali hareketi, yüzlerce metruk binanın, çeşitli kolektifler tarafından işgal edilmesiyle gündemdeydi. Bir milyondan fazla evsizin bulunduğu Berlin’de, İkinci Dünya Savaşı’nda hasar almış binlerce ev boş duruyordu. Bu da, ev işgali hareketinin toplumsal meşruiyetini arttıran ana unsur oldu. Anarşistlerin öncülük ettiği işgaller binleri harekete geçiriyor, harekete geçmeyenlerin de en az yarısının desteğini alıyordu. Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU), 1981 yılında yalnızca Berlin’de 165 işgal evi saymıştı; bunların ezici çoğunluğu, bugün “küçük İstanbul” olarak anılan Kreuzberg’de bulunuyordu. (1)
İspanyol movimiento okupa de los centros sociales y autogestionados (kendi kendini yöneten sosyal merkezler için işgal hareketi) bugün bu geleneğin en güçlü örneklerinden biri olarak görülüyor. Hareket, İspanya emlak piyasasında hızlı büyümeyi mümkün kılan neoliberal reformların, ardından gelen emlak balonunun patlaması ve milyonlarca binanın boş kalması sonucunda karşımıza çıktı.
Elbette bu koşullara, İspanyol anarşistlerinin ve özerk siyasal örgütlerin güçlü müdahalesini de eklemek gerek. Bu geleneğin tarihi kökleri, faşist diktatörlük dönemine ait boş binaları işgal eden özgürlükçü halk savaşçılarına uzanıyo. Bu yapılar — yani “ateneolar” — yalnızca barınmak ya da politik faaliyetler için değil, aynı zamanda söyleşiler, kültürel etkinlikler, tiyatrolar, kütüphaneler ve benzeri faaliyetler için de kullanılmış.
1980’ler ve 1990’lardaki genellikle punk kültürüyle ilişkilendirilen işgalci sahnelerden evrilen bu ikinci kuşak işgal evleri veya sosyal merkezler, günümüzde genellikle daha az toplumsal olarak dışlayıcı, daha açık ve kapsayıcı alanlar olarak varlık gösteriyor. Amaçları, özgür ve özerk sosyal, siyasal ve ekonomik faaliyetleri mümkün kılmak.
İspanyolca’daki Autogestión kavramı, hem “kendi kendini yönetme” hem de “kendi kendini örgütleme” anlamlarını içerir. İşgal edilmiş ve kendi kendini yöneten sosyal merkezlerin nasıl işlediği, neoliberal yönetici elitlerin övdüğü ekonomik büyüme modelleriyle çarpıcı karşıtlıklar barındırıyor.
İlk olarak, yıkıcı ve tekrar eden üretim-tüketim döngüsünün tersine bu mekânlar yaratıcı yeniden kullanım ve geri dönüşümü, ayrıca eşyaların, becerilerin ve yeteneklerin paylaşımını ve değişimini teşvik etmekte. Bu mekanlardaki eğlence ve kültür çalışmaları ise pasif biçimde tüketilen değil; katılımcı pratikler aracılığıyla üretilen, ücretsiz ve açık kaynaklı çalışmalara ev sahipliği yapmakta.
İkinci olarak, bu merkezlerin nasıl yönetileceğine ve nasıl örgütleneceğine karar verenler, bizzat o mekânları kullanan insanlar. Katılım herkese açık ve kamusal… Oydaşmacı demokratik katılımın esas alındığı bu merkezlerde, karar alma forumları ve toplantıları, mahalleli ve kullanıcılar arasında dayanışma duygusunu, daha topluluk temelli bir bakış açısını teşvik ederken, aynı zamanda bireysel özerkliğe ve farklı perspektiflere saygı göstermeye özen gösterir.
Bu açık ama yerel düzeydeki mekânsal yönetişim biçimi, hayatları milyonları etkileyen ve gizli elitlerce alınan, halk nezdinde meşruiyeti olmayan kararların, polis şiddeti tehdidiyle ve çoğu zaman aşırı güç kullanımıyla dayatıldığı iktidar yoğunlaşmasına keskin bir karşıtlık oluşturur.
2011 yılında ABD’de başlayan ve dünyaya yayılan Occupy Wall Street hareketi sonucunda, işgal evlerinin küresel “Occupy!” hareketi ile yakınlaştığını görülür. Türkiyede de 2013 yılında Gezi direnişinin başlamasıyla beraber ortaya çıkan dayanışmacı ve kolektif ruh hali neticesinde, gruplar hareketin devamı için sosyal merkezler kurmuşlar ve buralarda politik tartışmaların beraberinde kültürel ve sanatsal etkinlikler yapmaya başlamışlardı. Gezi ile Türkiye’nin birçok şehrinde açık alanlarda toplanarak başlayan forumların ilk olarak Kadıköy Yeldeğirmeni’nde bir işgal evine geçiş yapmasıyla Don Kişot Sosyal Merkezi, Bay Samsa İşgal Evi ve Ankara’da Atopya gibi kolektif evler bizim ilk işgal evi pratiğimiz olarak zihinlerimizde hâlâ yerini korumaktadır.
Dipnot & Kaynakça
1) Osman Oğuz; “Bir “karşı ev” hareketi: Ev işgali” (3 Ocak 2019; T24)
- Otonom bir şehir, alternatif bir hayat: İşgal evleri (platform24.org)
- Yeryüzü Postası
- Türkiye’nin İlk İşgal Evi Don Kişot (lavarla.com)
