Boykot ama neden? Tüketim boykotunun kısa tarihi

Share This Article
Deniz Doğan
İçinde yaşadığımız bu karamsar günlerde 300 arkadaşımız tutuklu, seçilmişlerimiz tutuklu, işkence ve kötü muamele gördük. Sonra birdenbire Özgür Özel kürsüye çıkıp bize para kazandırmamamız gereken bir sürü markadan bahsetti. Oysa biz yalnızca bir hafta önce bir barikatta dövüşüyor, biber gazının adını bile duysak karşı koyulmaz bir arzu duyuyorduk. Genel tüketim boykotu, mücadelemizin temel ayaklarından birine dönüşecek gibi görünüyor. Ama neden?
Tüketimi basit bir alışkanlık olarak tanımlamak oldukça güç. Tüketim, alışkanlıklarımız üzerinde belirleyici olduğu kadar iktidarın ekonomik ve ideolojik tahakküm araçlarından biri. Kapitalist sistemde ekonomik ilişkiler, yalnızca üretim ve tüketim döngüsüyle sınırlı değil. David Harvey, ekonomik ilişkileri aynı zamanda siyasi iktidarın korunması ve yeniden üretilmesi için kritik birer araç olarak tanımlar. Neoliberal düzen içinde devlet, sermaye sahipleri ile birbirinden beslenen bir ilişki kurarak piyasayı kontrol eder ve yönlendirir. Tüketim ise, bu sistemin devamlılığını sağlayan temel unsurlardan. Antonio Gramsci ise piyasa aktörlerinin yalnızca kâr elde etmediğini, aynı zamanda tüketim pratikleri üzerinden ideolojik ve kültürel hegemonyalarını da pekiştirdiğini söyler.
Edilgenliği kırmak
Neoliberalizm, her ne kadar yaygın kanıyla “buhranlı” bir döneminde de olsa, tüketicileri sınırlı seçenekler arasına hapsedip edilgen konumda tutmaya devam ediyor. Elbette bir market rafından bir ürün satın alınırken hangi markayı seçeceğimiz konusunda özgürüz. Ancak bu özgürlük, yalnızca sistemin sınırları içinde tanımlanabilir. İnsanlar hangi ürünleri satın alacaklarını seçebilir, ancak üretim süreçlerine, emeğin sömürüsüne ya da ekonomik kaynakların nasıl dağıtıldığına doğrudan müdahale edemez. Böylece, ekonomik birer aktör gibi görünsek de, gerçekte sistemin tahakkümü altında biçimlendirilmiş birer tüketici olarak yaşamaya devam ederiz.
Tüketim boykotları işte tam da bu noktada devreye girer. Bu edilgenliği kırarak bireyi ekonomik-politik bir özne haline getirir. Çünkü boykot, yalnızca bir ürünü ya da hizmeti reddetmek değil, aynı zamanda piyasaların görünmez elini sorgulamak anlamına gelir. Sermaye sahipleri için boykotlar, yalnızca ekonomik kayıplar yaratmaz, aynı zamanda piyasa düzeninin ideolojik tarafsızlık iddiasını çökertir. Böylece de ekonomik gücün halk tarafından doğrudan sorgulanmasına yol açar. Kapitalist ekonomi, tüketimin sürekliliğine dayalıdır ve bu sürekliliğin kırılması, doğrudan üretim ve kâr mekanizmalarına zarar verir.
Bugün yükselen tüketim boykotu çağrısı, tam da bu noktaya saldırmak istiyor. İktidar ve sermaye arasında doğalında kurulmuş bu ilişkiyi yerle yeksan etmek üzerimizdeki edilgenliği atmanın iyi bir yolu. Bugün örgütlenen boykotun ilk ayağı Türkiye’nin siyasal konjonktürü itibariyle hedef alınan iktidar yanlısı sermaye yapılarıyla doğrudan ilişkili şirketleri hedef alıyor. Bu liste, büyük kamu ihalelerinden beslenen, vergi teşvikleriyle büyüyen ve AKP hükümetiyle simbiyotik ilişkilerini sürdüren firmaları kapsıyor. İktidar, bu firmalar üzerinden medya organlarını finanse ediyor, kamu kaynaklarını belirli şirketlere yönlendirerek sermayeyi ideolojik bir araç olarak kullanıyor. Özellikle inşaat, perakende ve medya sektörlerinde faaliyet gösteren bazı büyük şirketler, iktidarla iç içe geçmiş ekonomik yapıların temel taşlarını oluşturuyor. Bu şirketleri boykot etmek sistemin meşruiyetini sorgulamaya açıyor ve tüketicinin edilgen bir piyasa aktörü olmanın ötesine geçerek doğrudan siyasi bir aktör olabileceğini gösteriyor.
Şeker boykotundan tuz yürüyüşüne
Tarih, boykotların yalnızca tüketici tercihleriyle ilgili olmadığını, aksine doğrudan ekonomik ve siyasi düzeni hedef alan eylemler olduğunu gösteriyor. Çaydan tuza, otobüs biletinden şekere uzanan boykotlar tarihin akışını değiştiren olaylar arasında hatrı sayılır bir yer kaplıyor.
1773’te Amerikan kolonileri, İngiliz İmparatorluğu’nun getirdiği ağır vergileri protesto etmek amacıyla çay boykotu başlattı. Şimdilerde Boston Çay Partisi dediğimiz bu olay, kolonistlerin İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne ait büyük miktarda çayı denize dökerek yalnızca ekonomik bir kayba sebep olmadığı, aynı zamanda İngiliz ticaret sistemine ve sömürge yönetimine karşı doğrudan bir politik mesaj verdiği başarılı örneklerden biri. Bu “çılgın” çay partisi, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı başlatan olaylar silsilesi içinde incelenmeye değer örneklerden biri olarak tarihte yerini aldı.
İngiliz İmparatorluğu aynı yüzyıl içinde bir büyük boykotla daha yüz yüze geldi. 1700’lerin hemen sonunda İngiltere’de köle emeğiyle üretilen şekerin boykot edilmesi, toplumda kapitalist üretim biçiminin ahlaki yönlerini sorgulatan bir anlam kazandı. Bu hareket, köle ticaretinin kaldırılmasına yönelik toplumsal baskıyı artıran unsurlardan biri haline geldi ve şeker boykotunun da içinde bulunduğu bir olaylar silsilesi nihayetinde on yıldan kısa süre içinde İngiliz Parlamentosu köle ticaretini yasakladı.
Bir barışçıl eylem biçiminden bahsedip Mahatma Gandhi’yi anmamak elbette mümkün değil. 1930’da Gandhi önderliğinde gerçekleşen Tuz Yürüyüşü, İngiliz sömürge yönetiminin dayattığı tuz tekeline karşı ekonomik bir başkaldırıydı. Hindistan halkı, kendi tuzlarını üretmek için kitlesel bir eylem başlatarak, yalnızca İngiliz ekonomisine zarar vermekle kalmadı, aynı zamanda bağımsızlık mücadelesini tüm dünyaya duyurdu.
‘Bunu satın almıyorum!’
Boykotun bu çok çok kısa tarihinde Amerika’da siyah özgürleşmesinin temsilcilerinden Rosa Parks’ın da ilham vericiliğinin yanısıra çok başarılı bir boykot örgütleyicisi olduğunu söylemeden geçmek olmaz. 1955’te Parks’ın bir otobüste yerini vermeyi reddetmesiyle başlayan Montgomery Otobüs Boykotu, ırk ayrımcılığına karşı ekonomik yaptırımın nasıl bir siyasi baskı unsuru olarak kullanılabileceğini gösterdi. Siyah Amerikalılar bir yıl boyunca otobüsleri kullanmayarak, kamu taşımacılık sistemine ekonomik zarar verdiler ve sonunda Yüksek Mahkeme’nin ayrımcılığı yasaklayan o tarihi kararı almasını sağladılar.
Yani işin özü, bugün “bunu satın almıyorum!” diyerek yalnızca bir avuç kötücül adamın para kazanmasına engel olmuyoruz. Biraz sert bir tabirle sermaye tahakkümüne karşı kolektif bir karşı duruş inşa ediyoruz. Sermaye sahipleri, tüketicinin yalnızca bir pazar unsuru olarak değil, aynı zamanda siyasi bir aktör olarak hareket etmeye başladığında sistemin temel taşlarının sarsılacağını bilirler. Bir siyasi partinin tüm gençlik kolları üyelerinin ellerinde torba torba kitapla kahve dükkanlarına dolup taşması tam da “kolektif karşı duruşumuzun” yarattığı korkunun bir çıktısı.
