Share This Article
2000’lerin başında Le Monde’un kültür-sanat muhabirleri, Fransa’da bazı kentlerde Eugéne Ionesco’nun hâlâ okunup okunmadığını, yazdıklarının güncel olup olmadığını sormuştu insanlara ve verilen yanıtları bir dosya hâline getirip haberleştirmişti. Aldıkları cevaplar şaşırtıcı değildi; henüz şimdiki kadar akışkan olmayan o dönemde, Ionesco’nun öyküleri ve oyunları henüz tazeydi. Çoğu okur, yazarın anlattıklarının geri gelmesi veya benzerlerinin yaşanması mümkün sorunlara dair ironik ve mizahi metinler olduğunu düşünüyordu.
Peki, Ionesco kitaplarında ne anlatıyordu? En başta teknolojinin kölesi olan insanları eleştiriyor, yaşamın ve kişiler arasındaki ilişkinin absürtlüğünü ortaya koyuyordu. Tekdüzeliğin öldürücülüğünden bahsediyor, özgürlüğün anlamından uzaklaştırıldığını, hatta insanları mengeneye almak için kullanıldığını söylüyordu. Tutarsızlıkların ve düşünme tembelliğinin kişiyi benliğinden ayrı düşürdüğünü anlatıyordu.

Ionesco, tükeniş ve direniş arasında gidip gelen insanın, hiçlik ve başkaldırı sınırındaki yaşamını kurmaca hâline getiriyordu. Sağırlar diyaloğunu eleştiriyor, politik propagandayla buhranlar yaratılışından dem vuruyor, sahnenin dünya ve dünyanın da bir sahne olduğunu vurguluyordu. Yaşam ve ölüm arasında bir uyumsuzluk bulunduğunun, intihar düşüncesi ve eyleminin saçmalığının altını çiziyordu. Kısacası sormayan, sorgulamayan ve kitle hâline getirilmeye ses çıkarmayan insana edebî, mizahi ve ironik metinleriyle sesleniyordu.
Ionesco, politik mesajlar vermediği için eleştirilirken insanın var oluşunun saçmalığını işlediği metinleriyle takdir toplamıştı. Öykülerinin yer aldığı Albayın Fotoğrafı da bu minvaldeki kitaplarından biri. İnsanın dile ve başkalarına yabancılaştığı yaşamın birer tasviri olan hikâyelerle karşımıza çıkıyor yazar.
Yazarın tuzakları
Ionesco, insanın tuhaflıklarını, kurduğu ilişkileri ve eylemlerini (çoğunlukla da eylemsizliğini) resmediyor öykülerinde. Bir kıskançlık cinayeti işleyip cesedi on yıl evinde saklayan ve henüz ne yapacağına karar veremeyen adamın eşiyle durumu, yazarın bu anlatımına bir örnek. Katil, gidip gelip kadavraya bakarak “ölüler dirilerden daha hızlı yaşlanıyor” derken ona âdeta kanlı canlı bir insan muamelesi yapıyor. Eşiyle arasındaki sorunların başında ise ölünün göz kapaklarının açık olması geliyor. Kadın, kavgayı tam da bu yüzden çıkarıyor. Bir de kocasının on senedir teslim olmaması nedeniyle…
Evin bir odasında günden güne yaşlanan ve büyüyen bir ölüyle olağan hayatlarını sürdüren kadın ve adamın hâli, hem absürt hem de ürkütücü. Adamın düşünceleri ise bu hâlin zirve noktası:
Tuhaftır, her şeye rağmen ona alışmıştık. Ondan ayrılmanın beni samimiyetle üzdüğünü birden fark ettim. Uslu dursaydı onu yanımızdan uzun zaman ayırmazdık, belki de hiç. En sonunda, bizim evimizde, bizimle birlikte büyümüş, yaşlanmıştı, önemli bir şey bu! Neylersin, insan her şeye bağlanır, insanın kalbi böyledir. Artık burada olmadığında, ev boş görünecek diye geçirdim aklımdan… Ne kadar çok anısı canlanacak gözümüzde. Bütün bir geçmişin sessiz şahidiydi, elbette her zaman hoş olmasa da bu durum!
Olmaz denenleri oldururken etrafımızı saran garipliklerden hareketle kurmacalar meydana getiren Ionesco, gerçekliği eğip bükerek ve hakikati daha da görünür kılarak yol alıyor. Okura da öykü karakterlerine de “tuzaklar” kuruyor. Bunu, yerleşik ve trajik sorunları belirginleştirmek için yapıyor. Bir karakterin yönelttiği retorik soru, bu manada bize ipucu veriyor:
Kurşunlar ve benim gücüm kuvvetim, soğuk nefrete ve ısrara, akılsız amansız mutlak barbarlığın sonsuz enerjisine karşı ne yapabilir ki?
Yan yana ya da iç içe olmasına rağmen, birbiriyle temas etmeyenlerin kurduğu ayrı veya karşı-dünyaları da betimliyor Ionesco. Bu, bazen ölülerin ve dirilerin birbirinden ayrılan, her iki tarafın da karşıtına atıf yaptığı dünyanın tarifi hâline geliyor. Bazen de fizik ve metafizik ayrımına işaret eden felsefi bir temellendirmeye dönüşüyor.
“Hava Yayası” başlıklı öykünün anlatıcısı, yakıcı felsefi problemlere böyle ironik ve absürt dokundurmalar yapıyor:
Çoğu zaman insanlar nasıl uçulduğunu artık bilmemekle kalmıyor, uçmadığı için mutsuz olduğunun farkına bile varmıyor. Mutsuzluklarını bilmeden katlanıyorlar ona. Sefaletimizin nedeni bu işte. Şayet yüzmeyi, yürümeyi ya da bunlar şöyle dursun, ayakta durmayı ya da oturmayı unutsak hâlimiz ne olurdu? Uçmayı tekrar öğrenmemiz gerek. Daha doğrusu hatırlamamız gerek. Ben çoğu zaman ve insanların çoğu gibi artık uçmayı bilmesem de uçmanın benim için vazgeçilmez olduğunun ve neyin yokluğundan dolayı acı çektiğimin bilincindeyim.
‘Ufak tefek’ kaygılar
Ionesco’nun bazı kült tiyatro oyunlarının öncüsü ve kaynağı olan hikâyelerle de karşılaşıyoruz Albayın Fotoğrafı’nda. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi “Gergedan.”

Uluslararası üne sahip bir oyun yazarı ve absürd tiyatronun öncü ismi olan Eugène Ionesco (1909-1994), modern tiyatronun çehresini köklü bir şekilde değiştirdi. Yirmiden fazla tiyatro oyununun yanı sıra öyküler, anılar ve kuramsal denemeler kaleme alan sanatçı, Fransız Akademisi’ne seçilerek bu kurumun bir üyesi oldu.
Şehirdeki başıboş ve yıkıcı gergedan imgesi veya metaforu, Ionesco denince aklımıza gelen ilk şey. Politik göndermelerin, hayatî atıfları izlediği metinde insan kalma ve gergedanlaşma (yobazlaşma, bir ideolojik görüşü ve fikri sorgulamaksızın kabullenme) arasındaki gerilimi, birbirine benzeme ve benzememe ikilemiyle tamamlıyor yazar. İşin içine siyasi ve felsefi tartışmaları da katıyor. “Değişime uyum sağlamak için” gergedanlaşanlara, henüz bunu tercih etmeyenlerin şaşırması ile sokaklarda sürü hâlinde gezen gergedanlara bir zaman sonra alışılması, Ionesco’nun absürt anlatımının ve politik göndermelerinin önemli bir eşiği. Geç kalmış sorgulamalar ve ulaşılan sonuçlar da bu eşiğe dâhil:
Fark ettim ki böğürmelerinin, kulağı okşadığı söylenemezdi elbette ama her şeye rağmen belli bir cazibesi vardı. Vaktinde bunun farkına varmalıydım. Böğürmeyi denedim: Zayıftı çıkardığım ses, güçlü değildi! Biraz daha gayret ettiğimde topu topu bağırıyordum. Bağırmak böğürmek değildir. Şurası açık ki her zaman modaya takılmamak gerek, özgünlüğünü korumak güzel şeydir. Öte yandan ölçülü olmak gerek; farklılaşmak, tamam ama hemcinslerinin arasında kalarak. Artık ne bir şeye ne bir kimseye benziyordum, olsa olsa hayatta olanlarla artık alakası kalmamış, modası geçmiş eski fotoğraflara benziyordum.
Ionesco’nun öykülerinde vurguladığı bir başka mesele, kendine gömülmüş ve kayıtsız yaşamayı seçmiş kişilerin varlığı ve durumu. Biraz hastalıklı biraz da tekdüzeliği kabullenme şeklindeki bir ruh hâli olarak resmediyor yazar bunu. Bu anlatıma “ufak” kaygılar yerleştiriyor:
Ne arzu ne pişmanlık, kayıtsızlık içinde olmaktan mutluluk duyardım, bedenimin kurşun gibi şu ağırlığı da olmasa. Tek bir endişem vardı sadece: Ya gelip beni rahatsız ederlerse? Fakat bu konuda söz birliği edilmişçesine gösterilen hassasiyete ne kadar sevinsem azdı.
İki Ionesco, tek amaç
Kitabın sonlarında, Ionesco’nun 1939’un bahar aylarında düştüğü notlarla karşılaşıyoruz. İkinci tepyekûn savaşın dünyayı tehdit ettiği günlerde ölümü düşünmemeye çalışan, ölmek için illa savaş çıkması gerekmediğini ve insanın barış zamanlarında da öldüğünü bilen, çocukluğunu, annesini, Paris’teki ve şehrin dışındaki kırları hatırlayan otuz yaşında bir genç var bu satırlarda.
Zihninde yer etmiş avluyu, oyun arkadaşlarını, çiftçilerin yalın hayatını, kilisede geçirdiği zamanları, kötü pedagogları, Birinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı derin izleri, kestane ağaçlarını ve kayın kokusunu, yaptığı haylazlıkları ve çektiği cezaları, çocuk aklıyla şöhret kazanmak için aziz olmayı isteyişini, erkenden yatağa girmeyi sevmeyişini, “bizim zamanımıza ait değil” dediği yaralı askerlerden bahseden kitapları ve “edebiyat iblisinin ruhunu ele geçirişini” anlatıyor Ionesco. Bu satırlara hatırlama kadar arayış da hâkim; “Çocukluğumuzun cennetini, düş âlemini tekrar karşımda bulamayacak kadar yetişkin değil miydim?” diye soruyor.
Çocukluğunun penceresinden geçmişe bakarken savaş rüzgârları şiddetleniyor ve genç Ionesco kaygılanıyor:
Gazetelerde haberler kötü. Savaş ihtimali. Avrupa’nın can çekişme ânı mı yoksa? Her şeyin sonunun gelmesinden korkuyorum. Ölüm son, kesin şimdiki zaman. (…) Harap olmuş bir medeniyet hayal ediyorum. İfade edilemez, sarsıcı bir üzüntü duyuyorum, herkesin ölümü, bizzat ölümüm demek. Bir dünyadan geriye ne kalır? Tek bir kişi için anı kırıntıları: Kendisinden ayrılmış, gelecek nesillere yabancı kırıntılar (…) Birkaç yüzyıl sonra, Avrupa insanlara Kolombus öncesi medeniyetler kadar yabancı olacak.
Öykülerinde ve günlüklerinden parçalarında iki Ionesco’yla karşılaşıyoruz: İlki, yazar olan; ironik ve absürt anlatımıyla insanlık hâllerini ve tuhaf olayları hem çözümleyen hem de kurmacaya dönüştüren. Diğeri çocukluğunu anımsayan ve zihninde yer etmiş mekânlarda dolaşan, otuzlarının başında ve yeni bir dünya savaşının getireceği ölümlerden endişe duyan… İki Ionesco’yu buluşturansa derin gözlemcilik ve olup biteni anlama isteği. Albayın Fotoğrafı’nı diğer metinleri gibi anlamlı ve değerli kılan da bu işte.
Albayın Fotoğrafı, Eugéne Ionesco, Çeviren: Ersel Topraktepe, Yapı Kredi Yayınları, 120 s.
