Trump, NATO’dan ayrılmak istediğini tekrarlayıp duruyor; belki de çoktan ayrılmıştır!

Share This Article
ABD Başkanı Donald Trump, NATO konusunda derin bir hayal kırıklığı yaşıyor. İttifakı yıllardır sert bir dille eleştiren Trump’ın örgüte biçtiği değer, diğer üyelerin İran’daki savaşa katılmayı reddetmesiyle birlikte nihayet —belki de kalıcı olarak— sıfıra inmiş durumda. Nisan ayında bir İngiliz gazetesine verdiği demeçte, “NATO beni hiçbir zaman etkilemedi” diyen Trump, sözlerini şöyle sürdürdü:
Onların bir kâğıttan kaplan olduğunu her zaman biliyordum; bu arada Putin de bunu biliyor.
Geçtiğimiz hafta Pentagon yetkilileri, Trump ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında yaşanan bir tartışmanın ardından, Almanya’daki 5 bin Amerikan askerinin geri çekileceğini duyurdu. Başkan Trump, benzer tablonun İtalya ve İspanya için de değerlendirdiğini belirtti. Üstelik ABD, 2024 yılında Biden yönetimiyle yapılan bir anlaşmanın parçası olarak kararlaştırılan ve Almanya’da Tomahawk seyir füzelerini işletecek olan askeri taburu konuşlandırma planını da iptal ediyor.
Üye ülkeler birbirine güvenmiyor!
Kamuoyunda sıkça tartışılan konu, Trump’ın ABD’yi NATO’dan gerçekten çıkarıp çıkaramayacağı, hatta buna yetkisinin olup olmadığı yönünde. Senato’da üçte iki çoğunluk ya da bir Kongre kararı gerektirdiğinden, resmi bir ayrılığın gerçekleşmesi pek olası bir sonuç değil. Ancak asıl sorulması gereken ve çok daha yapıcı olan soru, Trump’ın NATO’nun altını, ABD’yi fiilen ittifaktan koparacak kadar oyup oyamayacağı. Bu sorunun cevabı çoktan verilmiş olabilir: Belki de bunu çoktan yaptı.
NATO’nun caydırıcılık gücü hem askeri kapasitesine hem de kolektif savunma taahhüdü olan 5. Madde’nin tüm üyelerce tereddütsüz işletileceğine duyulan güvene bağlı. NATO caydırıcılığının işlevsel olabilmesi için hem Avrupa’nın hem de Rusya’nın, bir kriz anında Amerika’nın yardıma koşacağına inanması gerekir. Peki, bugün Amerika’nın geleceğinden emin olan tek bir kişi var mı?
Trump’ın ilk başkanlık döneminde birçok NATO üyesinin başkanı kendi saflarında tutmak için izlediği strateji; övgüler, vaatler ve askeri harcamaları artırmaktan ibaretti. Mevcut NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de Trump’ın ikinci döneminde bu yaklaşımı sürdürmeye çalıştı. (Bu yaklaşım, Rutte’nin bir keresinde Trump’a “Baba bazen sert bir dil kullanmak zorundadır” şeklinde espri yapmasının ardından literatüre “baba diplomasisi” olarak geçti.)
Ne var ki, Trump’ın ikinci döneminde bu aşırı boyun eğme ve yaltaklanma çabaları artık yeterli olmuyor. Yönetimin Ukrayna politikası, büyük ölçüde Rusya tarafından dikte edilen şartlar altında müzakere yürütmek üzerine kuruldu. Üstelik Trump, Rusya’ya bir düşmandan ziyade potansiyel bir ortak gözüyle bakma eğiliminde.
İran savaşı, Avrupa için ekonomik bir felaket niteliğinde
Birçok Avrupalı, Trump’ın ocak ayında Grönland’ı ilhak etme tehditlerini; ABD hükümetinin uluslararası hukuka saygı duymadığının, tek taraflı hareket ettiğinin ve istediğini almak için kaba kuvvete başvurduğunun somut bir kanıtı olarak gördü. Grönland krizinin bir emsal değil de sadece istisnai bir sapma olduğuna dair beslenen tüm umutlar ise İran’a karşı açılan savaşla birlikte tamamen suya düştü.
İran savaşı, Avrupa’nın geneli için tam anlamıyla bir ekonomik felaket niteliğinde. Savaş öncesinde küresel petrol ve gaz ihracatının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanması; enerji fiyatlarını fırlattı, enflasyonu tırmandırdı ve kırılgan ekonomik büyümeyi çoktan baltaladı. Nitekim Alman hükümeti, savaş kaynaklı fiyat artışları nedeniyle 2026 yılı büyüme tahminini yarı yarıya düşürerek yüzde 0,5’e çekti.
Tarihi dönüm noktaları genellikle ancak geriye dönüp bakıldığında netleşir; fakat İran savaşı ve Grönland krizi, Ukrayna müzakerelerinin sadece satır aralarında fısıldadığı o acı gerçeği tescilleyen dönüm noktaları olabilir: Bugün karşımızda duran ABD, Avrupa’nın müttefiki olmak bir yana, doğrudan Avrupa’nın çıkarlarına karşı hareket etmekte.
Avrupa’nın yeni yol haritası
böylesi bir durum karşısında Avrupa, ABD desteğinin sınırlı olduğu ya da hiç bulunmadığı bir senaryoda caydırıcılık ve savunmanın nasıl şekilleneceğini sessizce yeniden kurguluyor. Avrupalılar askeri harcamalarını çoktan artırmaya başladı bile. On yıllar süren düşük bütçelerin ardından Almanya, 2029 yılına kadar gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 3,5’ini savunmaya ayıracak; Polonya bu yıl yüzde 4,8 bütçe ayırmayı hedeflerken, Rusya ile doğrudan sınırı olan Estonya yüzde 5,4 harcamayı planlıyor.
Komuta kademelerinde artık eskisinden daha fazla Avrupalı görev alıyor; Amerikalıların yükünü hafifletmek adına daha fazla sorumluluk üstleniyorlar. Ayrıca, temelde “Avrupa’nın kendi Tomahawk füzeleri” sayılabilecek yerli, uzun menzilli ve yüksek hassasiyetli füze stokları geliştirmeye yönelik ciddi girişimler bulunuyor.
Karşı karşıya olunan bu görev muazzam büyüklükte ve sadece Amerikan silahları ile personelinin yerini doldurmaktan çok daha fazlasını gerektiriyor. ABD’nin savaş planlama ve yürütme doktrini, onlarca yıldır Avrupa savunmasının temelini şekillendirdi. Avrupalılaşmış bir NATO, kıtanın siyasi kültürünü, coğrafyasını ve kaynaklarını yansıtan özgün bir “Avrupa usulü caydırıcılık ve savunma” modeli geliştirmek zorunda kalacaktır.
Bu süreç güçlü bir siyasi liderliğe ihtiyaç duyacaktır; bu liderlik, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya ve İngiltere’den oluşan mevcut gayriresmî E5 formatıya da Ukrayna’daki savaşa tepki olarak kurulan ve ABD’nin yalnızca yardımcı bir rol üstlendiği “gönüllüler koalisyonu” vasıtasıyla sağlanabilir.
Avrupa, ABD olmadan savunma düzeyini sürdüremez
Nükleer caydırıcılık şu anda esas olarak ABD silahlarına dayanıyor ve Washington’ın nükleer garantisini sınırlama niyetinde olduğuna dair şimdilik bir emare yok. Ancak kendi nükleer silahlarına sahip olan Fransa ve İngiltere, politikalarını derinlemesine gözden geçiriyor. Geçtiğimiz temmuz ayında iki ülke, iş birliğini yoğunlaştırmak amacıyla yeni bir nükleer pakt imzaladı. Mart ayında ise Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bir Avrupa caydırıcılık kalkanı oluşturmak amacıyla Fransa’nın nükleer cephaneliğini genişleteceğini ve komşu ülkelerle ortaklığı artıracağını duyurdu.
Avrupalılar saf değil. NATO ülkeleri birlikteyken daha güçlü ve Avrupa, ABD olmadan aynı savunma düzeyini tek başına sürdüremez. Ancak güvenilmez bir Washington riski ne kadar gerçekse, Washington’ın güvenilmez olduğuna inanan bir Rusya’nın yaratacağı tehdit de o kadar gerçek.
Önlerinde iki farklı yol var: İlki; pragmatik ve duygusallıktan uzak bir ilişki modeli. Diğeri ise kaos ve düşmanlığa çıkan, geri dönülemez şekilde hasar görmüş bir kopuş süreci. Avrupalılar ilk seçeneği umut ediyor olabilir, ancak ikincisine karşı her an hazırlıklı olmak en sağduyulu yaklaşım olacak.
Bu yazı, The New York Times’ta yayımlanan, “Trump Keeps Saying He Wants to Leave NATO. Maybe He Already Has” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

