Share This Article
Tarihsel yolculuğunu Cumhuriyet ile eş zamanlı sürdüren Türkiye İş Bankası, ekonomi ve finans alanındaki rolünün yanı sıra kültür ve mimari alanında da modern Türkiye Cumhuriyeti’nin lokomotiflerinden biri olma sorumluluğunu üstlendi.
Erken Cumhuriyet döneminden bugüne kadar modernleşme yolculuğuna katkıda bulunan banka, mimari üretime de katkı sağlayarak Cumhuriyet felsefesi ve estetiği ile karşılıklı etkileşimini sürdürdü ve dönüştürücü bir etkiye sahip oldu. İstanbullu yüksek mimar ve restoratör Seda Özen Bilgili, Türkiye İş Bankası’nın 100. yılı için büyük emekle hazırladığı Memleketin İktisadi Binası – Türkiye İş Bankası kitabıyla İş Bankası’nın arşivlerinden, fotoğraf koleksiyonlarından, akademik araştırmalardan ve sözlü tarih çalışmalarından yararlanarak, bankanın mimari ve kültürel mirasını kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.
Türkiye’nin mimarlık tarihini ve mirasını ilgiyle araştıran kişilerin, birikiminden en çok faydalandığı isimlerden Seda Özen Bilgili bu anlamlı çalışmayla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Kuruluş amacı milli ekonomiyi, yerli üretimi ve kalkınmayı desteklemek olan Türkiye İş Bankası’nın 100. yılı geride kalırken bu asırlık serüveni mimarlık tarihi merkezli bir kitapla ortaya koyma fikri nasıl gelişti? Çıkış noktasını ve gelişim sürecini sizden dinleyebilir miyiz?
Türkiye İş Bankası’nın 100. yılı vesilesiyle, bankanın yalnızca ekonomik ve finansal yönü değil, aynı zamanda mimarlık alanındaki etkisi de araştırılmaya değer bir konu olarak öne çıktı. Banka, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bir finans kurumu olmanın ötesinde, modernleşme ve ulusal kalkınmanın bir aktörü olarak Türkiye’nin mimari üretimine de önemli katkılarda bulunmuştur. Kitap, bu tarihi ve mimari süreci belgelendirme ve anlatma ihtiyacından doğdu.
Araştırma sürecinde İş Bankası’nın belge ve fotoğraf arşivleri, gazete ilanları, akademik çalışmalar, sözlü tarih çalışmaları ve saha araştırmaları gibi çok çeşitli kaynaklardan faydalandım. Banka bünyesinde İnşaat ve Emlak Müdürlüğü’nün kuruluşu gibi kurumsal gelişmelerin, mimarlık tarihindeki yerini belirlemek kitabın temel hedeflerinden biri oldu.
İş Bankası, Cumhuriyet’in bir kurumu olarak iktisadi ve mali işlevinin yanı sıra kültürel, sanatsal ve mimari bağlamda da belirli ilkeleri korumaya, sürdürmeye özen gösteriyor. Bu bağlamda modernist estetik açısından erken Cumhuriyet ile paralellik taşıyan yönlerini ön plana çıkarmak mümkün. Bir bankayı ana işlevinden farklı yönleriyle anlatmak, bunun üzerine çalışmak sizin için nasıl bir deneyim oldu?
Bir bankayı ana işlevinin ötesinde, farklı yönleriyle ele almak benim için yeni ve ilgi çekici bir deneyimdi. Üstelik, ülkemizde bir kurumun mimariye bakış açısını anlatmak açısından da önemli bir fırsat sundu. Bankalar genellikle ekonomik organizasyonlar olarak değerlendirilse de İş Bankası yalnızca finans dünyasında değil, kültürel ve mimari alanda da güçlü bir kurumsal hafıza oluşturmuştur.

Bu kitabı yazarken, bankanın sadece ekonomik etkilerini değil, aynı zamanda mimari ve kentsel gelişim üzerindeki izlerini de keşfetmek benim için oldukça heyecan vericiydi. Bankanın zaman içinde benimsediği mimari üsluplar, projelerine katkı sunan mimarların öyküleri, bina inşa etme ve kiralama stratejileri ile şehirlerin dokusuna kattığı değerler, Cumhuriyet dönemi modernleşme sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıktı. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, yalnızca bir kurumun değil, aynı zamanda bir dönemin ve dönüşümün bütüncül hikâyesi ortaya çıktı.
İş Bankası özellikle Ankara başta olmak üzere Anadolu’daki pek çok kentte inşa ettiği veya vücut bulduğu yapılarda Türkiye Cumhuriyeti’nin mimari anlayışını temsil etti. Erken Cumhuriyet’in mimari üslubunu benimseyip bunun bir parçası olurken belki özellikle de küçük şehirlerde mimari kültürü dönüştürücü etkiye de sahip oldu. İş Bankası, bu sorumluluğu nasıl üstlendi ve bu anlamda nasıl başarılı olabildi?
Banka, özgün bir mimari dil oluşturma çabasını en erken dönemlerinden itibaren sürdürmüştür. 1950’lere kadar müşavir mimarlarla çalışan banka, bu süreçte dönemin en tanınmış, disiplinli ve üretken mimarlarıyla iş birliği yapmıştır. Bu mimarlar, kendi dönemlerine ait özgün eser ler ortaya koyarak mimarlık tarihimize önemli katkılarda bulunmuşlardır. Daha sonra, bankanın bünyesinde kurumsallaşan İnşaat ve Emlak Müdürlüğü, bu bayrak yarışını çok farklı bir noktaya taşımış ve mimari mirası daha da ileriye götürmüştür.
İş Bankası’nın konumlandığı yapılarla ilgili hassasiyeti yalnızca erken Cumhuriyet olarak tanımlanan dönemin hatırası değil; günümüze kadar devam eden bir yaklaşım. Bunun son örneği 2023’te Resim ve Heykel Müzesi olarak açılan, 63 yıl boyunca da bankanın Beyoğlu şubesi olarak kullanılan Bodvi Apartmanı’nın dönüşümü. Yani kitap bilgileri, belgeleri, geçmişe dayalı unsurları buluşturan bir bellek çalışmasından ziyade, yüz yıldır devam eden bir anlayışı ortaya koyuyor. Her şeyin çok hızlı dönüştüğü, maksimum işlev uğruna estetiğin günden güne gözardı edildiği bir ortamda ülkenin en büyük finansal kuruluşlarından birinin estetiği ve kültürel kimliği korumak için özen göstermesi de son derece önemli. Bu yaklaşımın sürdürülebilir olmasının önemini sizden dinleyebilir miyiz?
Büyük ve köklü bir kurum olmak, toplumla uzun vadeli bir sözleşme yapmayı gerektirir. Banka ile toplum arasındaki ilişki sadece ekonomik süreçlerle sınırlı kalmaz; aynı zamanda mimari ve sanatsal açıdan topluma katkı sağlayan kalıcı uygulamalar hayata geçirilir. Bunun en önemli örneklerinden biri, uzun yıllar boyunca Beyoğlu şube binası olarak kullanılan Baudouy (Bodvi) Binası’dır.
Tarihi değeri ve konumu göz önünde bulundurularak büyük bir çabayla müzeye dönüştürülen bu yapı, bankanın kültürel mirasa yaklaşımını ortaya koyan önemli bir adımdır. Bu yaklaşımın sürdürülebilirliğini sağlayan temel unsur ise bankanın güçlü muhafaza kültürüdür. Kıymetli binalar yaşatılmış ve kurum kültürü nesilden nesle aktarılmıştır.

Kitapta birçok ünlü mimardan bahsediyorsunuz. Bu isimleri bir kitapta ve Türkiye İş Bankası’nın tarihinde buluşturan ortak noktalar nelerdir? İş Bankası’nın kurumsal kimliği ve kültürel yaklaşımıyla bu mimarlar arasındaki etkileşimleri nasıl yorumluyorsunuz?
Ülkemizin ve dünyanın mimarlık tarihiyle eş zamanda, döneminin eserlerini başarıyla üretebilecek mimarlarla çalışılmıştır. Giulio Mongeri, Semih Rüstem Temel, Arif Hikmet Holtay, Halit Femir, Feridun Akozan, Ayhan Böke, Yılmaz Sargın ve Çelik Alatur gibi önemli isimler, yalnızca banka mimarisine değil, aynı zamanda ülkemizin mimarlık tarihine de değerli katkılar sunan eserler üretmişlerdir.
Erken dönemlerdeki müşavirlerin katkısı da bankanın İnşaat ve Emlak Müdürlüğü mimarlarının katkıları da çok başarılı mimari eserler meydana gelmesini sağlamıştır. İş Bankası İnşaat ve Emlak Müdürlüğü bünyesinde görev yapan mimarlar Ayhan Böke ve Yılmaz Sargın tarafından tasarlanan, Ankara Kavaklıdere’de inşa edilen ve uzun yıllar Banka’nın Dördüncü Genel Müdürlük Binası olarak hizmet veren yapı, ülkemizde brütalist mimarinin en nitelikli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Banka her zaman işini çok seven ve başarıyla uygulayan, disiplinli mimarlarla çalışmayı tercih etmiştir.
İş Bankası binalarının iç tasarımları ve işlevsel nitelikleri üzerine de irdelenmesi gereken detaylar var. Sizce bankanın iç mekâna yönelik ayrıntılarıyla gerek bir şubesinde gerekse bir müzesinde ziyaretçilerine hissettirdiği deneyim nasıl yorumlanabilir?
İş Bankası binalarının iç mekân tasarımları ve işlevsel nitelikleri, bankanın kurumsal kimliği, güvenilirlik anlayışı ve dönemsel mimari eğilimleri doğrultusunda şekillendirilmiştir. Kitapta anlatıldığı üzere, İş Bankası’nın mimari yaklaşımı yalnızca dış cephe tasarımıyla sınırlı kalmamış, iç mekân düzenlemeleri de kullanıcı deneyimi, fonksiyonellik ve estetik kaygılar göz önünde bulundurularak oluşturulmuştur.
İş Bankası’nın şube tasarımları, işleyiş/iletişim mimarisi yaklaşımıyla şekillenmiştir. Yani, iç mekân tasarımları, hem banka çalışanlarının verimli çalışmasını sağlamak hem de müşterilerin güvenli ve konforlu bir ortamda hizmet almasını kolaylaştırmak için kurgulanmıştır.
Kasa daireleri, gişeler ve bekleme alanları gibi bölümler hem personelin hem de müşterinin rahatça görebileceği, ancak güvenlik açısından izole edilebilecek şekilde düzenlenmiştir. Örneğin, 1927-1928’de Türkiye İş Bankası’nın İstanbul-Yenicami Şubesi’nde, kasa dairesinin güvenliğini artırmak için yapılan tadilatlar bu yaklaşımın erken örneklerinden biridir.
Banka yöneticilerinin, personelin ve müşterilerin hareketlerini denetleyebileceği mekânsal çözümler geliştirilmiştir. Örneğin, Adana Şubesi’nin tasarım sürecinde şube müdürünün, “müdüriyetin bulunduğu yerden, holü gözlem altında tutamaması” nedeniyle proje üzerinde değişiklik talep ettiği belirtilmiştir. Bu, mekânsal tasarımın banka organizasyonel yapısına doğrudan bağlı olduğunu gösterir.
Birinci Ulusal Mimarlık Üslubu’ndan modernist yaklaşıma kadar farklı dönemlerde değişen tasarım anlayışlarına rağmen, bankanın iç mekânlarında kullanılan malzemeler daima prestijli ve uzun ömürlüdür. Mermer kaplamalar, ahşap paneller ve özel tasarım gişe bankoları hem kalite algısını güçlendirmiş hem de bankanın kurumsal kimliğini iç mekâna yansıtmıştır.
Sistematik Şube Tasarımı (SŞT) projesi kapsamında, 2000’li yıllarda şubelerin iç mekânları yeniden şekillendirilmiştir. Caddebostan ve Çayyolu gibi pilot şubelerde test edilen yeni tasarım ilkeleri, kullanıcı odaklı modüler sistemler ve esnek iç mekân çözümleri sunmuştur.
Türkiye İş Bankası İkramiye Evleri, üzerinde yüzeysel bir şekilde düşününce fark edilmeyecek birçok ilgi çekici detaya sahip. Mimari yapısı, şehirdeki konumlanması, hitap edilen kitle, Türkiye İş Bankası’nın toplumla kurduğu ilişki gibi pek çok bağlamda irdelenebilen ve üzerine kültürel-akademik çalışmalar sürdürülen bir konu. Türkiye İş Bankası’nın mimarlık tarihini ele alırken İkramiye Evleri’ne neden değinmek gerekir, kitapta da yer alan bu apartmanların ön plana çıkan önemli ayrıntıları nelerdir?
Kitapta bu bölümü, İkramiye Evleri’yle ilgili nitelikli akademik çalışmalara imza atmış Doç. Dr. Umut Şumnu’nun yazmasını istemiştim; ne mutlu ki o da kitaba bu katkıyı sundu. Onun da vurguladığı gibi Türkiye İş Bankası’nın İkramiye Evleri’nin, Türkiye’nin konut üretimi ve kentleşme süreçlerinde dikkat çekici bir yeri var. Türkiye’de konut ihtiyacı, Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren önemli bir mesele haline gelmişti. İş Bankası, ekonomiye yön vermenin yanı sıra bireysel tasarruf bilincini geliştirmek amacıyla “İkramiye Evleri” adı altında bir sistem geliştirdi. Bu sistem, bankada düzenli birikim yapan müşterilere belirli aralıklarla çekilişle ev kazandırmayı hedefliyordu. Böylece hem tasarrufun teşvik edilmesi hem de kentlerde nitelikli yaşam alanlarının oluşturulması amaçlandı.
Mimari açıdan, modernist tasarım anlayışı ve işlevsellik ön plandaydı. Bankanın İnşaat ve Emlak Müdürlüğü tarafından geliştirilen projelerde, şehir planlaması, ulaşım ve iklim koşulları dikkate alınarak, konforlu ve çağdaş yaşam alanları oluşturuldu. Özellikle Feneryolu İkramiye Evleri Mahallesi, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri olarak dikkat çeker.
Bu projeler, İş Bankası’nın yalnızca ekonomik bir aktör değil, aynı zamanda toplumsal yaşamı şekillendiren bir kurum olduğunu gösteriyor. İkramiye Evleri, bireysel tasarrufun ödüllendirilmesi kadar, Türkiye’de planlı konut üretiminin gelişimine de katkıda bulunmuştur.
Bugün, bu apartmanlar 20. yüzyıl Türkiye’sinin ekonomik ve sosyal dönüşümünü yansıtan önemli bir miras olarak kabul ediliyor. İş Bankası’nın banka-müşteri ilişkisini mekânsal bir boyuta taşıdığı bu projeler, mimarlık ve şehircilik tarihine ışık tutmaya devam ediyor.
Türkiye İş Bankası inşa ettiği binalarda kültürel dokusunu ve sürdürülebilirliğini korurken döneminin ruhuna ve ilerici yaklaşımına da alan tanıyor. Bu bağlamda 70’lerde inşa edilen Ankara Genel Müdürlük binası ve 90’larda inşa edilmeye başlanan Levent’teki İş Kuleleri, zaman içinde inşa edilmiş daha görkemli ve yeni nesil binalar olarak dikkat çekiyor. Yeni nesil teknolojiler ve dijitalleşme etkisinde ortaya çıkan mimari yenilikler ile bu kimliği korumak ve zamanın ruhuna uygun yapılar inşa etmek ya da korunması mümkün olmuş binaların işlevlerini dönüştürmek sizce nasıl bir dengede mümkün olabilir? Türkiye İş Bankası’nın bu bağlamdaki geleceğini nasıl öngörüyorsunuz?
Türkiye İş Bankası, inşa ettiği binalarda kurumsal kimliğini, kültürel mirasını ve sürdürülebilirliğini korurken, aynı zamanda zamanın ruhuna uygun mimari dönüşümleri benimseyen bir anlayış sergilemiştir. Bu yaklaşımın en belirgin örnekleri, 1970’lerde inşa edilen Ankara Kavaklıdere’deki Dördüncü Genel Müdürlük binası ile 1990’larda tasarlanan ve 2000 yılında tamamlanan İstanbul Levent’teki İş Kuleleri’dir. Her iki yapı da kendi dönemlerinin teknolojik, işlevsel ve estetik ihtiyaçlarına uygun şekilde tasarlanmış, fakat farklı mimari yaklaşımları benimseyerek zaman içinde banka kimliğinin dönüşümünü yansıtmıştır.
Ankara’daki Dördüncü Genel Müdürlük Binası, brüt beton kullanımı ve modernist anlayışı ile Türkiye’de yüksek yapı tasarımının öncülerinden biri olmuştur. Brütalist mimari dili ve yüksek teknoloji uygulamaları, onu döneminin en dikkat çekici yapılarından biri haline getirmiştir. Ancak, 1990’lara gelindiğinde banka, merkezini İstanbul’a taşıma kararı almış ve daha büyük ölçekli, postmodern bir tasarım anlayışına sahip olan İş Kuleleri projesine yönelmiştir.

İş Bankası Dördüncü Genel Müdürlük binası cephe ilüstrasyonu.
İş Kuleleri, banka yönetiminin İstanbul’un finans merkezi haline gelen Levent bölgesine entegrasyonunu sağlamış, “akıllı bina” teknolojisiyle donatılarak enerji verimliliği ve güvenlik sistemleri açısından çağın gereksinimlerini karşılamıştır. Aynı zamanda, işlevsellik ve estetiği dengeleyen bir plan kurgusuna sahiptir.
Günümüzde, mimari mirası koruyarak sürdürülebilir ve dijitalleşmeye uyumlu yapılar üretmek, İş Bankası’nın gelecekte de sürdüreceği bir yaklaşım olacaktır. Mevcut binaların işlevsel dönüşümü, tarihi yapıların korunarak modern teknolojiyle entegrasyonu ve yenilikçi, çevre dostu tasarımların benimsenmesi, bankanın hem kimliğini korumasını hem de mimari evrimini sürdürmesini sağlayacaktır. Bu bağlamda, Ankara’daki Ulus’taki üçüncü genel müdürlük binası gibi yapılar kültürel miras çerçevesinde farklı işlevlerle değerlendirilirken, İş Kuleleri gibi yeni nesil yapılar gelişen teknolojilerle sürekli güncellenerek bankanın kurumsal kimliğini yansıtmayı sürdürecektir.
Kitabın beslendiği kaynakların zenginliği, ortaya koyduğunuz emeğin de değerini gösteriyor. Tahmin ediyorum ki sizin için hazırlık ve yazım süreci son derece etkileyici olmuştur. Bu kitap üzerinde çalışırken karşılaştığınız en ilginç ya da sizi en çok etkileyen mimari hikâye neydi?
Selahattin Refik (Sırmalı) ismini, daha önce yayınlanmış bir makaleden duymuştuk. Kitapta, belgelerde de sıkça geçen Selahattin Refik’e özel bir bölüm ayırdık. Selahattin Refik, erken Cumhuriyet döneminde mobilya ve iç mekân tasarımı alanında öncü isimlerden biri olarak tanınıyordu. Atatürk’ün desteği ve yönlendirmesiyle, İstanbul’dan Ankara’ya gitti. 1926 yılı başında İş Bankası, kiraladığı ikinci genel müdürlük binasına taşınırken iç dekorasyonu Selahattin Refik yaptı. 1928 yılında İş Bankası ve Ziraat Bankası ile ortak bir fabrika kurarak Ankara’daki yeni devlet binalarının iç mekân düzenlemelerinde önemli roller üstlendi.
Atatürk, 22 Ekim 1929’da İş Bankası’nın Ulus’taki genel müdürlük binasını ziyaret ettiğinde, Selahattin Refik’in çalışmaları hakkında olumlu görüşler belirttikten sonra yayınlanan haberler, Selahattin Refik’in çalışmalarının daha geniş çapta tanınmasını sağladı ve İş Bankası’nın iç dekorasyonunu üstlenmesi için ona büyük fırsatlar sundu. Nitekim, Selahattin Refik 1930’larda Ankara’daki birçok kamu binasının ve önemli devlet yapılarının iç mekânlarını tasarlayan önemli bir figür haline geldi.
Belgelerden ulaştığımız ayrıntılar, Atatürk’ün ülkenin ilk Türk dekoratörünün yetişmesine de öncülük ettiğini gösteriyor. Selahattin Refik’in İş Bankası ile olan iş birliği, yalnızca bir ticari ortaklık değil, Cumhuriyet’in kültürel mirasının oluşturulmasında mimarlık ve tasarımın nasıl kullanıldığının da önemli bir göstergesidir.
Türkiye İş Bankası’nın zannediyorum ki müzecilik kültürünün de etkisiyle arşiv anlamında çok zengin olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte kitapta birçok çeşitli kaynaktan yararlandığınız da aşikâr. Araştırma sırasında sizi bile şaşırtan, araştırmanıza yeni kapılar açan kaynaklara rastladınız mı? Bu bulgular, kitabın hazırlık sürecini nasıl etkiledi?
Kitabın yazım sürecinde 200 kadar yeni kitap edindiğimi tahmin ediyorum. Çoğunlukla yerini tespit etmekte zorlandığım şubeler için, şehirlerin eski fotoğraflarını gösteren kitapları ve envanter çalışmalarını aldım. Konya, Kayseri, Erzurum, Samsun gibi şehirlere dair onlarca kitap edindim. Arşivimde olduğu halde bu çalışma sırasında yararlandığımda Yurt Ansiklopedisi’nin önemini anladım. Şehirlerin bankacılık, iktisadi tarihlerine yer veriyordu, başka değerli kaynaklara da yönlendiriyordu.

En özel olanlar ise bankadan ulaştığım belgelerdi. Zamanla geri dönerek, tasnifsiz bir fotoğrafı ait olduğu yere koyabildim, Uşak Şubesi’ndeki bir yazışmada bir satırdan oradaki gişelerin menşeini öğrendim. Sonuç olarak tüm bu kaynaklar öğretici oldu.
Kitabı hazırlarken elde ettiğiniz veya üzerinde çalıştığınız tüm bilgi ve belgeleri kitaba aktarmanız mümkün oldu mu? Eğer olmadıysa bunları sizin farklı çalışmalarınızda ya da Türkiye İş Bankası’nın müzelerinde, sergilerinde inceleme şansımız olacak mı?
Kitap, İş Bankası’nın mimarlık tarihini anlatmayı amaçladığından, yalnızca hikâyesini bütünlükle takip edebileceğim şubelere odaklandım. Banka, şubelerinin performansını değerlendirmek için önce kiraladığı binalarda faaliyet gösteriyor, kalıcı bir şube binası inşa ettirmek için belirli bir yatırım programı izliyordu. Bu süreçte, yeni bir şubeye taşınılıncaya kadar bazen beş-altı farklı bina değiştiriliyordu.
Bazı fotoğrafları çok sevsem de, eğer anlatıyı bütüncül bir şekilde kuramıyorsam o şubeyi kitaba dahil etmemeyi tercih ettim. Belki ilerleyen yıllarda bu bağlantıları kurmak ve eksik parçaları tamamlamak mümkün olacaktır. Böylece, ülkemizin mimari geçmişine de ışık tutan değerli fotoğrafları okuyucularla paylaşma şansı yakalayabiliriz.
Sizi mimarlık, mimarlık tarihi ve kent kültürü konularındaki değerli çalışmalarınız ve katkılarınızla tanıyoruz. Yalnızca sosyal medyadaki bilgi ve deneyim aktarımınız bile konuyla hiç ilgisi olmayan insanlara yeni ufuklar açacak nitelikte. Ben de sayenizde çok şey öğrendim. Kitabın editörlüğünü de hem tarih hem de yayıncılık ve çevirmenlik alanında değerli bir yere sahip olan Saadet Özen üstlendi. Birbirinden farklı ama bir araya geldiğinde kitabın işlevini çok iyi tamamlayan uzmanlık alanlarından söz ediyoruz. Bu bağlamda ortaya çıkan etkileşimi nasıl tarif edersiniz?
Biz birbirine çok yakın bir aileyiz, üç kardeşiz. Çocukluğumuzdan itibaren, önce anne babamızın, sonra da ablam Saadet Özen’in yönlendirmesiyle kitaplara olan tutkumuz gelişti. Bu kitap ise ablam Saadet Özen ile paylaşımlarımızı bambaşka bir boyuta taşıdı. Günlerce birlikte çalıştık, konuştuk, düşündük. Bu süreç, bizim için hem keyifli hem de unutulmaz bir deneyim oldu. Güzel sözleriniz için içtenlikle teşekkür ederim.
