Share This Article
Arda Dankel
Felsefe, Türkiye’de hâlâ emekleme dönemini yaşamaktadır. Son elli yıl içinde bu alanda önemli ve olumlu temellerin atıldığı kuşkusuzdur. Ancak “Nereye ulaşabildik?” sorusu, eğer “Neler başarabildik?” anlamında soruluyorsa, başarı yalnızca yetiştirilen öğrenci sayısıyla değil, daha çok üretilen felsefi içeriğin ve yazıların niteliğiyle ölçülmelidir. Bu açıdan bakıldığında tablo açıktır. Yayımladığımız felsefe kitaplarının, dergilerin ve sempozyumlarda sunduğumuz bildirilerin düzeyi, nerede durduğumuzu göstermektedir. Kısacası, Türk felsefesi henüz arzulanan başarıyı ortaya koyabilmiş değildir.
Bu görüşe katılmayanlara şu sorulabilir: Türk felsefesinin uluslararası yayınlar arasındaki yeri ve payı nedir? Çeşitli bilim dallarında Türkiye’den çıkan çalışmaların uluslararası periyodiklerde yayımlandığını, hatta Türkiye kaynaklı kitapların basıldığını biliyoruz. Bu alanlar, uluslararası başarılarıyla orantılı biçimde, ülke içinde de belirli bir saygınlığa kavuşmuştur. Kuramsal fizik ya da salt matematik gibi doğrudan uygulamaya uzak disiplinler dahi oldukça başarılı olmuş; bu nedenle Türkiye’de hem politik çevrelerde, hem basında, hem de üniversitelerde yüksek bir değer görmüştür. Oysa felsefe, bilindiği üzere hâlâ kuşkuyla karşılanmakta, geri plana itilmekte ve çoğu zaman küçümsenmektedir.
Yine de sormalıyız: Felsefe bu ülkede şimdiye dek ne başardı, uluslararası düzeyde övünç kaynağı olabilecek hangi katkıyı sundu ki daha fazlasını bekleyebilsin? Hangi tanınmış filozofu, hangi ekolü yetiştirdik? Oysa bugün uluslararası literatür yalnızca İngilizce, Almanca ya da Fransızca konuşulan ülkelerden değil; İtalya, İspanya, Polonya, İskandinav ülkeleri, Yugoslavya, Hindistan, Pakistan, Kore, Çin, Japonya, Rusya, Meksika ve daha birçok ülkeden çıkan çalışmalarla giderek zenginleşmektedir. Türk felsefesi bu renkliliğe ne ölçüde katılabilmektedir?
Bütün bunlardan başarısız olduğumuz sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Çünkü görece olarak bu işe henüz yeni başladığımız söylenebilir. Felsefi bir geleneği yerli yerine oturtmak ve köklendirmek, kısa sürede gerçekleşecek bir iş değildir. Bu yazının amacı da, felsefe geleneğinin yerleşmesine ve saygınlığının artmasına katkıda bulunacak en temel etkenlerden birinin “başarı” olgusu olduğunu vurgulamaktır.
Felsefenin üzerindeki kuşkuyu dağıtacak olan şey, göstereceği başarıdır. Bu başarı ise daha yoğun ve nitelikli bir yazın ortamı, güçlü bir rekabet ve yeni ekollerin ortaya çıkmasıyla sağlanacaktır. Bunun içinse en önemli koşullardan biri, klasiklerin çevirilerinin kısa sürede tamamlanmasıdır. Burada anlaşılması gereken nokta şudur: Türkiye’de felsefenin varlığını sürdürmesi ve zenginleşmesi bundan sonra kendi yeti ve gücüne bağlıdır. Devletin geçmişte sunduğu olanaklar artık sınırına ulaşmış, hatta giderek azalmaktadır. Belki de daha hızlı gelişmemizi engelleyen şey, bu desteğin yarattığı güven ve rehavet olmuştur.
Bugünse felsefe çevreleri ya gerçekten bir şeyler üretecek ve başarısıyla yerini hak edecek, ya da zamanla silinip gidecektir. Kültürü yalnızca folklor danslarıyla sınırlı gören, taşra zihniyetinin ağır bastığı iktidarların bir süre daha sahnede kalacağı düşünüldüğünde, felsefe artık silkelenmeli, uyum sağlamalı ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmelidir. Türk felsefecileri, bugün bu adımı atabilecek sayıya ve potansiyele ulaşmış durumdadır. Yapmaları gereken, aralarında yapıcı, verimli ve sürekli bir rekabet ortamı oluşturmaktır.

Arda Dankel
Nasıl bir dil?
Emekleme çağındaki bir felsefenin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan biri, nasıl bir dil seçeceğidir. Kanımca, henüz başlangıç dönemlerini yaşayan bir felsefe ortamı, sahip olduğu seçme avantajından yararlanarak, kimi hocalarımızın büyük emeklerle yürüttüğü “Türkçeleştirme” hareketini felsefeye daha güçlü biçimde kazandırmalıdır.
Başlangıç aşamasındaki bir felsefe, kavramları eksikse, bunları oluştururken Batı geleneğinden kendimize aktarırken terimleri seçmede başka koşullarda bulunamayacak bir özgürlüğe sahiptir. Bu olanak, Leibniz’in çağında Almanca için de ortaya çıkmış ve o dönemde gayet iyi değerlendirilmiştir. Ancak terim önerirken bunu profesyonelce yapmak zorundayız. Burada söz konusu olan, bir meslek jargonu, yani özelleşmiş bir kavramlar dağarcığıdır. Bu işi dilbilimciler yapamaz; çünkü bu kavramların derinliğini onlar, felsefeciler kadar iyi bilemezler.
Terim üretme işini biz felsefeciler üstlenmeliyiz. Bunu yaparken de “etimoloji tuzağına” düşmemeliyiz. Batı geleneğinden bir kavramı Türkçede karşılamaya çalışırken, kimi zaman o kavramın Batı dillerindeki kökenine öykünmeye çalışıyoruz. Oysa kavramın Batı’daki tarihsel gelişimi çoğu kez öylesine karmaşık ve dolambaçlı yollardan geçmiştir ki, etimolojiyi izlemek çoğu zaman kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Kısaca bir örnek vermek gerekirse, “aktüellik” karşılığında kimi çevrelerde kullanılan “edimsellik” böyledir. “Olanaklı dünyalar” kavramına karşıtlık içinde kullandığımız “aktüel dünya”nın edimle ne ilgisi vardır? Dahası, Aristoteles’in anlamında, bir meşe palamudunun “aktüelleşmesinin” edimle nasıl bir bağı olabilir? Bu yüzden, bana göre kavramları karşılayan terimleri önerirken ölçüt olarak terimin etimolojisini değil, kavramın günümüzdeki içeriğini esas almalıyız. Eğer Batı dillerindeki bir terim birden fazla kavramı dile getiriyorsa, biz de buna karşılık birden fazla Türkçe terim önermeliyiz.
Altını çizmek isterim: Henüz bir başlangıç dönemindeyiz. Felsefe kavramlarına tarihsel olarak uzak bir kültürde, saf Türkçe ile önerilen bir kavram ne kadar yabancıysa, Arapça kökenli karşılığı da o denli yabancıdır. Bugün Türkçede bir kavrama işlerlik kazandırmak gerekiyorsa, bunu öz Türkçe ile yapmak hem elimizdeki şans hem de özgün bir seçimdir. Peki, neden bundan yararlanmayalım?
Nasıl bir felsefe?
Emekleme çağını aşmayı hedefleyen bir felsefe ortamı olarak gelişimimizi en verimli ve doğru yoldan sürdürmek zorundayız. Karşımızda şu soru duruyor:
Nasıl bir felsefe yapmalı, yoğunluğu hangi konulara vermeliyiz?
Bize göre bu sorunun yanıtı açıktır. Kendi düşünsel eğilimleri doğrultusunda çalıştıkları alanlarda başarı sağlayan felsefecilerin oluşturduğu grupların üreteceği felsefe, tıpkı beraberinde getirdiği kavramlar dağarcığı gibi, başarısı ölçüsünde alana hâkim olacaktır. Doğal bir ayıklanma sürecinde, güçsüz olan elenecektir. Bu nedenle, yarışa katılmak ve rehavetten sıyrılmak zorunludur. Aksi hâlde, kimileri hâlâ ataletten kurtulamazken, başkaları pek çok şeye sahip çıkıvermiş olabilir.
“Nasıl bir felsefe yapmalı?” sorusunu kendi eğilimim açısından yanıtlamak isterim. Kanımca her şeyden önce, felsefenin odak sorunlarına gereken önemi vermeli ve görece daha az gelişmiş araştırma etkinliğimizi bu alanlarda yoğunlaştırmalıyız. Burada odak alanlardan kastım, varlık ve bilgi felsefelerinin sistematiği ile bunların tarihi. Buna kısmen ahlakı da eklemek gerekir.
Mantık, felsefe için yalnızca bir araç oluşturduğu ölçüde bu odağın içindedir. Öte yandan, uygulamalı etik ya da çeşitli boyutlarıyla geliştirilmiş mantık birer “özelleşmiş” ve periferik alandır. Diğer özelleşmiş konular arasında ise bilim, dil, toplum felsefeleri ve estetik sayılabilir.
Peki odağa neden öncelik verilmelidir? Çünkü her şeyin bir temeli ve başlangıç noktası vardır; odak konular da felsefenin bu temelini oluşturur. “Salt felsefe”nin ya da “tipik” felsefi sorunların alanı burasıdır. Bu tipik sorunlar, çoğu kez paradoksal görünümleriyle öne çıkar.
Özelleşmiş alanlar ise, ancak bu temel sorunların o alanlardaki yansımalarını ele aldıkları ölçüde doğrudan felsefe yaparlar. Bunun dışında kalan yönleri, çoğu kez bir meta-kuram etkinliğine dönüşür. Nitekim ilgili bilim dalları geliştikçe, başlangıçta felsefenin konusu olan birçok etkinlik, o alanlara bırakılmıştır. Eski çağlardan beri felsefecilerin başlattığı pek çok kuramın ya da meta-kuramsal tartışmanın, zamanla bilim tarafından devralındığını biliyoruz. Bu öykü, kimilerini felsefeyi bir “ilkel bilim” ya da bilimin “hizmetçisi” olarak görmeye yöneltmiştir.
Buna karşılık, felsefenin odak sorunları, en eski konularımız arasında yer almalarına rağmen, örneğin “Değişim nedir?” ya da “Hangi bilgi güvenilirdir?” gibi sorular, hiçbir zaman bilimin kapsama alanına girmemiştir. Çünkü bilim, var olabilmek için bu tür sorulara belirli yanıtları varsayarak işe başlamak zorundadır.
İşte bu nedenle felsefeciler, bu soruların alanına yani felsefenin özüne sahip çıkmalı; ona gereken önemi vererek hem eğitimde hem araştırmada hak ettiği önceliği tanımalıdır. Felsefenin temeline gereken özen gösterilmedikçe, özelleşmiş alanlarda da gerçek başarı beklenemez. Çünkü felsefeye özgü düşünce tarzı, sorunları ortaya koyma ve onlara yaklaşma biçimi, en açık ve keskin biçimde odakta kendini gösterir. Felsefe bir bütündür; özelleşmiş dalları da odağından bağımsız değildir.
Elbette, bütün bu söylediklerim özelleşmiş konuların işlenmesinden vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmez. Vurgulamak istediğim şey yalnızca odak alanlara hak ettikleri önemin verilmesidir. Bunun yanı sıra belki daha da önemlisi, felsefenin “felsefemsi” olandan ayrılmasıdır. İster odakta ister özel alanlarda olsun, felsefe yapılacaksa, onun saf, özünden ödün vermeyen biçimi tercih edilmelidir.

İslam felsefesi ve temel
Böylesi değerlendirmeler bizi şu tartışmaya götürüyor: Kimi felsefeciler, Türkiye’de felsefenin İslam geleneği üzerine temellendirilmesi gerektiğini; kültürel kökenlerimizin bu bağlamda şekillendiğini, dolayısıyla bunun “ruhumuza” daha uygun düşeceğini savunuyorlar. Böylelikle halkın felsefeye daha çok sahip çıkacağı ve onu daha içtenlikle benimseyeceği ileri sürülüyor.
Öncelikle, İslam felsefesini bir felsefe tarihi araştırma alanı olarak, felsefi kavramlar kullanılarak yapılmasına rağmen aslında tanrıbilim sınırlarında kalan çalışmalardan ayırmak gerekir. Bu ikinci türün örneklerini birçok yayında ve sempozyum bildirilerinde sık sık gördük, görmeye de devam ediyoruz. Ancak imanı ussal ölçütlerin önüne koyan bu yaklaşım, felsefenin özünü oluşturan sorgulayıcı ve eleştirel tutuma oldukça ters düşüyor. Felsefe, bu tür bir tanrıbilimle gerçek anlamda bir diyalog bile kuramıyor. Bu nedenle tanrıbilimi konumuzun dışında bırakacağız. Yine de, bu ayrımın titizlikle yapılması gerektiğini ve tanrıbilimin felsefe gibi sunulmasına karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgulamalıyız.
Felsefe tarihinin bir alt dalı olarak İslam felsefesine hak ettiği ilginin gösterilmesi ve bu alanın geliştirilmesi kuşkusuz desteklenmesi gereken bir şeydir. Bu alanda uzmanlaşmak isteyen ve araştırma yapan felsefeciler de bildiğimiz kadarıyla herhangi bir engelle karşılaşmamaktadır. Dahası, Türkiye’de bu alana verilen önem az sayılamaz; nitelikli çalışmaların varlığı bunun göstergesidir. Ancak bütün bunlar, felsefeyi yalnızca İslam felsefesi temeline oturtmak ve odağı buraya kaydırmak düşüncesinden oldukça farklıdır.
Kanımca böyle bir yönelim, felsefeyi büyük ölçüde kısıtlayacak, daraltacak ve hatta kurutacaktır. Çünkü bu tutum, felsefenin asıl odak alanlarını ihmal etmeye yol açacak, bizi çağdaş hatta modern gelişmelerin bile gerisine düşürecektir. Bir ağacı yalnızca tek bir dalını sulayarak nasıl büyütemezseniz, felsefenin bütününü de yalnızca bir kola indirgemek aynı ölçüde sakıncalıdır. Dalı ağaçtan koparırsanız ya da yalnızca o dalı beslerseniz, hem dalı hem ağacı kurutursunuz.
Bütün bunların ötesinde, Anadolu’da İslam felsefesi geleneğinin son dört-beş yüzyılda güçlü biçimde sürdüğüne ilişkin savlara da kuşkuyla yaklaşıyorum. Bana göre Cumhuriyet öncesi toplum, Batı felsefesine uzak kaldığı kadar, tanrıbilimden ayrışmış anlamıyla İslam felsefesine de uzak kalmıştır. Dolayısıyla, parlak dönemlerinde varlık göstermiş İslam felsefesi ile çağdaş Türk toplumunun değerleri arasında kimi çevrelerin ileri sürdüğü organik bağı kurmakta zorlanıyorum.
Kaldı ki, böyle bağlar var olsa bile, Batı geleneğinin —özellikle Skolastik’ten itibaren— biriktirdiği zenginlik, felsefi odağımızı yeniden inşa sürecinde Batı felsefesiyle ilişkilendirmemiz için yeterli bir gerekçe değil midir? Zaten İslam felsefesi de büyük ölçüde Batı, yani Yunan düşüncesi ve sorunları üzerinde gelişmemiş midir?
Nitekim YÖK’ün kimi dönemlerde felsefe bölümlerine tepeden inme müfredatlar empoze ettiği biliniyor. Bir dönem felsefeyi neredeyse İslam felsefesine indirgeyen programlar da dolaşımda olmuştu. Ancak bu tür dayatmaların geride kaldığını düşünüyorum. Bundan sonra hangi alanın ne ölçüde gelişeceğini, yine felsefi üretim ve başarıyla şekillenecek doğal rekabet belirleyecektir. Felsefeciler de tutumlarını buna göre saptamalıdır.
Ekolleşme
Şimdi, ekolleşmenin felsefede yarışa ve başarıya sağlayacağı katkıyı yeniden vurgulamak gerekir. Üniversite bölümlerinde aynı konularda çalışan felsefecilerin bir arada bulunması, doğal olarak tartışma ve rekabet ortamlarının doğmasına imkân verecektir.
Ekolleşmeyi, farklı konu ve yaklaşımlarımızın neden olduğu diyalog eksikliğini aşabilecek; körü körüne değil, verimli ve yapıcı eleştirilerin yeşermesini mümkün kılacak bir fırsat olarak görebiliriz. Ekolleşme, bugünün tek başına çalışan bireylerini, kolektif bir organizmaya dönüştürecek bir gelişimdir. Bu süreç, sağlıklı tartışmalar için gerekli ortak zemini oluşturacaktır: Düşünce çeşitliliğinin verimli biçimde kullanılmasına olanak tanıyan homojen bir temel, ortak bir kavramsal çerçeve ve paylaşılan bir sorunlar yumağı…
İşte üniversite bölümlerinin felsefeye sağlayabileceği en önemli katkılardan biri budur: Düşünce, dil ve çalışma alanlarında birbirine alışkın meslektaşların doğal ve kalıcı birlikteliği. Belki bundan da önemlisi, yetişen öğrencilerin aynı bölüme dönerek öğretim üyesi olmalarıdır. Bu noktada sevindirici bir gelişme, YÖK’ün bölümlerin ekolleşmesini engelleyen “dağıtıcı” maddeleri yumuşatmış olmasıdır.
Ancak kalkmış olan engel yalnızca bunlardan biridir. Çünkü saydığımız bütün olumlu beklentilerin ve özellikle başarımızın önündeki en büyük engel, her zamanki gibi, kendi tutumumuz, edilginliğimiz ve atalettir. Daha çok yarışmalı, daha çok çalışmalı; eleştirilerimizi kişisel çekişmelerden arındırmalı ve üretimimizin niteliğini yükseltmeliyiz. Kısacası, akademik felsefecilere bu ülkede asıl gerekli olan, daha az “entellik” ve daha çok profesyonelliktir.
Felsefeci imgesi
Türkçede “felsefeci” ile “filozof” arasında bir ayrım yapılır. Batı dillerinde ise böyle bir ayrım yoktur. Bu, bize özgü bir tevazu örneği sayılabilir. “Felsefeci” derken, felsefe eğitimi görmüş, bu alanda çalışan ve belki ideal olarak filozofluğu hedefleyen, ancak henüz o düzeye ulaşmamış kişiyi anlıyoruz.
“Filozof” olmayı ise, yalnızca adları felsefe tarihine geçmiş kişilerle sınırlı tutuyoruz. Bu ayrım, alçakgönüllü yönüyle soylu bir tutumu sergilese de, başka bir açıdan bize özgü bir “felsefeci” imgesi de çiziyor. Bu imgeye göre felsefeci, yalnızca felsefeyle uğraşan, okuyup yazan, ders veren kişi değildir. Aynı zamanda belirli bir anlamda “aydın” olmalı; politik bir boyut ve sorumluluk taşımalı, toplumun güncel sorunlarına eğilmeli ve bu konularda etkili olmalıdır.
Felsefeci kendini toplumdan soyutlar, zaten soyut olan konusu içine kapanır ve üniversitenin fildişi kulesine çekilirse, bu kez ona “masabaşı felsefecisi” denir. Masabaşı felsefeciliğini aşmak için önce “entel” olmak gerektiğini düşünenler vardır. Bu düşünceye göre, “entellik” uğruna zaman zaman felsefe okuma ve yazma etkinliğinden özveride bulunmak da gerekebilir. Çünkü “entelin” uğraşları çoğu kez felsefi değil; daha edebî, daha sanatsal ve şiirsel gösterimdeki filmleri kaçırmamakla, akşamları belirli mekânlarda bulunmakla ilişkilidir. Bu anlayış, teknik ve derinlikli felsefeden giderek yüzeysel, popülerleştirilmiş felsefeye kayışı da beraberinde getirmektedir.
Elbette bu yalnızca soyut bir imgedir. Ancak bu imgeden payını aldığı ölçüde kısır kalmış ve kalacaktır felsefeci. İşte tam da bu nedenle, başarı düzeyimizi yükseltmek istiyorsak profesyonelliği entelliğe yeğlememiz gerekir. Yanlış yorumlanan bir Russell, bir Sartre ya da bir encyclopédiste örneğinin cazibesinden kurtulmalıdır felsefeci. Çünkü “entellik”, felsefeci olmanın zorunlu nitelikleri arasında olmadığı gibi, içerikli felsefe üretiminin önünde bir engel de olabilir.
Felsefe tarihini dolduran filozoflara bakıldığında, büyük çoğunluğunun “entel” dediğimiz tipin betimlemesine hiç de uymadığı görülür. Onlar, ardında bıraktıkları derinlikli eserler ölçüsünde “masa başına” bağlı kalmışlardır. Eğer felsefeci, ideal olarak filozofluğu amaçlıyorsa, yani niyeti felsefemsi değil de gerçek felsefe yapmaksa, kendisine filozofların çalışma yoğunluğunu örnek almalıdır. Bu arada, felsefi içeriği değerlendirme yetisi kuşkulu olan, daha çok kişiliğin cazibesine kapılan “mürit” ve hayran gruplarının oluşturduğu yanıltıcı büyüteç etkisine ve bunun getirdiği rehavete de kapılmamalıdır.
Birincil amaç hayranlık uyandırmaksa, bilgi sevgisi ve arayışı yerini etkileme ve inandırma çabasına bırakmış demektir. Bu yolla elde edilen “görünüşte başarı”, yukarıda kastedilen “gerçek başarı” ile karıştırılmamalıdır. Platon’dan ders alan felsefeciler iyi bilirler ki, görünüş aldatıcıdır; uzun vadede kalıcı olan, görünüş değil özdür.
Belki Batı felsefesine göre hâlâ oldukça gerideyiz; fakat şunu unutmamak gerekir: Felsefede yarış bizim için kaybedilmiş değildir. Tersine, bu yarış yeni başlamaktadır. Türk felsefesi, uzun bir duraklamanın ardından yeniden kuruluş sürecindedir. Avrupa da 10. yüzyılda benzer, hatta daha kötü bir durumdaydı. İslam dünyasında zengin düşünürler, birikimler ve kitaplıklar varken Batı’da yalnızca üç-dört “hoca” ve kitaplıklarda Timaios ile Organon’dan birkaç bölüm bulunuyordu. Bir-iki yüzyıl sonra ise Batı, İslam dünyasındaki felsefe mirasını alıp daha da ileriye taşıyarak kesin bir üstünlük kurdu.
Bugün benzer bir rolün Türk felsefesine düşebileceğini düşünmek, olanaksızlıklarla kafayı meşgul etmek değildir.
Bu yazı, Argos dergisinin Eylül 1988 sayısından alınmıştır.

