Share This Article
1963’te bağımsızlığını ilan edince Kenya’nın tarihi de yeniden yazılmaya başlamıştı. 1960’larda art arda gelen özgürleşme hareketlerinden sonra, gerek Afrika’da gerek Kenya’da yaşananlara geri dönüp bakanlar, Beyaz Adam’ın sömürgeciliğinin ve işgallerinin bıraktığı büyük yıkımla yüzleşti. Diğer ülkeler gibi Kenya da âdeta yeniden doğuyor, hem gelenekleriyle buluşmak hem de geleceğini kurmak istiyordu; 28 Mayıs 2025 günü ölen Ngũgĩ wa Thiong‘o, bunu “öze dönüş” diye nitelemişti: Beyaz Adam’a ve kapitalizme karşı yürütülen mücadelenin temelinde, “halkla beraber ve halk için iktidar” hareketinin yattığını vurguluyordu. Sömürgeciliğin ve savaşın, kıtanın üstüne kara bir bulut misali çöktüğünü, bunu aşmanın yolunun ise tam bağımsızlıktan geçtiğini ısrarla savunuyordu.
‘Batılı Şirketler Kabilesi’ne karşı mücadele
Thiong’o, Beyaz Adam’ın kıtaya ayak bastığı ilk günden itibaren kültürel, ekonomik ve politik sorunlar yarattığını, bunu da kendi çıkarları için kullandığını söylerken işbirlikçilerin, süreci dramatik hâle getirdiğini hatırlatıp Aradaki Nehir’de (Çeviren: Bora Korkmaz, Ayrıntı Yayınları, 2015), bunu anlatan bir cümleyle karşımıza çıkmıştı:
Bu toprakların dertlerinden Beyaz Adam mı sorumluydu? Hayır! Halkın körlüğüydü sorumlu olan. İnsanlar aydınlıkta yürümek istemiyordu.
Romanlarında denemelerinde ve tiyatro oyunlarında sık sık rastladığımız sömürgecilik, diktatörlük, savaş, Beyaz Adam ve onun Afrikalı yandaşlarına dair eleştiriler, Thiong’o’nun yaşadıklarına ve gözlemlerine dayanıyordu. Bunlar, ömrünün büyük bölümü sürgünde geçen yazarı, metinlerinin tamamını kaleme aldığı Gĩkũyũ dilinden koparamamıştı.
Ayrıca bakın:
♦ Barışın egemen olduğu bağımsız bir Afrika için: Öze Dönüş
Thiong’o, köle-efendi geriliminin yanı sıra kendisini Kenya’dan uzaklaştıran sömürgeciliği, demokrasiyi yok eden ya da ona fırsat vermeyen şirketokrasiyi, halkının değil efendilerinin ve kendisinin çıkarını düşünen diktatörleri anlattığı kitaplarında, sorumluluk ve vicdan sahibi insanlara seslenerek Afrika’yı Afrikalılar için cennet hâline getirecek bir yarın kurmanın öneminden bahsederken dili ve zihinleri kirleten; kültürel, psikolojik ve siyasi karanlık çıkmaz sokaklara sürükleyen “kabile”, “barbar” ve “öteki” gibi sözcüklere ilişkin eleştiriler sıralamıştı Öze Dönüş’te (Çeviren: Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, 2021):
Afrika’daki çatışmaları açıklamada sıklıkla kullanılan ‘kabile’, ‘kabilecilik’, ‘kabile savaşları’ gibi sözcük ve ifadelerin, sömürgecilerin icadı olduğunu söylemek gerek. Çoğu Afrika dilinde ‘kabile’ sözcüğünün bir karşılığı yoktur. Tüm o aşağılayıcı çağrışımlarıyla birlikte, ‘kabile’ kelimesi on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, antropolojik kelime dağarcığının Avrupalıların Afrika maceraperestliği sırasındaki gelişiminin bir ürünüdür. Bu tarz sözcüklerin, ‘ilkel’, ‘Kara Kıta’, ‘geri kalmış ırklar’, ‘savaşçı topluluklar’ gibi öteki kolonyal kavramlarla da yakınlığı vardır.
Thiong’o’nun derdi, Kenya ve Afrika’nın kaderini Kenyalıların ve Afrikalıların tayin etmesine yönelik hamleler yapacak iradenin gösterilmesiydi. Bu, basit ve bilindik bir milliyetçilik değildi. Hatta milliyetçilik veya şovenizm değildi. Yazarın arzuladığı şey, “Batılı Şirketler Kabilesi”nin ve Beyaz Adam’ın coğrafyadan elini çekmesiydi. Bunu isterken diktatörlerin başvurduğu ve kullandığı mistisizmin ve duygu sömürüsünün değil, aklın ve mantığın öne çıkarılması gerektiğini savunuyordu. Bilgi üreten, vicdanlı ve ülkelerinde yaşamayı sürdüren aydınlarına bu bağlamda öneriler sunarken bir uyanıştan bahsediyordu:
Öncelikle ahlaki açıdan Batı’nın bu işten yakasını sıyırmasına izin verilmemeli, sosyal adaletin sağlanması ve tarihsel açıdan inkâr edilemez adaletsizliklerin düzeltilmesi yönündeki taleplerini artırmalıdır (…) Başlangıç noktası, kendisini etraflıca inceleme olmalıdır. Tarihsel kâbusundan uyanırken büyük yapısal engellerin ayağına dolanıp canını sıkacağını baştan kabul etmeli, küresel kapitalist sistemdeki marjinal konumunda bile proaktif olmalıdır. Kendi seçimi olmayan koşullar altında bulunsa da -kapitalist köktenciliğin mevcut amansız koşulları gibi- Afrika, eylem gücünü geri kazanmaya ve kendi tarihini yazmaya gayret etmelidir.
Thiong’o, hem sistem eleştirmeni hem de bir yazar olarak ülkesi ve Afrika için hayli önemli bir figürdü: Topraklarına ve kültürlerine yabancılaştırılan halkara ve aydınlara seslenirken kalıcı barıştan ve özgürlükten yana zar atıyordu. Dolayısıyla sürgün edildiği yurdunun, sömürgecilerden ve küreselleşme savunucularından, kültüre ve bağımsızlığa sarılarak kurtarılması gerektiğini, bunu yaparken de nefreti ve çatışmayı değil, dayanışmayı esas alma zorunluluğunu vurguluyordu. Yazdığı romanların özünü de bu oluşturuyordu.

Ngũgĩ wa Thiong
‘Tepelerin lisanı’ndan bihaber sömürgeciler
Thiong’o’nun romanlarında öne çıkan başlıca temalar Beyaz Adam’la mücadele, sömürgecilere ve işbirlikçilerine karşı direniş, bağımsızlık arzusu ve kişilerin bu uğurda içine düştüğü gerilim ile diktatörlük eleştirileriydi.
Bireysel ve kolektif başkaldırı kadar, kişisel ve grup hâlindeki ihanetlere dair kalem oynattığı romanlarında Thiong’o; Kenya’da (ve Afrika’nın tamamında) halkı bölerek cebini dolduran ve kendi kültürünü dayatan Beyaz Adam’ın yanında ve karşısında konumlanan karakterler kurgulayarak “karanlıkta pusuya yatan tehlikeleri” hikâyeleştirmişti.
İçinden çıktığı Gĩkũyũ’yü merkeze aldığı romanlarında yazar, hem yaratılış ve yeniden doğuş mitlerine sarılmıştı hem de 1960’lara dek süren işgalin, dolayısıyla Beyaz Adam’ın kapitalizm marifetiyle halkını ittiği gayya kuyusunu resmetmişti. Aradaki Nehir’de anlattığı gelenek-yenilik çatışması ve sömürgecilerin peşinden gidip gitmeme ikilemi de bahsi geçen sorunlara dâhildi.
Thiong’o, Kan Çiçekleri’nde (Çeviren: Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, 2019) Kenya’da formel sömürgecilik döneminin ardından, yeni bir yağmacılık düzeni oluşturan ve zihinleri bulandıran kapitalizmin, şehir ve köylerdeki huzuru nasıl bozduğunu anlatmıştı. Umut ve karanlık arasında salınan halkın, toprağını savunmasını ve onu her şeyi göze alarak insanların ayağının altından çekmeye yeltenenleri getirmişti karşımıza.
Gĩkũyũ halkının geçmişini, dilini ve geleneklerini bilmeyen, “tepelerin lisanı”ndan bihaber şirket çalışanlarının eylemleri ile yaşananlar karşısında kör ve sağır olanlara eleştiriler sıraladığı hikâyeler kotaran Thiong’o, başlangıcı ve doğumu anlattığı Mükemmel Dokuzlu’da (Çeviren: Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, 2023), “savaşın yaşamı yok ettiğini, barışın ise onu tazelediğini” hatırlatmakla kalmıyor; halkının doğayla uyumunu, açgözlülüğü reddedişini, yeni bir dünya kurmanın zahmetini ve onu tarihten silmenin kolaycılığını vurguluyordu.
Yabancılaşmaların ve yersiz-yurtsuzlaştırmaların anlatıcısı Thiong’o, 1964’te üniversite öğrencisiyken yazdığı ilk romanı Ağlama Çocuk’ta (Çeviren: Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, 2023), hayatla ve ülkedeki işgalcilerle tanışan Njoroge’yi Kenya’nın gerçekleriyle yüzleşen bir karakter olarak karşımıza çıkarıyordu. Yazar, siyahlığın da beyazlığın da insan olmaya tek başına yetmeyeceğini Njoroge aracılığıyla anlatırken iyi ve kötülerin her iki grupta da bulunduğuna dikkat çekiyordu. Küçük mutluluklar ve büyük acılarla yoğrulan ülkesini bir çocuk üzerinden betimlediği bu romanda, gerçekler ve kurmaca karışımıyla Kenya’nın yakın tarihine götürmüştü bizi.

Gerçekliğin toprağından hikâyeler
Thiong’o’nun anlattığı Kenya (ve Afrika) gerçeklerinden biri de Beyaz Adam’ın sadık müttefiki ve halkın korkulu rüyası olan diktatörlerdi. Yazar, kült romanı Kargalar Büyücüsü’nde (Çeviren: Seda Ağar, Ayrıntı Yayınları, 2021) hayali ülke Aburirya’dan bir diktatörlük parodisi sunuyordu. Sömürgecilik dönemi sırasında iktidarını sürdürmeyi her şeyden önemli gören bir hükümdarın, demokrasinin içini boşaltarak kurduğu düzene karşı muhalefetin ve kadınların yükselttiği ses, yine Kenya’nın yakın tarihinden bir kesitti. Devlet kurumlarını ve ülkenin tamamını bir ahtapot gibi saran diktatörün kendisine direnenleri hapsedip sürgüne göndererek ve onlara işkence ederek efendisinin gözüne girmeye çalışırken Aburirya’yı, “huzurlu” ve “güvenli” bir ülke olarak gösterme gayreti de cabasıydı. Thiong’o, hükümdarın hayal dünyasını ve uçuk düşlerini resmederken romanın kilit kahramanı Kahin’in ağzından mevcut durumun absürtlüğünü özetliyordu:
Sadece iki şey vardı onları ilgilendiren: Güçlerini artırmak ve rakiplerinin belini bükmek. Evet, açgözlülük söz konusu olduğunda birbirlerinin kopyası gibiydiler. Leş gibi kokuyordu açgözlülükleri. Onlara dertleriyle ilgili soru sorduğumda bile kötülük ve açgözlülüğün kokusu bütün gözeneklerinden dışarı sızıyor ve nefes almamı güçleştiriyordu.
Kargalar Büyücüsü’nde; hükümdarın halkla mesafesini ve ondan rejimin bekası için şartsız destek bekleyişini, düşman bellediklerini ve “terörist” diye yaftaladıklarını yok etmesini, medya aracılığıyla kültünü yaymasını Kenya ve Afrika’da bir dönemin sıradan vakalarından biri olduğunu anlatan Thiong’o, ayağını gerçekliğin toprağından hiç çekmediğini ve hakikatleri kurmacayla buluşturduğunu bir kez daha göstermişti. Yazarın alametifarikası da buydu zaten.
Thiong’o’nun metin ve fikirleriyle yeryüzünde bıraktığı iz, kimsenin üzerinde oyun kurmaya yeltenemeyeceği özgür Kenya ve Afrika hayaliyle, buna yönelik girişimlerle ve başkladırıyla şekillenmişti. Vazgeçmediği dilini ve kültürünü dünyaya anlattığı, önce hapsedildiği, ardından sürgüne gönderildiği ve kitaplarının sansürlendiği seksen yedi yıllık ömründe failler, kurbanlar ve ne fail ne de kurban olanlar arasındaki kavga gürültünün anlatıcılığına soyunmuş; kurbanların onurunun, diğerlerinin kirli siyasetinin üstesinden geleceğini tecrübelerinden hareketle savunmuştu. Tam da bu yönüyle çok özel ve büyük bir yazardı…

