Share This Article
Arthur Rimbaud, 1871’de yazdığı bir mektupta “Ben Bir Başkasıdır” (Je est un autre) diyerek öznenin hem kimliğinde hem de iç dünyasında gidebileceği yabancılaşmanın haberini vermişti. Ona göre dünya, sahnesine adım atan özneyi gördükleri, işittikleri, tattıkları ve duyumsadıkları ölçüde şekillendiriyordu. Özne, kendi denetiminden yoksun kalıyor, kendi başına bir “ben” inşa ettiğini iddia edemiyor, başkalarını dışarıda bırakarak bir iç dünya kuramıyordu; dünya başkalarıyla hareket ettikçe o da deviniyordu içinde. Bu anlamda öznenin oluş serüvenini benimseyen ve düşüncelerin ona ait bir şey olamayacağının savunusunu yapan bu ifade, klasik felsefede Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesine başkaldırı niteliği taşıyabiliyordu.
Başka şeylerin şekillendirdiği benlikte iradeli bir dönüşüm söz konusuydu. Böylelikle “başka”nın bilincinde olmak, bir deriye sahip olduğunu, onu kısa sürede atacağının bilincini de yerleştiriyordu kişiye. Düşüncelerinin dahi ona ait olup olamayacağının sorunsallaştırılmasıydı bu. Dile getirdiği başkalık onu akışkan yapıyor, değiştiriyor, eksiltip çoğaltıyordu. Bundan dolayı yabancılaşması elzem kılınıyordu.
‘Ben buradan değilim, sanırım asla da olmayacağım’
Kadıköy Oda Tiyatrosu’nda Mehmet Ali Nuroğlu’nun tek kişilik sahnelediği Dünyada oyunu da, elinde bir bavul, bavulun içinde türlü nesnelerle sahneye adımını atan adamın “Ben buradan değilim. Sanırım asla da olmayacağım.” sözleriyle karşıladı seyircisini. Rimbaud’nun “Ben bir başkasıdır” söylemiyle Eno’nun “Ben buradan değilim, sanırım asla da olmayacağım,” söylemi arasındaki yabancılık hattı, taşlarını döşemeye devam etti böylece. Seyircisiyle kurduğu “ben ve sizler”, “burası ve sizler”, “ben ve başka yerler” ayrımı, bir temsil krizine dönüştü oyun boyunca. Dünyaya fırlatılmışlığı, kurulmuş düzenlerin içerisinde bir başıbozukluk yarattı. Bağlarını ve aidiyetini yitirmiş bir adamın dünyaya savurduğu ilk sessiz, titrek çığlığıydı bu. Kayboluşa itildikçe, ellerinden kayıp giden zamanın telafisine girişti. Kesintili sesiyle kendi hikayesini, insanlarını, bırakmak zorunda kaldığı cemaatini, ritüellerini anlatarak tutunmaya çalıştı — aslında tutunabileceği pek de bir şey yokken. Sonra aramıza dönme, bizimle birlikte olma teşebbüsünde bulundu; bu teşebbüs, o açılan boşluğun başkalıkla doldurulma çabasıydı bir yerde. “Ben ben değilim, belki sizden bir ben çıkar” denemesiydi de. Belleğinde kendini unutuşa bırakamayan şeyler, yerler, kişiler varken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle ne içindeydi zamanın ne de büsbütün dışında, yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında.

“Kadıköy Oda Tiyatrosu’nda Mehmet Ali Nuroğlu’nun tek kişilik sahnelediği Dünyada oyunu da, elinde bir bavul, bavulun içinde türlü nesnelerle sahneye adımını atan adamın “Ben buradan değilim. Sanırım asla da olmayacağım.” sözleriyle karşıladı seyircisini.”
İçine kapanık bir öznenin diline vuran tekrarlarla dışarı çıkardığı “şeylere” bakıp ulaşmaya çalıştık ona. Yakalayabilecekken tekrar kaçırdık. Ne bütünlüklü, ne sabit, ne de tutarlı bir yapıdaydı o; parçalanmış, bölünmüş ve başka bir dil tarafından şekillenmeye maruz bırakılmıştı. Kendisine dayatılan bir şenlikte matemini yaşatmanın ısrarında bulundu defalarca; ancak bunun da bozulmaya yeminli olduğunu anladı konuştukça. “İnsanlar bir araya gelmiyor artık. Bizim orada biz sürekli bir araya gelirdik,” dedi bir yerde; nostaljinin sıcaklığında bir temas arayışına da girişti usulca. Başka yerleri, başka kişileri, başka şeyleri aradı gözleri. Will Eno’nun sahneye bıraktığı karakter, kendisi olmak isterken bir başkasına dönüştü böylece. Geri getiremeyeceği şeyleri bir oda dolusu insanın gözünün içine bakarak yakalamaya çalıştı. Kamerasına sarıldı; kalabalık içindeki yalnızlıklara yakınlaştı, uzaklaştı. Bir parçalanışa şahit olan bütünün parçalarını tanık etti kendisine. Kaybolmuş geçmişi ve öngöremediği geleceği arasında şimdinin ısrarında bulundu. Toplumsal söylemin biçimlendiremediği bir yabancıya kalan sadece “şimdi”ydi nasılsa.
“İnsanlar bir araya gelmiyor artık. Bizim orada biz sürekli bir araya gelirdik,”

Sesini yineledi, kelimeleri yineledi. Döngüye kapılan her şeyin zamanla kendini hiçleştirmesini, anlamsızlaştırmasını izletti. Bir başkalık gerektirdi izleyenine. Başka bir söz, başka bir hikâye, başka bir duygu gelmeliydi ardından. Sesini kestiğinde açılan boşlukta neyin kaybolduğunu anlatmaya çalıştı belki de. O suskunluğu doldurmaya elverişli nesneler, konular sundu; ancak hiçbir şey orada bulunanların varlığının önüne geçemedi. Şahidi olunamayan yerler ve kişiler bulamadı izleyeni; her şeyin bir kurguya, bir deli söylencesine dönüşebilme olasılığı varken perdedeki bakışlar, yansımalar oldu o yerin sahibi. Ne anlattıkları kaldı geride ne de kendisi; aslolan, başka bir yerin hayaliydi.

