Share This Article
2026, pek çok dikkat çekici tiyatro oyunu ile başladı ve bu oyunlardan birisi de Tiyatro Bu’nun ilk oyunu Sanki Yaşamışız Gibi oldu. Benim de beğeni ile izlediğim, Fulden Aytaç’ın yazıp yönettiği, Şirin Öten ve Pelin Fahracı’nın oynadığı oyun, hayata farklı bakan iki kadının bir nalbur dükkanında yollarının kesişmesini; kendilerini istemeden buldukları olaylarla şekillenen bir geceyi anlatıyor.
Sanki Yaşamışız Gibi’yi meydana getiren ekip; Fulden Aytaç, Şirin Öten ve Pelin Fahracı ile oyunun oluşum sürecini ve gelecek çalışmaları konuştuk.
Çatışan iki karakter
Öncelikle Fulden hanım ile başlıyorum. “Sanki Yaşamışız Gibi”nin yazılma süreci nasıl gelişti?
Fulden Aytaç: Kan, ter ve gözyaşı ile! Benim oturduğum semtte bir nalbur kadın var. Kocası vefat etmiş ve çok uzun yıllardır orayı tek başına döndürüyordu. Çok ufak bir dükkanı vardı ve dükkanın girişinde bir zincir vardı, gelen kimseyi içeri almıyordu. Sadece istediğin ürünü gösterebiliyorsun, o sana veriyor. Sonra kendisine dedim: ‘Niye bu zinciri koydun?’ dedi ki, ‘Pandemide koymuştum. Şimdi kalmasına karar verdim çünkü insanları sevmiyorum!’ Ama öte yandan geleni bırakmıyor, çok fazla konuşuyor. Bununla birlikte çok fazla öfkeli. Şunu sordum kendime: ‘Bu kadar insan sevmeyip bu kadar insana muhtaç olan bu kadın gerçekte kim?’ Aslında biraz oradan başladı ve tabii ki devamında o Melahat karakterinin ait olduğu sosyo-kültürel yapı nasıl, onun dinamikleri nasıl, orada insanlar nasıl şekilleniyor, oradaki toplumsal yapı nasıl diye onları biraz daha düşünerek geliştirdiğim, yazdığım bir oyun oldu.

Fulden Aytaç
Kadın çok şeyden şikayet ediyordu, devletten de çok şikayet ediyordu ama inanılmaz şekilde kapalı ve siyaseten muhafazakar bir kadın. Ama nihayetinde benim için temel motivasyon şuydu; yaşadığımız toplumda nasıl şekilleniyoruz? Otuz, kırk yıl aynı mekanda sabitlenmiş, o dünyanın içerisinde katılaşmış bir karakter vardı karşımda ve ben onu oradan çıkarmak istiyordum. O yüzden fıldır fıldır, hiperaktif ve kendi hayatını kurmak yolunda her şeyi yapabilecek gözü dönmüş bir genç karaktere ihtiyacım vardı. Ferda öyle geldi. Başlangıçta mesele şuydu: bencil olduğumuz, kendimizi düşündüğümüz ve bir şekilde mutlu da olmadığımız o hayattan çıkmanın nasıl mümkün olabileceğinin çözümü bende dayanışmayla mümkündü.
Ama dayanışmanın da bazı koşulları var. Yani illa birbirinizi çok sevmeniz, çok yakın olmanız gerekmiyor ama o yol aynıysa yan yana yürümeniz gerekiyor. Ben bir yandan birbirlerinin ‘kuyusunu kazan’ insanların bir noktada dayanışabileceğini, özellikle kadınların dayanışabileceğini düşünüyorum. Onu mümkün kılmaya çalıştım oyunda.
Bu iki karakterin kendilerini içinde bulduğu durum olarak bir mafya hikayesi çıkmış oldu. Mafya, erkek egemen bir dünya ve o mafyanın bizim ülkede de devletle bir işte bir işbirliği var, ve bu iki kadın da aslında o sistemden kendilerine pay almaya çalışıyorlar. O sistemde büyümeye ve güçlenmeye çalışıyorlar. Yani Melahat karakteri var olmak için, yaşamak için böyle bir yol tercih etmiş ve otuz yıldır bunu sürdürüyor, yeni gelen genç karakter Ferda da o sistemden pay almaya, para kazanmaya ve bu sayede güçlenmeye çalışıyor. Oyunun başında da ikisi birbirlerine düşman, ikisi de bencil ve ikisi de birbirini yok etmek istiyor. Ama oyun ilerledikçe görüyoruz ki aslında insanlar çok bireysel hareket etmiyor. Çevredeki koşullara göre davranış sergiliyorlar ve onu anlayınca da işler değişiyor.
‘Gündüz kuşağındaki kadınlardan birini oynamayı çok istemiştim’
Bununla birlikte bu oyun Gamze Bayraktaroğlu ile kurduğunuz Tiyatro Bu’nun da ilk oyunu oldu. Böyle bir tiyatro kurmaya nasıl karar verdiniz?
F.A.: Oyunu yazmaya 2023 Nisan’ında başladım ve bir yıl süren yazım sürecinden sonraki süreçte Kadıköy Emek Tiyatrosu‘nun “Bugünden Yarına Okuma Tiyatrosu Festivali” olacaktı. Hazır metinler arasında yapılan seçmeler sonucunda ilk kez bu festival kapsamında okuma tiyatrosu olarak temsil edildi oyunumuz. Festival bitiminde Emek Tiyatrosu’nda büyük emeği olan arkadaşlarımdan olan Gamze Bayraktaroğlu, “Bu oyunu yapalım, ortak olalım” dedi. Ben de seve seve kabul ettim ama ben çok hızlı harekete geçebilen bir insan değilim! Gamze’den bir sene zaman vermesini istedim; bu yaz oyunu sahneleme ve tiyatroyu kurma sürecine girdik, ve bugün sahnedeyiz!
Bu noktada Melahat karakterini oynayan Şirin Öten’e dönmek istiyorum. Pek çok çalışmada yer almış bir oyuncu olarak “Sanki Yaşamışız Gibi” size neler hissettirdi?
Şirin Öten: Açıkçası, ben ilk okuduğumda, dürüst davranmam gerekirse “Allah Allah!” dedim. Çünkü böyle çok kültürel, yerel kodlar vardı. Ama oyunun anlatısı çok evrenseldi benim için. İlk okumamda “Bu kadar yerelleştirmeye gerek var mıymış acaba?” derken okumamda dedim ki “Bu oyun çok iyi!” Sonra bir toplantı yaptık oyun üzerine Fulden ile. Zaten okul arkadaşım, aynı tedrisattan geçtiğim bir arkadaşım, yani ne yapmak istediğini bilen biri olduğunu bildiğim için kaleminden çok emindim. Ama başka bir yerden de bakarsak ben yıllarca ‘reality’ dediğimiz gündüz kuşağı programlarını seyreden biriyim. Yani onları bir insan hikâyesi olarak görüyorum ve o kadınlardan birini oynamayı hep çok istemişimdir. Melahat öyle bir kadın zaten. Yani o yargıladığımız belki işte o gündüz kuşağına kriminal bir olayla geldiğinde yargıladığımız belki yerden yere vurduğumuz ama aslında koca bir dünyası olan ve çok acayip bir hayat hikayeleri olan kadınlar bunlar. Bir yandan ben de yazan birisi olarak çok kıskandım. Dedim ki “Ben bunca yıldır bu kadınları izliyorum ama böyle bir oyun yazmadım bugüne kadar!” ve çok heyecanlandım. Hep söylediğim gibi metnimiz çok iyi tam yerli metin gibi. O yüzden ben aşık oldum zaten yani. Sonra ilk okuma provamızda zaten benim için film kopmuştu.
Şirin Öten

‘Melahat, kadınlara başka bir gözle bakmamı sağladı’
Melahat karakterine nasıl hazırlandınız?
Şirin Öten: Tabii ki sahnede gördüğümüz Melahat gibi değilim, kendi karakterim çok başka. Daha dışa dönük bir tipim yani. Hatta bazen fazla göstermeci oynadığımı düşünüyorum. Fulden ise daha dingin, başka bir şey söyleyen ama başka bir şey düşünen biri. Ben ağzı dili gönlü dışarıda ve tek olan biriyken, Fulden benim çok dışımda bir karakter.
Fulden metni gönderince Ferda’yı ilk oynayan Nihan ile birlikte bir haftada prova yaptık. Nihan ile bir haftada oluşan enerji ve sinerjiden dolayı kendimizi çok şanslı saymıştık. Oyuna dönüşeceği süreçte Nihan’ın olmayacağını öğrenince ben çok üzüldüm.
‘Şimdi Nihan’ın yerine kim olacak ki?’ dedim ve endişeliydim açıkçası. Çünkü aynı enerjiyi yakalayamazsak, okuma tiyatrosunun bile altında kalırsak ne olur diye düşünüyordum. Sonra Pelin ile tanıştık ve ilk kez karşılıklı okurken şunu dedim: ‘Nasıl yani!’ Çünkü aynı enerji ve sinerjiyi Pelin ile de yakaladık. O zaman dedim ki, “Bu metin gerçekten güçlü!”
Kendi açınızdan Melahat’i nasıl tanımlıyorsunuz?
Ş.Ö.: Açıkçası ben Melahat’ı çok seviyorum ve çok üzülüyorum ona. Çünkü ona biçilmiş hayattan başka şansı olmayan bir kadın. Dünya görüşü ve yaşayışı açısından böyle bir kadını sevmem çok kolay değil aslında. Ama Melahat’i çok sevdim, çok anladığımı düşündüm. O yüzden bazen provalarda bazı sahnelerde gözlerimin dolduğu oluyor çünkü gerçekten içimde hissediyorum Melahat’i… Çaresizliğini, o çocuk yaştan beri yaşadıklarını düşündükçe de başka gözle bakmasını sağlıyor insanın. Böyle bir kadınla bir süre geçirince gerçekten bir pazarcı ablaya, bir esnaf ablaya bakışın değişiyor. Bir yerde gördüğünde yüzündeki o acının çizgilerinden tanıyorsun. “Ah bu Melahat!” diyorsun. Melahat benim bu kadınlara çok başka gözle bakmamı sağladı aslında.
Öte yandan Melahat, kendine has şivesi olan bir karakter. Bu bağlamda şive eklemeleri kendinizin mi yoksa Fulden hanımın yönlendirmeleriyle mi gelişti?
Ş.Ö.: Ben ülkemizin renklerini çok seviyorum. Oyuncu genelde şiveden kaçar, şiveyi riskli bulur. İyi yapılamayınca da risklidir gerçekten bu arada. Ama şu de beni hep yabancılaştırmıştır. Otantik bir kadın bu ve ülkemizde böyle bu yaşama sahip bir kadının dümdüz İstanbul Türkçesi konuşması beni hep yabancılaştırır. Dizilerde de yabancılaştırır. Ama oyuncu arkadaşlarımız risk almamayı tercih ediyor. Ben çok risk almayı seven bir oyuncuyum. O yüzden bazen ucunu kaçırdığım oldu. Hatta bazen böyle dedim “Acaba ben bu kadını Karadenizli mi yapsam? Yok yok yapmayayım!” Hani spesifik de bir yere özgü olsun istemedik, bir yeri işaret etmek istemedik. Bu işte Anadolu’nun bir kadını yani. Spesifik bir şive yapmaktan kaçmaya çalıştım ancak İstanbul Türkçesi olarak ifade edilen bir Türkçeyle de konuşmak istemedim. Bazen de çok böyle İç Anadolu’nun göbeğine indiğim zamanlar oluyor, oradan kendimi çıkarmaya çalışıyorum.
‘Evet bu işte olmalıyım!’
Şimdi ise Ferda karakterini oynayan Pelin Fahracı’ya dönmek istiyorum. ‘Sanki Yaşamışız Gibi’ye dahil olmanız nasıl gelişti?
Pelin Fahracı: En son eylül ayında Kadıköy Emek Tiyatrosu‘nun düzenlediği bir okuma tiyatrosunda hocam olan Pınar Hoca oyunları attı. ‘Oynar mısınız?’ dedi; oynarız dediysem de çok beklentiyle girdiğim bir şey değildi; zaten o zaman daha yeni mezundum. Okuma tiyatrosundan bir süre sonra Fulden mesaj attı: ‘Böyle bir oyunumuz var, senin oyununu da beğendim, bizim ekibe dahil olmak ister misin?’ diye… Metni okumadan direkt ‘tamam’ dedim. Hemen sonrasında metni okumaya başladım ve metni aşırı sevdim. Ferda karakterini okurken de sesli okuma yapıyorum genelde ‘Bütün cümleler ağzıma oturuyor, hiç zorlanmıyorum!’ Bir an direkt şunu dedim: ‘Evet bu işte olmalıyım!’ Öyle provalara başladık.
Ferda karakterine nasıl hazırlandınız? Bu bağlamda saflık ve uyanıklık arasında giden bir karakteri nasıl gözlemlediniz?
P.F.: Ferda’nın çok safça bir isteği var. Kendi kurduğu, yani kendi var olduğu hayattan çıkıp kendine bir yol çizmek. Arkadaşıyla bunu yapmak istemesi de çok masumane bir şey. Fakat bunu yaparken de birazcık kendi yaşadığı, işte ailesinin getirdiği, ailesinin içinde bulunduğu zorluklardan vesaire, geldiği bir nokta var ve biraz şöyle bir karakter olduğunu düşündüm.
Yani hayatımızda da vardır o karakterler. Gelir konuşur konuşur, bir şekilde kiminle konuşsa o insan sever onu gibi. Öyle bir karakter yani. Ne konuşsa, saçma sapan bir şey yapsa da severler. Hiç kötü niyeti yoktur aslında yaptığı şeylerde. Hani biraz oradan çıktı aslında. O yüzden kafasında hep, bir de biraz da dağınık bir karakter gibi görünüyor aslında Ferda. O dağınıklık biraz uyanıklık gibi algılanıyor. Ya aslında çok da kötü bir yerden değil hani uyanıklığı. Biraz öyle bir yerden aldım Ferda. Öyle yani.
Peki Ferda’yı kendi açınızdan nasıl tanımlarsınız?
P.F.: Ferda şöyle, aslında hepimiz yani herkeste var olan bir yaşama isteği onda da var, yani hepimiz yaşıyoruz, evet ama nasıl yaşıyoruz, ne istiyoruz ya da yaşadığımız şeyden memnun muyuz? İşte böyle böyle sorular oluşuyordu kafamda. Nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum ama kendi seçtiği yoldan ilerlemek isteyen fakat dış etkenlerin de etki ettiği bir hayattan nasıl kurtulacağını düşünerek onun için her şeyi yapabilecek bir kız aslında Ferda. Yani, nalbur dükkanına girdiğinde de aslında her şeyin farkında olmayarak giriyor. Tehlikenin de farkında değil aslında ama tehlikeyi fark ettiği zaman da yine bir şeylerden vazgeçmiyorsa vazgeçmeyen bir insan olarak düşünebiliriz Ferda’yı ve istediği için her şeyi göze alabilen bir karakter.

Pelin Fahracı
‘Yerli yazarlardan, çeviri oyunlar okuyoruz sanki’
Oyun ile aldığınız geri dönüşlere Fulden Aytaç ile başlamak istiyorum. Öncelikle oyunun yazarı ve yönetmeni olarak nasıl geri dönüşler aldınız?
Fulden Aytaç: “Çok güldük oyunun içerisinde, finalde de ağladık!” şeklinde çok geri dönüş aldık. Seyirciler bence Şirin ve Pelin’in karakterlerine bakışını, karakter sayesinde yaşadıkları değişimi ve dönüşümü, bakış açısı değişimini onlarla birlikte yaşadı. Güzel geri dönüşler aldık.
Şirin Hanım, siz Melahat karakteri ile nasıl geri dönüşler aldınız?
Şirin Öten: Beni Melahat özelinde ‘Ne kadar gerçek, ne kadar bildiğimiz bir karakter!’ değerlendirmeleri çok mutlu etti. Bu dinginliği ile ilgili çok oturaklı ve gerçekten ne yaptığını bilen, her şeye hakim bir kadın. Genel olarak da benim dışımda da oyunla ilgili de ‘Böyle hikâyeler ne kadar az anlatılıyor, ne kadar bizden, ne kadar gerçek!’ yorumları beni en çok mutlu eden yorumlar. Çünkü böyle bir coğrafyada anlatılacak bu kadar hikayemiz varken; şimdi dramaturji mezunu olunca oyun yazan arkadaşlar da bize gönderiyorlar “Ne düşünüyorsun?” gibi. Açıkçası Yerli yazarlardan çeviri Türkçe oyunlar okuyoruz sanki ve aklımız almıyor. Sanki İngiltere’nin banliyösünde geçiyormuş gibi yazılan oyunlar…
Son olarak Pelin Fahracı’ya sormak isterim: Kendi açınızdan nasıl geri dönüşler aldınız?
Genel anlamda Şirin ile olan uyumumuzdan insanların çok etkilendiğini gözlemledim. Benim kafamda her zaman şöyle bir soru işareti olur. Bir karakter oluşturuyorsun; evet, ama o karakter karşıdaki seyirciyi ikna edebiliyor mu?” Gayet seyirciyi ikna eden iki karakter olarak görüldü ve seyirciler ikimizin aralarındaki ilişkinin de organik olduğundan bahsettiler. O yüzden bunlar beni çok mutlu eden şeyler.
‘Daha geniş kitlelere ulaşalım istiyoruz‘
Fulden Hanım, kendi yazdığınız metnin bir de ilk yönetmenliğiniz olan eser olması, bu bağlamda kendi yazdığınız metni yönetmek sizin için nasıl bir duygu?
Kendi yazdığım metni yönetmeni tercih etmezdim öncelikle! İki oyuncumuz da şunu dedi farkındaysanız: “Oyuna çıkana kadar duyguyu seyirciye geçirip geçirmediğimizden emin değildik.” O benim gaddar bir yönetmen olmamla ilgili! Çünkü ben her zaman olanı değil olmayanı konuşalım isterim. Yani şurada şunu yapalım, burada bunu yapalım. İşte aklıma bir şey geldi, iki gündür düşünüyorum, söylemezsem çatlarım, şurada şu cümleye acaba şunu mu eklesek? Aslında bunun aksiyonu bu mu diye darlayan bir yönetmenlik yaptım. Yani çok fazla detay çalıştığım yer oldu.
Tiyatro bence her zaman ekip işi, ekip yaratıcılığı işi. Ben tiyatroya da üniversitede kulüpte başladım ve orada o zaman her şeyi herkes yapıyordu. Herkesin hem zekasının hem de sanatsal perspektifinin katkısıyla bir ürünün çıkması şahane bir şey. O yüzden ben, başka bir yönetmenin gelmesini, başka türlü sahnelemesini, ışık tasarımcısının ses tasarımcısının başka bir şey yapmasını tercih ederim.
Ama ne yalan söyleyeyim sevdim de bu durumu. Çünkü yazdığım şeyi bildiğim için onu aktarmak, oyuncularla iletişimi kurmak benim için çok daha kolay oldu. Bir de oyun metni her zaman bir iskelettir ve o sahnede ete kemiğe bürünür, canlanır. İşte orada oyunun dünyasının başka boyutlarını da görme imkanım oldu. Sesini tasarlama, ışığını tasarlama, sahnesini, dekorunu tasarlama. Bunları bir bütün olarak düşünmek de çok iyi geldi bana.
Oyundaki iki karakter daha iyi bir yaşam için dayanışma içinde ilerliyorlar. Sizce daha iyi bir hayatı yaşayabildiler mi ya da yaşama ihtimalleri var mı?
Fulden Aytaç: Gerçekte olmadığı için oyununu yapıyoruz. Kurmacanın işlevi, amacı ve niyeti zaten o. Bize fikir olarak mümkün kılsın diye bunları yapıyoruz. O yüzden gerçek hayatta belki gerçekleşemez ama kurmacada gidebilirler. En azından vapura bilmişlerdir diye düşünüyorum. Vapura yetişmişlerdir!
Son olarak Fulden Hanım’a dönüyorum: Bu oyundan sonra yazmayı veya sahnelemeyi düşündüğünüz bir oyun var mı?
Ben bu oyundan sonra bir oyun daha yazdım aslında. Nilüfer Kent Tiyatrosu‘nun oyun yazarlarına başvuru çağrısı vardı. Dört kişi seçiliyor ve oyun yazıyorsun. Orası için bir oyun yazmıştım, “Bugün Bugün” ismi. Yani yazılmış ve şu an üzerine çalışılmamış o var ve bu oyun bitince kafamda yeni bir oyunun fikri de gelmeye başladı. Onları not alıyorum şu anda. Açıkçası uzun bir ara vermiştim tiyatroya. Başka işlerle meşgul oluyordum ama tekrar dönünce ve o tadı alınca insan bırakamıyor yani sürekli üretelim, yapalım istiyoruz. Genel olarak tiyatroda çok daha geniş kitlelere ulaşalım istiyoruz.

