Share This Article
İnsan gazeteci olunca; yazmaya, çizmeye, konuşmaya, söyleşmeye merak salınca bütün ilgi alanlarına da bu gözle bakar oluyor. Bu iş ileri seviyeye gidince müziği müzisyenden çok müzik editörlerinden, sinemayı eleştirmenlerden, futbolu da haliyle futbolcudan, teknik adamlardan daha çok futbol gazetecilerinden, yazarlarından, tarihçilerinden dinlemeyi nedense daha çok sevdim. Mesleğim ve sürdürebildiğim, üzerine düşebildiğim ölçüde merakım beni bu alanda çok insanla tanıştırdı. Kişisel bir giriş gibi görünebilir ama bütün bu duygular, İlhan Özgen gibi merakını, tutkusunu, heyecanını hiç yitirmeyen isimlerle tanışmayı, söyleşmeyi insana bir zevk kılıyor.
Esas meselemize gelelim… Tarihinden siyasetine, kurallarının evriminden aktörlerinin sürpriz şampiyonluklarına kadar futbol, her dönem kendi içinde devrimler, dönüşümler barındırıyor. Toprak Saha’dan, Socrates’ten ve belgesellerinden tanıdığımız Özgen, geçmişi nostaljiye kurban etmeden, futbolun tarihini ve sosyolojisini ilgi çekici bir dille ele alıyor. Say Yayınları’ndan çıkan Futbol Tarihi 101’i, yıllardır severek takip ettiğim ve tanışmaktan heyecan duyduğum İlhan Özgen ile konuştuk.

‘Futbol masumiyetini yitirdi’
“Futbol Tarihi 101”, bir “101” kitabı olmasına rağmen inanılmaz bir ansiklopedik derinliğe sahip. Öncelikle bu kitap fikri nasıl ortaya çıktı; nasıl bir süreç ve yöntemler izlediniz?
Say Yayınları’ndan Çavlan Bey’in (Uçar) bana ulaşmasıyla başladı. “101 Serisi”, yayınevinin uzun süredir yürüttüğü bir proje; bu dizinin bir parçası olarak da Futbol Tarihi 101 kitabını düşünmüşler. Daha önce yayına hazırladığım ya da makaleler veya röportajlarla destek verdiğim kitaplar olsa da ilk kez müstakil olarak bana ait bir kitap olması nedeniyle teklifi seve seve kabul ettim.
Zaten yıllardır, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası futbol tarihi üzerine yazıp çiziyor, anlatıyordum. Onları sadece bir kurgu ve akışa oturtmak gerekiyordu. Benim için yazıların girişi ve sonu çok önemlidir. Gövde ise zihninizde biriktirdiklerinizi akıttığınız bölümdür. Girişi nasıl yapacağımı bulunca büyük bir dertten kurtulmuş oldum.
Bildiğim kadarıyla bir tarihçi değilsiniz, akademik alanda da böyle bir serüveniniz yok. Metni kurgularken akademik bir futbol tarihi okumasıyla sokaktaki taraftarın heyecanını harmanlamak gibi bir kaygı oluştu mu? Kitabı nasıl bir mizaçla kurguladınız?
Hiçbir zaman akademik bir okuma yapmak gibi bir hedefim olmadı; bu ne haddime ne de okurken tercih ettiğim bir üslup. Dergilere, gazetelere ve farklı kitaplara yüzlerce yazı yazdım; oradaki üslubumu bu kitaba taşımak istedim sadece.
Yazı yazarken daima “Bunun bir belgeseli çekilse nasıl olur?” sorusunu sorar; o belgeseli kendi gözümden ve zihnimden kurgulamaya başlayıp metni öyle yazarım. Burada da benzer bir yol izledim.
Kitapta 1863’ten günümüze, kuralsız oyundan küresel fenomene geçişi doyurucu bir şekilde anlatıyorsunuz. Futbol sizce bu süreçte gerçekten de “masumiyetini” ve “ruhunu” yitirdi mi yoksa bu dönüşüm, sürece daha geniş ve bütünsel bakınca doğal akışında mı kalıyor?
Kitabın sonunda da belirtmeye çalıştığım gibi bence futbol tarihi döngülerden oluşuyor. Bu “masumiyetini yitirme” hususu da bunlardan biri. Bugün “Futbol masumiyetini yitirdi,” diyenlerin özlediği futbol, bir önceki nesil için aslında “kirlenmiş” bir oyundu. Futbolun bugünkü haline gelişindeki dönüm noktalarından biri olan profesyonelleşme mefhumu, işçi sınıfı ile aristokratlar arasında çıkan bir anlaşmazlığın sonucudur ve o dönemde de bu durum ‘ruhunu kaybetme’ olarak açıklanmıştı.
Oyundan para kazanmak, kuralları değiştirmek… Örneğin penaltı kuralı ilk başlarda, “Birini gole giderken nasıl durdurabilirler, bu centilmenliğe aykırı,” minvalindeki itirazlarla, tepkiyle karşılanıyor. Ya da Rugby School geleneğinden gelenler, bugün kural dışı olan çelme gibi hareketlerin işin özü olduğunu düşünüyor ve “futbol ruhunu kaybetti” diyerek ragbi sporunu ayrı bir federasyona taşıyorlar. Bu ve benzeri tartışmalar yüzyıllardır var; sadece sayılar, isimler ve başlıklar değişiyor…
Oyunu değiştiren Bosman Kuralları
Kitapta Pelé’nin dünya çapında ilk yıldız olmasından başlayıp Messi-Ronaldo rekabetine kadar uzanan bir süreç var. Günümüzdeki yıldızların, Pelé veya Maradona, hatta Messi ve Ronaldo gibi birer “mit”e dönüşmesi, modern çağın tüketim ve iletişim hızıyla mümkün mü? Küresel iletişim olanakları her gün gelişmesine rağmen Mbappé ve Haaland bile sanki bu ikonik seviyeye yaklaşamıyor gibi…
Bunu biraz da kariyerlerinin gidişatı belirleyecek. Bir kere Messi ve Ronaldo tarihe geçecek bir rekabet, bir dönüm noktası… Kitapta da onlara özel bir bölüm açtım ve o kadar büyük başarılar ve rekorlar var ki 101 üslubunda özetini geçmek çok zor oldu. Öte yandan, önümüze çıkan her yetenekle onları mukayese etmeyi bir kenara bırakmamız gerekiyor. Maradona’dan sonra Messi gelene kadar 20 yıl geçti; belki bir 20 yıl ya da daha fazlası gerekecek. Pelé ile Maradona arasında onlarca büyük futbolcu var ama hiçbiri Cruyff ve Beckenbauer kadar mite dönüşmemiş durumda.
Elbette Mbappé ve Haaland için sosyal medya çağında oynamanın zorlukları mevcut; eleştiri ve linç kültürü büyük etmen. Ama Messi’yi de hatırlarsak, o kadar büyük başarılara rağmen Katar’a kadar “Ama Dünya Kupası yok!” yorumlarına maruz kalabiliyordu. Ronaldo da aynı şekilde. Her dönemin şartlarında eleştiri var; tabii bugün daha genel bir saldırı mümkün, ama bütün ikonların kariyer yolu zorlu. Pelé, radyo döneminde dünyada şöhretini yaymış bir ikon; Cruyff ve Beckenbauer televizyon döneminin ilk büyük yıldızları; Maradona ise televizyon döneminin Berlusconi çağındaki simgesi. Messi ve Ronaldo ise internet çağında zirveye çıktı. Sosyal medya ya da daha hızlı tüketim çağı da yıldızlarını elbette bulacaktır.
Nostalji tuzağına düşmeden geçmişi anlatmak gerçekten zor bir zanaat. Futbolu romantize etmeyi sevmediğinizi biliyorum. Hatta aramızdaki sohbetlerde bununla dalga geçtiğimizi bile hatırlar gibiyim. Kolaylıkla romantize edilebilecek bir konu üzerine kitap yazmak sizi zorladı mı?
10 yıl önce olsa zorlardı. Nitekim o dönem blog yazılarımda belki ben de zaman zaman bu tuzağa düşmüşümdür. Ama 11 yıldır Socrates’te her ay onlarca sayfa doldurmak, YouTube kanalında programlar yapmak, üslubumu oturtmam için yardımcı oldu. Belki bazıları için ben de hâlâ romantiğim, ama biliyorsun, olabildiğince bu durumdan kaçmaya çalışıyorum. Kitap da neticede Socrates’te yazdığım yazıların alanına giren bir konu; o yazılardan daha çok yazıp kurguda birleştirdim gibi düşün. Yine dergide yaptığımız sözlü tarih çalışmaları ya da çalıştığım Kolej Havası belgeselinde büyük bir hikâyeyi kurgulamak konusunda da bir şeyler öğrendiğim için kitabı bir çerçeveye oturtmak zor olmadı.
Cruyff’un futbol yaklaşımıyla Beckenbauer’in yöntemini karşılaştırınca ortaya tezatlıklar çıkıyor. Burada bir tez-antitez olgusundan bahsetmek mümkün. 2010’lardan sonra da Guardiola’nın ortaya koydukları ve onun antitezleri konuşulur oldu. Sizce futbolu besleyen ve geliştiren süreçte bu diyalektik akışın payı ne?
Elbette. Kitapta 1960’ları anlattığım bölümün de adı “Tez-Antitez”. Orada 4-2-4, Katenaçyo ve Hollanda ekolü üzerinden bu çatışmayı anlatmaya çalıştım. Kurallı oyuna kadar bunu taşıyabiliriz; neticede İngilizlerin oynadığı “vur ve koş” ile İskoçların oynadığı “pas oyunu” arasındaki üstünlük kurma çabasıyla başlıyor her şey ve bugüne geliyor. Pep’in panzehri yıllarca arandı; şimdi de Arsenal’in kornerlerine çözüm aranıyor. Bu böyle devam edecek. O yüzden “futbol bitti” demek yerine, bu akışta sorunun cevabı ne zaman gelecek diye düşünmek bana daha eğlenceli geliyor.
Brian Clough’un Derby County ve Nottingham Forest ile başardığı olağanüstü şeyler, bugün “FM’de bile zor başarılacak” türden. O agresif, tavizsiz, çarpıcı başarıları günümüz futbolunda yakalamak neden çok daha zor? Sadece ekonomik mi, yoksa kültürel sebepleri de var mı?
Forest’ın başardığını o zamanlar başarmak da zaten kolay ya da sık görülen bir şey değil. Mesela İtalya’da ya da İspanya’da sürpriz şampiyonluklar vardır ama bu başarılar o takımlara Avrupa’da bir destanın anahtarını vermez. Clough’ın başardığı ise çok çok nadir görülen bir mucize. Bir takımın lig şampiyonluğundan çok Kupa 1 zaferinin olması zaten tarihte de tek.
“Sürpriz takımlar” açısından bakarsak eğer — daha geniş bir takım şeması çizerek — bunda da Bosman Kuralları karşımıza çıkıyor. Ofsayt kuralının değişimi, kalecinin ellerini kullanması, kaleciye pasın elle alınamaması gibi oyunu değiştiren kurallar var. Bence pandemiyle hayatımıza giren oyuncu değişikliği de bu yönde bir değişim. Fakat saha dışından oyunu en çok etkileyen karar, Bosman Davası’nın sonucu olabilir. Zaten dikkat ederseniz, o günden beri bu tarz takımların pek de sahnede olmadığını; gösteri yapsalar bile bir-iki sene içinde dağıtılıp başka takımlar tarafından oyuncularının paylaşıldığını görüyoruz.
‘Ülkemizdeki sorunun yasaklardan ziyade kimliksizlikle ilgisi var’
Futbolun coğrafyamızda 19. yüzyıl sonlarında baskıya ve yasaklara maruz kalışının, Türk futbolunun Batı’nın yakaladığı standartlara erişememesinde payı var mı? Tabii ki 20. yüzyılın ekonomisi ve güç dengelerinden bağımsız konuşmak mümkün değil ama özellikle o dönemin nasıl bir role sahip olduğu konusundaki fikriniz nedir?
Futbol; kurallarının belirlendiği ve dünyaya İngilizlerin emekleriyle yayıldığı İngiltere’de bile bir dönem yasaklanmıştı. Ya da bugün ekol kabul edilen Hollanda gibi ülkeler, oyunla çok geç tanışmıştı. Naçizane fikrim; ülkemizdeki sorunun yasaklardan ziyade “kimliksizlikle” ilgisi olduğu yönünde. Ekollerin doğuşuna baktığımızda, ülkelerin kendilerine has özelliklerle bir futbol stili yarattığını görüyoruz. Neredeyse hepsine futbolu Ada ülkelerinden gelen insanlar öğretmiş; ancak bir süre sonra o kabuğu kırıp tez-antitez sarmalına girerek ortaya yeni fikirler ve uygulamalar çıkarmışlar. Bizim futbolumuzda ise bu teşhis hususunda sorunlar yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor.
Toprak Saha ve Socrates Dergi’ye verdiğiniz emek ortada. Hiç şüphesiz her iki mecraya da kendi kimliğiniz ve mizacınızla büyük bir zenginlik kattınız. Kitabın temelleri süreç ve yöntem bakımından elbette buralara dayanıyordur; ancak içerik bağlamında işler nasıl ilerledi? Kitap için sıfırdan yeni bir dünya mı yarattınız yoksa yıllardır sürdürdüğünüz çalışmalar mı kitabın içeriğini derinleştirdi?
Kitabın editörlüğünü yapan Furkan Akderin’le birlikte kabaca bir plan yaptık; başlıklar dahilinde futbol tarihinin önemli olaylarına göre bölümleri kafamda oluşturdum ve sonrasında yazmaya başladım. Dergide de diğer yazılarımda da olayları ya da kahramanları anlatırken kalemimi esirgememeye çalışır, uzun uzun yazarım; ancak burada “101 üslubunu” göz önünde bulundurmam gerekiyordu. 1940’ların ikinci yarısından sonrası, 12-13 yıllık meslek hayatımda hep üzerine eğildiğim dönemlerdi; o kısımlarda rahattım. Ancak 1800’ler ile 1930’lar arasını tekrar çalışıp “101 özeti” formatına sokmak biraz zorlayıcı oldu.
Elbette yıllardır heybenize attığınız bilgi birikimi ya da yazma alışkanlığı size yardımcı oluyor. Nereden başlayacağınızı, nasıl bitireceğinizi biliyorsunuz. Ya da hangi ilginç bilgiyi hangi konuya bağlayıp akışa daha fazla hareket katabileceğinizi… Ama daha da önemlisi; bugüne kadar yazdıkları ve yaptıklarıyla bana yön veren, ufkumu açan insanlara saygıda kusur etmeden, kaynakçalar ve alıntılarla onları selamlayıp üslup ve anlatım olarak tamamen bana ait bir iş çıkarmaktı. İzleyicilerimin benim sesimden duyduğu, okuyucuların ise yazar ismine bakmadan “Bunu İlhan yazmış,” diyeceği bir eser ortaya koyabilmek temel motivasyonumdu. Umarım becerebilmişimdir.
İtalyan kültürüne, futbolu aşacak derecede ilginiz olduğunu biliyoruz. Sizinle İtalyan progresif rock alemi hakkında da sohbetimiz olmuştu. Farklı bir ülkenin kültürüne çok yönlü ilgi duymak konusunda futbol sizin için nasıl bir işleve sahip oldu?
Türkiye’deki futbol kültürüne hâkim olmanız için futbolcu isimlerini ya da takımları bilmeniz yetmez, değil mi? En basitinden, tribünlerdeki tezahüratların nereden geldiğini, lakapları ve rekabetin geçmişini de bilmeniz lazım. Biraz müzik, biraz sinema, biraz da maalesef dünyanın kaderi gereği İngiliz ve ABD kültürüne bir şekilde hâkim oluyoruz zaten. Premier Lig’in dünyaya bu kadar kolay pazarlanmasında bunun da payı olduğunu düşünüyorum; neyse, o ayrı bir konu. Ben çocukken İtalyan takımları çok iyiydi. İngiltere’de de Shearer ve McManaman gibi çok sevdiğim futbolcular vardı ama yaşım ilerledikçe İtalya bende daha ağır bastı. Sonrasında meslek olarak da bu işe girince genel bilgilerle yetinmemem gerektiğini düşündüm; müziğinden sinemasına kadar elimden geldiğince açıklarımı kapatmak için çalıştım. Bunları yaparken dil öğrenmem gerektiğini de fark ettim ve 30 yaşımdan sonra İtalyanca öğrendim. Hâlâ eksiklerim çok, gidermek için uğraşıyorum.
Sizinle konuştuğumda konunun futbolu aşıp müziğe, sinemaya ve popüler kültüre gelmemesi imkânsız. Zaten müziğin sevdiğimiz dönemlerinin figürlerinin birçoğunu futbolla bir arada düşünmemiz mümkün. Sizin için bu alanları buluşturmak nasıl bir motivasyon kaynağı? Günümüz futbolunun birçok şeyden izole ve yavan bir durumda olduğunu düşünüyorum. Siz buna katılıyor musunuz, katılıyorsanız sebeplerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz?
Bu durum, bizim gibi röportaj yapan insanların ortak yaralarından biridir. Sadece futbolda değil; tüm sporlarda, hatta eğlence sektöründe de benzer bir tablo var. Fazla korumacı bir düzen hâkim. Tabii bugünkü “linç kültürünü” gördükçe insan onları da anlıyor. Ancak ne kadar büyük yetenek olsalar veya büyük başarılar yakalasalar da fazla dışa kapalı, özel hayatından, zevklerinden ya da görüşlerinden pek bahsetmek istemeyen insanların hikâyeleri biraz yavan kalıyor.
Yakın gelecekte ya da ileriye dönük olarak zihninizde neler var? Süreli işlerin yanı sıra belgesel, kitap ya da farklı bir projeniz mevcut mu?
“Dünya Kupası 101” kitabı da bu projeye dâhildi ancak şimdilik askıya alındı. Bunun dışında benim ömür boyu yapmak istediğim tek iş —bugüne kadar spor sektöründe yaptığım her işi çok severek ve gururla yapmış olsam da— belgesel çekmek. Hayata geçirmek üzere olduğumuz bir çalışma vardı ancak iptal edildi. Umarım yeni belgesel mecralarında çalışma imkânına sahip olurum.


