Share This Article
Kyle Chayka | Çeviren: Vecihi Turgul
Kahvaltı ve yemek fotoğrafları, narsistik bireyin olmazsa olmazıdır: başkalarının ilgisini çekmeyen ama paylaşanın kendini bunu yapmak zorunda hissettiği, hatta adeta bir sorumluluk addettiği içerik parçası! yediğimiz yemeği gösteren bir fotoğraf paylaşmak, Twitter ve Instagram’ın ilk yıllarında yaptığımız bir şeydi ve o zamanlar bu yeni bir akım gibi görünüyordu: Bir anda, hayatınızın en sıradan anlarını, onları görmeye hevesli olabilecek yabancıların oluşturduğu bir kalabalıkla paylaşabiliyorduk.
Bir bakıma kahvaltı fotoğrafı, sosyal medyanın ütopik hayalini temsil ediyordu: Milyarlarca sıradan insan, yaşamlarının doğal yansımalarını – yemeklerini, evcil hayvanlarını, kumsalda ortaya çıkan “çirkin” parmaklarını, duşta akıllarına gelen düşüncelerini – sanal gezegene salıyor ve bunlar yalnızca ilgi çekici değil, aynı zamanda yaşamsal bir şeye dönüşebiliyordu; aşağıdan yukarıya tutulan dinamik bir gerçeklik kaydı.
Paylaşmak ve başkalarının paylaşımlarıyla etkileşime girmek, amatörlüğü, sıradanlığı ve içerik üzerinden işleyen bir tür liyakat düzenini yücelten büyük bir projeye katılmak demekti: Doğru ve planlara uyan bir şekilde paylaşırsanız herkes ve her şey ilginç olabilir, hatta viral bile olabilirdi.
Son zamanlarda ise, kahvaltı fotoğrafını ve benzeri gündelik paylaşımları özlerken buluyoruz kendimizi. İnsanların hayatlarından rastgele anları bu kadar rahatça paylaşmadığını görüyoruz. Aslında, bunu yapmak artık pek mantıklı gelmiyor ve eskiden gelmiş olmasına inanmak bile zor. Sosyal medyada, ortaya çıkışından on beş yılı aşkın bir süre sonra, artık neden böyle hissediyoruz?
‘Kuşağımda herkes biraz röntgenci gibi, hâlâ kaydırıyorlar’
Yüksek bütçeli bir ürünlere farklı derecelerde methiyeler düzen influencer’lar ve sonsuz içerik denizi; uluslararası savaşların dehşetine dair manşetler; yapay zekâ tarafından üretilmiş görüntüler, videolar ve metinler; kullanıcıların derinlere işlemiş korkularına hitap eden ve platformların bizzat göz yummasıyla önü alınmamış troller… Bu manzara içinde “gündelik olanın” eskisi kadar değeri kalmadı. Bu yüzden birçok insan artık eskisi kadar sık paylaşım yapmıyor.
Geçtiğimiz günlerde, bir barmenin hafta içi bir sabah Instagram hikâyelerine birkaç neşeli selfie yüklediğini gördüm. Bir süre sonra fark ettim ki, paylaşımlar ortadan kaybolmuştu – silmişti. Sonradan şöyle açıkladı:
Bazen dünyada olup biten onca şey varken, böyle şeyler paylaşınca duyarsız görüneceğimden endişe ediyorum. Kendimi huzursuz hissettiğim için paylaşımlarımı kaldırdım.
Bu köklü değişimin kuşaklarla ilgili bir yönü de var: Sosyal medya ile büyüyen “milenyum” çocukları artık orta yaşa yaklaşıyor ve gelinen noktada hayatlarında daha fazla mahremiyet aramaya başladılar; bir partner ve çocuklarla yerleşik bir düzene geçildiğinde, kişiliğinizi çevrimiçi olarak yansıtmanın pek cazibesi kalmıyor olabilir.
“Bence insanlar artık aşırı paylaşma konusunda daha kuşkucu, bu da muhtemelen on yıl önce hepimizin yaptığı ölçüsüz paylaşımlara karşı faydalı ve sağlıklı bir düzeltme,” dedi avukat Emma Hulse. Ancak, insanlarla onların günümüzdeki paylaşım alışkanlıkları üzerine yaptığım onlarca görüşmede, birçok “Z kuşağı” ve hatta bazı genç kullanıcılar, hayatlarını sosyal medyaya aktarma konusunda bir isteksizlik hissettiklerini dahi söylediler. Onların da paylaşım yorgunluğu çektiği anlaşılıyor.
24 yaşındaki bir genç, “Kendi kuşağımda herkes biraz röntgenci gibi, hâlâ kaydırıyorlar ama paylaşmıyorlar,” diyor ve ekliyor: “İnsanlar fark edilmek istemiyor” ve paylaşırlarsa da “bir çeşit kırılganlık mahmurluğu yaşıyorlar,” On yedi yaşındaki bir genç kendisi ve arkadaşlarının rahat bir sosyal medya dönemini hiç yaşamadığını söylüyor; şimdi ise Instagram’daki “carousel”lerini nasıl sıralayacakları üzerine kafa patlatmakla meşgul.
“Gelinen noktada kahvaltımın fotoğrafını çekip paylaşmayı hayal bile edemiyorum. Belki bir fotoğraf postunun altıncı karesi olarak,” diyor bu genç. (Onun ideal bir photo dump formülü şöyleydi: “Bir solo fotoğraf, sosyal bir hayatın olduğunu kanıtlamak için arkadaşlarla bir grup pozu ve ardından güzel bir doğa ya da yemek fotoğrafı ya da tercihen farklı bir hobiye ait bir kare.”) Hatta arkadaşlarının özel hesapları bile, sözlerini şöyle sürdürdü, “gerçekten özgür olmaktan ziyade özgür görünmeleri için düzenlenmiş.”
‘Algoritma hiçbir zaman bizim lehimize çalışmıyor’
Sosyal medya geliştikçe, paylaşım için temel beklentiler tekrar tekrar yükseldi. Aceleyle atılmış tweet’lerin yerini özenle kurgulanmış Instagram fotoğrafları aldı; onların yerini de giderek televizyondaki prodüksiyon kalitesine öykünen TikTok videoları… Influencer’lar ve marka hesapları, “ring light”lara ve telefon aparatlarına yatırım yaparak bu yüksek standartlara uyum sağlayabiliyor; geri kalanımız ise telefon kameralarımızla boğuşuyoruz.
Müzisyen ve çevrimiçi sanatçı Man Bartlett, 2010’ların başında “yaşam yayını” (lifecasting) adını verdiği şeyin öncülerindendi. 2011’de yaptığı bir performans sanatında, Port Authority Otobüs Terminali’nde yirmi dört saatini geçirip, tanıştığı insanları anlık olarak paylaştı ve çevrimiçi kitlesinden seyahat hikâyeleri topladı. Ancak karmaşık içerikler üretmenin ve yarı-sanal ilişkiler kurmanın baskısı, onun deyimiyle “zehirli ve mide bulandırıcı” bir hâl aldı. Günün sonunda şunları söylüyordu: “Zaman geçtikçe içeriklerin giderek daha çok videoya dönüştü; bu benim şahsen zamanımı ve enerjimi harcamak isteyeceğim bir mecra olmaktan çıktı.” Günümüzde ise en çok, müzik projeleriyle ilgili kısa paylaşımlarını yeni bir platform olan Bluesky’da yapıyor.
Son birkaç yılda sosyal medya ekosistemi giderek daha parçalı ve karmaşık hale geldikçe, sürekli ortaya çıkan ve hızla çöken yeni platformlarla birlikte kullanıcı kayıpları da yaşandı. Bir kişinin dediği gibi:
Tekrar tekrar Discord’u ya da Bluesky’ı ya da her ne çıkıyorsa artık onu öğrenmeye sabrım yok.
Birçok kişi, teknolojinin kendilerine karşı sürekli bir mücadele dayattığından yakındı. Sosyal medyanın tasarımı, gündelik paylaşımı caydıracak şekilde kurgulandı: Yeterince ilgi görmeyince insanı yetersiz hissettiren ölçütler; sıradan anları değil, yorumculuğu, kışkırtmayı ve “promosyonu” öne çıkaran, sürekli paylaşım yapan popüler hesaplara öncelik veren algoritmik akışlar.
Georgia Üniversitesi öğrencisi Benton Williams, “Artık kimse arkadaşlarının paylaşımlarını akışta görmüyor, bu yüzden hayat güncellemesi sayılmıyor bile,” diyor. Müzisyen Kele Fleming ise hayal kırıklığını şu sözlerle özetledi: “Algoritma hiçbir zaman bizim lehimize çalışmıyor.” Akışlarımız eskiden keşfedilmemiş içerik incilerini önümüze çıkarırdı; şimdi ise yalnızca öne çıkan hesaplar ödüllendiriliyor. Arkadaşlarımızın paylaştıklarımızı göreceğinin bile garantisi yoksa, bunu neden sürdürelim ki? Paylaşım yaptığımızda da, algoritmayı memnun etme gerekliliğinin bilinciyle hareket ediyoruz; aksi halde boşlukta kayboluyoruz.
‘Sessizlik kendi başına bir tür ifade biçimine dönüştü’
Paylaşım yapmak her zaman “utandırıcı” görünme riskini taşır. Giderek artan şekilde, sesi duyulmaz hâle gelme—ya da daha kötüsü, uygunsuz biçimde öne çıkma riskini de barındırıyor. 2020’deki Black Lives Matter protestoları sırasında, birçok kullanıcı ve kurumsal hesap, aktivizmle ilgisi olmayan içerikler paylaşma konusunda tereddüt etmişti. O hissiyat, bugün de Filistin-İsrail savaşı ya da Başkan Trump’ın göçmenlere karşı ICE’ı harekete geçirmesi gibi olaylarla birlikte geri döndü. Bir iletişim ajansının kurucusu olan Ali Moran şunu söyledi:
Küresel kriz ile kişisel bir güncelleme arasındaki zıtlık o kadar keskin ki, bir tür duygusal sarsıntı yaratıyor.
Moran sözlerine şöyle devam etti: “Sessizlik kendi başına bir tür ifade biçimine dönüştü, ama ilgisiz bir şey paylaşmak da öyle. Sanki doğru olan hiçbir seçenek yokmuş gibi hissediliyor.” Böyle olunca, tamamen geri çekilmek, kişisel düşünceleri ya da fotoğrafları yalnızca özel grup sohbetlerinde ya da mesaj zincirlerinde paylaşmak daha güvenli görünebiliyor. Bunun sonucu olarak, geniş internet, değirmenini döndüren sıradanlıktan biraz daha yoksun kalıyor.
“Google Zero” ifadesi, arama motorlarının artık başka sitelere trafik yönlendirmediği, çünkü yapay zekâ sayesinde sorgulara doğrudan yanıt üretebildiği varsayımsal bir gelecek, internetini tanımlamak için kullanılıyor. Belki de bizler de “Posting Zero”ya doğru gidiyoruz: Gürültüden, sürtüşmeden ve ifşadan bıkıp, normal insanların — yani profesyonelleşmemiş, metalaşmamış, cilalanmamış kitlelerin— sosyal medyada paylaşım yapmayı bıraktığı bir noktaya.
“Posting Zero”, bir zamanlar hayal edildiği biçimiyle sosyal medyanın sonu olurdu: Kim olursa olsun, ne yaşıyorsa anında kayda geçirdiği, dünyanın gerçek zamanlı bir kaydı. Ancak sosyal medyayı ilgiye değer kılan şey, o “norm”ların varlığıydı. Onların çekilmesinin ardından, tıpkı bir zamanlar kalabalık olan bir kumsalda kalan tortular gibi, geriye yalnızca kupkuru kurumsal pazarlama, yapay zekâ üretimi posalar ve küçülen bir röntgenci kitlesini paraya dönüştürmeye çalışan aç gözlü girişimcilerin atıkları kalacak.
‘Beğeni almasam da sorun değil, her zaman bir sonraki gönderi vardır’
Şimdilik ise, sırf oyunun kendisini sevdikleri için hâlâ paylaşmaya devam eden bazı kullanıcılar var. Doubleday Yayınevi’ de bir tanıtım direktörü olan Michael Goldsmith de onlardan biri. Onun, X’de 2 binin altında takipçiye sürekli ve rahat bir şekilde yaptığı paylaşımlara uzun zamandır hayranım.
Goldsmith’in yakın tarihli düşündürücü paylaşımlarından biri şöyleydi: “Eğer bir köpek sigara içebilseydi, sigarayı iki patisiyle mi tutardı yoksa iki tırnağı arasına sıkıştırarak tek patisiyle mi?” Gönderi bir tane bile beğeni almadı. Neden ısrar ettiğini sordum. “Beynimden bir şeyi çıkarıp başka bir kaba koymanın arındırıcı bir işlevi oldu,” dedi ve ekledi:
Otuz kez paylaşım yapıp onların ikisi ya da hiçbiri beğeni almasa da umurumda değil—her zaman bir sonraki gönderi vardır.”
Bu yazı, The New Yorker’da yayımlanan “Are You Experiencing Posting Ennui?” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

