Share This Article
Artık hepimizin iki yaşamı var: İlki gerçek olan. İkincisi dijital olan. İkincisinin, ilkine oranla baskın hâle geldiği zamanlardayız. Dijital dünya, hakikatleri maskeleyen ve bizi zaman zaman pasif, gözetleyen ve gözetlenen, birbirimizin kopyasına dönüştüren, yaşamımızı şeffaflaştıran, veri totalitarizminin kapılarını sonuna dek açan, kişinin metalaşmasına neden olan, bu akışa tutulan herkesi bir tür panoptikona (hapishaneye) sokarak özgürlüğünü sömüren ve bunu teşhirle bütünleyen bir yapıda.
Mevcut sistem, özne olmaktan uzaklaştırdığı kişiyi 7/24 uyanık olmaya zorlarken iletişimi değil, etkileşimi öne çıkararak büyük bir kitleyi müşteri hâline getiriyor. Böylece neoliberal kapitalizmle buluşuyor. Byung-Chul Han, Psikopolitika’da bu durumu şöyle özetlemişti:
Neoliberalizm bizzat özgürlüğü sömürmeye yarayan çok verimli, hatta zekice bir sistemdir. Heyecan, oyun ve iletişim gibi özgürlüğün pratiğine ve dışavurum biçimlerine ait ne varsa sömürülür. İnsanı iradesine karşı sömürmek verimli olmaz. Yabancı bir gücün sömürüsü fazla kazanç sağlamaz. Ancak özgürlüğün sömürülüşü sayesinde maksimum kazanca ulaşılır.

Han’ın ifadesiyle nicelikselleştirilen benlik, neoliberal çağın istediği bir varlığa dönüşürken her türlü yapıp etmesi kaydedilip izi sürülen dijital toplu hafızadaki mahkûm hâline getiriliyor. Enformasyon, bildirim, beğeni, performans, gözetleme ve gözetlenme gürültüsü ise bu ortamın vazgeçilmezi.
Han, aynının giderek güçlenen gürültüsüyle şekillenen dijital dünyada, toplumsallığın ve kamusallığın enikonu parçalandığını, eylemin ve sözün yanı sıra anlamın da kaybolmaya yüz tuttuğunu belirtiyor. Bunun bir devrim olup olmadığını tartıştığı Sürünün İçinde’de, dijital aktivizmin ve dijital hayatın hangi açmazları beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor.
‘Dijital sürü’
Han, öncelikle tartıştığımız, içinde bulunduğumuz ve âdeta kendimizi emanet ettiğimiz dijital dünyanın ne olduğunu tanımlıyor:
Dijital dünya bir mevcudiyet ortamıdır. Onun zamansallığı dolaysız şimdiki zamandır. Dijital iletişim, enformasyonların arabulucular olmadan üretilmesi, gönderilmesi ve alınmasıyla şekillenir. Onlar aracılar tarafından gözden geçirilemez ve filtrelenemez.
Mesafenin yitip gittiği, saygının kaybolduğu ve dolayısıyla kamusallığın altının oyulduğu bu ortamda, mahrem alanların pornografik şekilde ortalığa saçıldığını görüyoruz. Han’a göre bu durum, düşüncesizliği ve patavatsızlığı da tetikliyor. Dolayısıyla dijital dünya, yarattığı şiddetini akışa kapılan herkese dayatıyor. Yazarın bahsettiği şiddete, dijital dünyanın kendine has; anlık duygusal tatminler ve değişimler içeren “iletişimi”, daha doğrusu etkileşimi de dâhil.
Etkileşimle şekillenen dijital dünya, gitgide gerçek dünyaya baskın gelirken diyaloğu ve başkalarını öteleyerek daha çok anlık tepkileri ve infialleri tetikliyor. Han’a göre bu ortamda zemin hayli kaygan çünkü salt duygularla hareket edildiğinden herhangi bir gelecek yaratma olanağı bulunmuyor. Tüm bunlarla var olan kitleye “dijital sürü” diyor Han: Kendi profilleri bulunmayan, büyük bir uğultu ortasında konumlanan, biz bilincinden yoksun olan, üyeleri “hiç kimse” dışında herhangi bir kimliğe bürünemeyen, kendini sergileyen ve dikkat çekmek için yarışan kişilerden meydana gelen ve kalabalığa karıştıkça mutluluğu artan “bireylerin” oluşturduğu kitle… Bu grup enformasyonla, malumatla, kanaatlerle, konfor alanlarından ayrılmaya pek yanaşmadan ve iletişim kriziyle yaşamını devam ettiriyor. Sessizlikten ve derin düşünmeden yoksun bu kitle, ruhsal açıdan da hayli durgun. Karmaşıklığı ve olumsuzluğu paranteze alan; kendisine bu yönde öğüt ve hatta emir verilen bir güruh bu.
Han’a göre bahsi geçen kalabalıktaki her kişi, dijital var oluşu fena hâlde sekteye uğrattığı için başkasıyla karşılaşmaktan rahatsız. Sekteye uğrayan yalnızca bu değil elbette:
Dijital cihazlar elleri köreltiyor. Ama bu aynı zamanda maddenin yükünden bir kurtuluş anlamına da geliyor. Gelecekteki insanın artık ellere ihtiyacı olmayacak. Artık hiçbir şeyi düzenlemek ve işlemek zorunda kalmayacak çünkü maddi şeylerle değil, maddi-olmayan enformasyonla ilgilenecek. Ellerin yerini parmaklar alacak. Yeni insan, eyleme geçmek yerine sadece parmaklarını oynatacak. (…) Maddi-olmayan geleceğin insanı, bir işçi, Homo Faber değil, aksine bir oyuncu, Homo Ludens olacak. Geleceğin ‘parmağıyla kurcalayan, elsiz insanı’ Homo Digitalis, eyleme geçmiyor. ‘Ellerindeki atrofi’, onun eylem becerisini elinden alıyor. Düzenlemek ve işlemek bir direnci şart koşar. Eylem aynı zamanda bir direncin üstesinden gelmelidir. Ötekini, yeniyi, hâkim olanın karşısına koyar. Doğasında bir olumsuzlama barındırır. Onun için olan aynı zamanda bir karşıttır. Ama günümüzün pozitif toplumu, her türlü direnç biçiminden uzaklaşıyor. Bu şekilde eylemlerin önüne geçiyor. İçinde sadece aynılığın farklı hâlleri hüküm sürüyor.
Enformasyon yığınında operasyonlar
Han, dijital dünyadaki şeffaflığı iktidar ve enformasyon üzerinden anlatırken “iktidar (güç) ve enformasyonun arası iyi değildir” diyor ve bilgi ile enformasyonu (malumatı) aynı kefeye koyarak büyük bir hata yapıyor. İktidar, dijital dünyaya salınan bulanık, içine bilginin de bilgi-olmayanın da (kasıtlı biçimde) karıştırıldığı enformasyonu, hakikati ötelemek veya eğip bükmek için kullanıyor. Dışlayıcılığın ve seçiciliğin altını oyuyor bir bakıma. Kısacası olumsuzlamadan uzak, pozitif bir “enformasyon yığını” yaratıyor. Hâliyle insan da bu durumda bir enformasyon avcısına evriliyor:
Google Glass, bedensel olarak bize o kadar yakın ki vücudumuzun bir parçası gibi algılanıyor. Varlığın (Sein) enformasyonla tamamen örtüşmesini sağlayarak enformasyon toplumunu tamamlıyor. Enformasyon olmayan şey, hiç oluyor. Akıllı gözlükler sayesinde insan algısı tam verimliliğe ulaşıyor. Sadece her tıklamada değil, insan her bakışıyla da avlanıyor. Dünyayı görmek, dünyayı kavramakla örtüşüyor. Google Glass, kendisine enformasyon yani av vaat etmeyen her şeyi görmezden gelen avcı bakışını bütünselleştiriyor. Ama algılamanın, görmenin daha derin mutluluğu ise verimsiz olmasında (Effizienzlosigkeit) yatar. Bu mutluluk, onlardan yararlanmaksızın şeylerde oyalanan uzun bakışlardan kaynaklanır.
Han, dijital sistemin herhangi bir sabit çizgi bırakmayan karakter oluşumuna izin vermeyen ve oynak yapısına dikkat çekiyor. Bu yapı, eylemi “operasyona” dönüştürürken otomatikleşen yaşamda, düşünmenin yerine yapmak ve hesaplamak geçiriliyor. Bu akışta dair herhangi bir tereddüt ve duraksama hiç hoş karşılanmıyor. Acı, karşısındakini anlama veya kendini onun yerine koyma da… Dolayısıyla Han’ın ifadesiyle dijital hayaletler sarıyor dört bir yanımızı. Onu belirleyen şey ise yorgunluk, enformasyon bombardımanı altında ezilmişlik ve parçalanmışlık, dikkat eksikliği, tüketimcilik, analitik becerilerin felce uğraması, narsisizm, sürekli şimdiki zamanda yaşama, boş vakitten ve düşünmeden yoksunluk, gözetleme ve gözetlenme, özgürlük ve gerçeklik illüzyonu içinde “var olma”, güven kaybı ve sürekli kontrol…

Bugün, yaşadığımız teknolojik hızlanmayı tanımlamak için dijital devrimden söz etmek, tıpkı geçmişte sanayi devriminden bahsetmek gibi, artık sıradan bir ifade haline geldi. Ancak, bu terimle tam olarak neyi kastediyoruz? 1959 yılında Kore’de doğan “melankolik” düşünür Byung-Chul Han, bu sorunu derinlemesine inceliyor.
Han’ın dijital sürü diye nitelediği kitle, mustarip olduğu bu açmazların pek farkında değil. Kendisine çizilen yolda yürüyor. Yazar ise bu ortama dijital psikopolitikanın hâkim olduğunu söylüyor:
Dijital psikopolitika, bilinçdışı mantığına erişerek kitlelerin sosyal davranışlarını ele geçiriyor. Kitlelerin kolektif bilinçdışına ve gelecekteki sosyal davranışlarına erişimi olan dijital gözetleme toplumu, totaliter özellikler geliştiriyor. Bizi psikopolitik programlamaya ve kontrole teslim ediyor. Biyopolitika çağı böylelikle sona erdi. Bugün, artık dijital psikopolitika çağına girmiş bulunuyoruz.
Sürünün İçinde, Byung-Chul Han, Çeviren: Zeynep Sarıkartal, İnka Kitap, 96 s.
