Share This Article
Yargılamanın bir ayağı iddia ise diğeri savunma. Adaleti amaçlayan bu iki eylem çok eskiye dayanıyor. Yalnızca o da değil, hukukun ve eşitlik idealinin de kesişim noktasında yer alıyor bu iki edim. Dahası, suçun ve suçlunun olduğu kadar, masumun belirlenmesinde de hayatî bir yerdeler. Sadakat Kadri, Dava: Soktares’ten O.J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi (Çeviren: Gökhan Arıkan, Kolektif Kitap, 2015) başlıklı incelemesinde buna dair bir yorumla çıkıyor karşımıza:
Eşitlik ideali, hukukun önünde düzenli olarak ırksal, cinsel ve finansal şartların gerçekliğine yenik düşer. Hukuk düzeni diye atılan naralar, sık sık âdil yargılanma isteklerini duyulmaz kılar. Duruşma salonları en kötü hâlleriyle soylulaştırılmış ikiyüzlülüğün timsalidir. Ama her dava o hayali yeniden akla getirir.
Âdil yargılanma ve âdil bir adalet arzusu (ve elbette hakkı), çok uzun zamandır tartışılan bir mesele. Toplumu harekete geçiren, kamuoyunun dikkatini çeken ve tarihe mâl olmuş davalar ile yargılamaların, mahkeme salonlarının dört duvarıyla sınırlı kalmadığı düşünülürse uluslararası davalarda görev yapmış Jacques Verges’nin yargıçlara, savcılara ve sanıklara yönelttiği (ve hepsinin kendisine sorması gerektiğini düşündüğü) iç içe geçmiş, birbirini takip eden sorular önemli: “Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Tarihsel olarak varlık nedeniniz nedir?”

Verges, hem bu soruların yanıtlarını ararken hem de yargılamanın özünü ortaya koyarken sözü savunmaya; uyum ve kopuş davaları ile siyasi davalara getiriyor. 1968’de yayımlanan Savunma Saldırıyor’da, mevcut adalet mekanizmalarını kabullenenleri ve gerçekliği dile getirmede ısrarcı olanları hatırlatıyor.
‘Uyum adaleti’ni ararken
Verges, anlatmaya en temel bilgilerden başlıyor:
Davanın işlevi, bireyler ile toplumlar arasındaki çelişkileri çözmektir. Bizzat sanıkların rızasıyla -hiç değilse eğişiyle. Sosyal savunma, ıslah, topluma kazandırma, af, sınama gibi büyük lafların ardında toplumun hedefi, yaramaz çocuklarını yola getirmektir ve bir yargıcın düşebileceği en ağır hata, iyi aile evladı ile yasa düşmanını karıştırmaktır.
Kralların, soyluların, toplumun ileri gelenlerinin, müesses nizamın yaratıcı ve savunucularının, savaşın taraftarlarının suçladığı ve yargılamak istediği kişiler, uyum ve kopuş arasındaki sınıra geliyor. Verges ise bu noktadaki ayrımı hayli net biçimde ortaya koyuyor:
Ceza davasının üslubunu belirleyecek temel ayrım, sanığın toplumsal düzen karşısındaki duruşudur. Düzeni kabul ederse dava mümkündür; gerekçelerini ortaya döken sanık ile değerlerine saygı gösterilen yargıç arasında diyalog kurulur. Sanık eğer düzeni reddederse hukuki mekanizma dağılır; bu bir kopuş davasıdır.
Mütalaa ile savunma arasındaki karşıtlığın, hakikati dile getirmede ya da sunulan (bazen de kurgulanan) gerçekliğe uymada önemli bir rol üstlendiğini anımsatan Verges, yargılama tarihinden damıttığı bir yorumla bir not düşüyor:
Dava eğer toplumsal çelişkileri bireysel görünümlerle gün ışığına çıkarmaksa hedefi belirleyen her zaman siyasettir; terimin en geniş anlamıyla. Bu hedef, yenme isteği güçlüyken biricik ve berrak, zayıfken karmaşık ve bulanıktır.
Uyum davalarının özünde, sanığın suçsuzluğunu dile getirip inkârı veya suçluluğunu üstlenip olayların olağanüstü koşullarını aydınlatmayla beraber kurulu düzene saygının bulunduğunu söylüyor Verges. Suçsuzluğundan çok delil yokluğunu kanıtlamaya uğraşan, tanıkları, bilirkişi raporlarını, soruşturmacıların hatalarını eleştiren sanıklarla şekillenen bu davalarda, “masumun cezalandırılmasına yol açan hukuki hata suçunun, beraatten daha ağır bir olası düzensizliğe yol açtığını” belirtiyor.
Verges, uyum davalarında “uyum adaleti”nin arandığını; mahkemelerin, meşruluğuna saldıranları kendi ölçütlerine göre yargılamaya yöneldiğini hatırlatıyor. Madagaskarlı Parlamenterler ve General Challe yargılamalarına dair düştüğü not ise uyum davalarıyla ilgili önemli bir ipucu aslında:
Oyunun kurallarına uyarak verilen mücadele, ayrıntılarda zafer, esasta yenilgiyle sonuçlanıyordu. (…) Uyum savunması, ister hakikat ister dosyanın dayatmasıyla suçluluğu üstlenmeye karar verdiğinde, suçun gerçekliğiyle ilgili tüm tartışma beyhudedir. İlgili eylemin koşulları ve sanığın kişiliği üzerinde yoğunlaşır. Savunma, suçun olağanüstü koşulları, suçun kaçınılmazlığı üstünde ısrar ederek toplumsal tehlikesini azaltmaya çalışır. İstisnai olanın kaideleşme şansı yoktur. Savunma, suçun sonuçlarını sınırlayarak cezasını azaltmak niyetindedir.
Sokrates’ten bugüne kopuş davaları
Verges’nin kopuş davalarını anlatmaya Sokrates’ten başlaması manidar çünkü bu, tarihteki en önemli ve en eski örnek. Olayı hatırlamakta fayda var: Gençleri kışkırtmakla ve yoldan çıkarmakla suçlanıp yargılanan, suçlamalardan kurtulmasını sağlayacak bir savunmayı reddederken yargıçlardan aman dilemeyi ve kendisini suçlayanlarla anlaşmayı aklından bile geçirmeyen Sokrates; konuşmama ve olup biteni sorgulamama şartıyla salıverme vaadinde bulunan yargıçlara “yaptıklarımdan, felsefeden, şan, şöhret ve para meraklılarıyla hesaplaşmaktan geri durmayacağım” diyerek o tarihî savunmasını bir kopuş davası hâline getiriyor.
Tutukluyken baldıran zehiri içip ölmeden evvel, “hiçbir haksızlık etmeden yaşama” ve gerçeği dile getirme düsturundan vazgeçmeyeceğini duyuran Sokrates, iftiralara dayanan yargılamasına ve hapsedilişine bilgece karşı çıkıyor. Bu anlamda savunmasını bir karşı-saldırıya dönüştürüyor ve kendisini suçlayan Atina’nın ileri gelenlerine tarihî yanıtlar veriyor. Onlardan biri şöyle:
İyi bir insana yaşamı süresince de öldükten sonra da hiçbir kötülük gelmez…
Sadakat Kadri, Sokrates davasının “tüm toplumu tek bir kişiye karşı konumlandırma eylemi” olduğunu ve düşünürün Atina’ya direndiğini söylüyor. Sokrates, tam da bu nedenle bedel ödüyor ödemesine ama savunmasıyla (karşı-saldırısıyla) kendi kaderini tayin ediyor. Onu suçlayıp yargılayanların değil, Sokrates’in adının tarihe yazılmasını sağlayan, bu tavır ve ilkelerinden taviz vermemesi oluyor.
Verges’ye göre Sokrates’in “savunması”, olguları ve eylemi ikinci plana iterken mevcut düzene bir itiraz içeriyor. Böyle değerlendirdiğimizde tarihin ilk kopuş davası bu; herhangi bir özür ya da af dileme olmadığı gibi kişisel bir beklenti de yok, aksine onun söylediği her söz Atinalılar için gerçekleştirilen bir savunma. Üstelik kendisini suçlayıp yargılayanları ironiyle gülünç duruma düşüren Sokrates, kendisine sunulan (ya da fısıldanan) anlaşma taleplerini geri çevirerek ölmeyi, kurulan tuzakta yaşamaya yeğ tutuyor.
Verges, yasayı inkâr eden iddianamelere karşı yasaya saygı talep eden kopuş davası örneklerinden bahsederken XVI. Louis’yi anıyor. Kralı istisna sayan “yasalar” nedeniyle yargılanacağı bir madde bulmakta güçlük çekilirken sade vatandaşa dönüşen ve tüm ulus önünde dokunulmazlığı ortadan kalkan XVI. Louis’nin hukuka ihtiyaç duyduğunu ve yasalara tutunmaya uğraştığını görüyoruz.
Yazarın verdiği üç örnek; Sokrates, XVI. Louis ve Dimitrov, kopuş davalarının bir başka temel özelliğini hatırlatıyor bize: Bu isimlerin savunmaları sanığı aklamaktan çok, onun düşüncelerini gün ışığına çıkarma hedefiyle gerçekleştiriliyor.
Sonra Verges bir diğer tarihsel gerçeği hatırlatıyor; siyasi davalar: Onlar, uyum ve kopuş savunmalarını kapsadığı gibi ikisini de aşabiliyor.
Bir oyun misali siyasi davalar
Güç ve hukuk, adalet ve iktidar ilişkileriyle beraber zamanın ruhuna göre biçimlenen siyasi davalar çetin bir mücadelenin ardından, bir taraf için coşkulu diğeri için trajik sonuçlar doğuruyor. Verges’ye göre bazen halkın gözü önünde bazen dört duvar arasında süren bu davaların sonunda tecelli eden adalet, “gerçekleştiği çağ için eğitici gösteriler sunuyor.” Yazarın sıraladığı Nürnberg, Castro, Buharin ve Dreyfus gibi örnekler, bahsettiği eğitici gösterilerin en önde gelenleri. Mesela ABD ve İngiltere tarafından Nürnberg’de kurulan mahkemede açıklanan kararlar, Nazilere özenenlerin (ve özeneceklerin) nelerle karşılaşabileceğini dünyaya gösterirken galiplerin adaleti tartışmasını başlatarak uluslararası yasaların oluşturulması için bir işaret fişeğine dönüşmüştü.
Verges, davaların, özellikle de siyasi olanların “oyuna benzediğini ama bunun illa kumar olması gerekmediğini” ifade ediyor. Onların satranç hâline geldiğini ve strateji savaşlarına bürünebildiğini söylüyor. Yazarın bu bağlamda verdiği diğer bir örnek de Jeanne d’Arc:
Jeanne d’Arc’a iade-i itibar davası, başka tür bir oyunu temsil eder. Girizgâh aynı değildir: İddianameyi hazırlayanlar da sanıklar da ölmüştür. Geriye kalan iktidar ile kamuoyudur. İktidar, kamuoyuna uyuyormuş gibi yaparak onu etkisi altına alacaktır. Bu dava, modern karşı-davaların müjdecisidir. Sanığın dostları, tehlikeli çatışma alanından kaçarak sanığın yokluğunda kendi seçtiği figüranlarla, kendi seçtiği dekor içinde ikinci bir dava açar. Adalet, modası geçmiş kurallarından sıyrılarak mizansenin ve siyasetin dayattığı kurallara açıkça tabi olur.
Zamanın ruhuna ve popülizme karşı, savunmaya ve savunma hakkına, kendini kurtarmaktan çok davaları kazanmaya bir çağrı Jacques Verges’ninki. Savunma Saldırıyor, bu nedenle hiç eskimeyen ve güncelliğini yitirmeyen; adaleti ve adalet mekanizmalarını sorgulayan, savunma politikalarını çözümleyen bir hukuk metni. Aynı zamanda tarihî ve felsefi bir kitap.
Verges, âdil bir adalet için söz söyleme hakkının altını ısrarla çizerken idesi adalet olan hukukun yanı sıra uyum ve kopuş davaları ile siyasi davaları hatırlatıyor. Hatırlattığı bir başka şey ise adaleti zamanın kölesi hâline getirmeye teşne kurgulanan “gerçek” ile hakikat arasındaki ilişki:
Kopuş adaletinin ayrı dünyası tümüyle yasaksız, yasasız bir dünya değildir. Aksine, kopuş çatışmalarını nasıl çözdüğüne bakarak bir iktidarın içeriğini, geleceğini, gücünü kavramak mümkündür. İktidar, görevine inanıyorsa sağlamaya çalıştığı savaş adaletinin gerçek niteliğini gizlemeyecektir; kuşku ve tereddüt ediyorsa onu kamu hukuku kategorileri kılığına sokmaya çalışacaktır. Halkın desteğini elde etmişse içi rahat olacak, işkence ve zulme başvurmak için hiçbir nedeni olmayacaktır. Kamu hukukunun cinayet demediğine ‘cinayet’ deme açıkyürekliliğini gösterdikten sonra, ‘itirafa zorlamaya’ ne hacet? Buna karşılık kitlelerden kopmuş bir iktidar, düşmanını kendi oyununa sokmaya, onu vurmadan önce, yapmadığı eylemleri ona itiraf ettirmeye çalışacaktır. Gizli oturumun karşısına halka açık yargılamaları dikmek gerek ama açıklığın çeşitli biçimleri arasında da ayrım yapılabilir. Filan rejim, kamuoyunun desteğini koparmak için kopuş davasına linç üslubu, bir başka rejim kamuyu eğitmek için didaktik üslup verecektir. Bunlar, bir kopuş davasını değerlendirme imkânı sağlayan ölçütlerdir. Tabii, indirgemek istendikleri kamu hukuku kategorileriyle alakaları yoktur. Burada amaç, araçları haklı kılmaz; sadece onları açıklar. Bununla birlikte ceza hukuku, insanları hayatını ciddi şekilde tartışma konusu ettiği için uzun süre zihinlerde yanlış anlamalara yol açtı. Kimileri onda Tanrısal gücün yansımasını kimileri bir ahlak biliminin tohumlarını aradı. Oysa ceza hukuku sadece bir sanattır, sanatların en az bilineni, kuşkusuz en trajiği ama aynı zamanda en güncelidir.
Savunma Saldırıyor, Jacques Verges, Çeviren: Vivet Kanetti, Metis Yayınları, 110 s.
