‘Kurallara dayalı dünya düzeni bir kurguydu, artık işlemiyor!’

Share This Article
Bu hafta İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısı için bir araya gelen dünya liderleri, sarsıcı ve yön duygusunu zedeleyen bir gerçekle yüzleşiyor: Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri artık güvenilir ya da öngörülebilir bir müttefik olmadığı açık bir dille ifade ediliyor.
Trump; neredeyse dünyanın her ülkesine karşı ekonomiyi altüst edebilecek gümrük tarifelerini bir sopa gibi kullanmaktan, yurt içinde ya da uluslararası alanda herhangi bir yetkilendirme arayışına girmeden ABD ordusunu bir egemen ülkenin liderini devirmek için kullanmaya; ABD’nin en yakın dostları ve müttefiklerinden bazılarının topraklarını ele geçirmekle tehdit etmeye kadar uzanan adımlarla, “Önce Amerika” olarak adlandırdığı gündemi doğrultusunda kurallara dayalı dünya düzenini pervasızca bir kenara atmış durumda.
Dünyanın geri kalanı, etkili ve tutarlı bir karşılık geliştirmek bir yana, olup bitene ayak uydurmakta dahi zorlanıyor. Ancak bazı liderlerin yavaş yavaş pozisyonlarını netleştirmeye başladığı görülüyor. Kanada Başbakanı Mark Carney de bu isimlerden… Salı günü Davos’ta yaptığı ve şimdiden bir yol haritası olarak anılmaya başlanan sert konuşmasında Carney, Trump’ın yarattığı kaosa karşı net bir vizyon ortaya koydu.
Aşağıda, Carney’nin konuşmasının tamamını bulabilirsiniz.
‘Bu düzenin gerçek dışı olduğunu biliyorduk’
Çok teşekkür ederim, Larry. Konuşmama Fransızca başlayacağım, ardından İngilizceye geçeceğim.
Kanada’nın ve dünyanın içinden geçtiği bu kritik dönemde bu akşam burada olmak hem bir ayrıcalık hem de bir sorumluluktur.
Bugün sizlere dünya düzenindeki bir kopuştan, hoş bir yanılsamanın sona erişinden ve sert bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim. Bu yeni gerçeklikte jeopolitik, yani büyük ve baskın güçlerin jeopolitiği, artık hiçbir sınıra ve hiçbir kısıta tabi değildir.
Bununla birlikte, özellikle Kanada gibi “orta ölçekli” güçlerin çaresiz olmadığını vurgulamak isterim. Bu ülkeler; insan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerleri kapsayan yeni bir düzen inşa etme kapasitesine sahiptir.
Daha az güce sahip olanların gücü, her şeyden önce dürüstlükle başlar.
Carney konuşmasına İngilizce olarak devam ediyor…
Neredeyse her gün, büyük güçler arasındaki rekabet çağında yaşadığımız hatırlatılıyor bize; kurallara dayalı düzenin çözülmekte olduğu, güçlü olanların istediklerini yaptığı, zayıf olanların ise kaderlerine razı olmak zorunda kaldığı söyleniyor.
Thukididis’e (Atinalı tarihçi; MÖ 5.yüzyıl) atfedilen bu aforizma, kaçınılmaz bir gerçeklik gibi, uluslararası ilişkilerin yeniden kendini dayatması olarak sunuluyor.
Ve bu mantık karşısında, ülkelerin başlarını eğip uyum sağlamaya, sorun çıkarmamaya, itaatin güvenlik getireceğini ummaya yönelmesi gibi güçlü bir eğilim ortaya çıkıyor.
Şimdiden söyleyelim bu, işe yaramayacak.
Peki, seçeneklerimiz neler?
1978 yılında Çek muhalif Vaclav Havel — sonradan ülkesinin cumhurbaşkanı olacaktır— “Güçsüzlerin Gücü” başlıklı bir deneme kaleme aldı ve bu yazıda basit bir soru sordu:
Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyor?
Bir manav örneği verir.
Her sabah bu dükkân sahibi vitrinine şu pankartı asar: “Dünyanın işçileri, birleşin!” Buna kendisi de inanmaz ama başı derde girmesin diye, uyum sağladığını göstermek için, sorun çıkarmamak adına bu pankartı asar.
Havel buna “yalan içinde yaşamak” adını verir.
Sistemin gücü gerçekliğinden değil, herkesin onun doğruymuş gibi davranmaya razı olmasından kaynaklanır. Kırılganlığı da yine buradan gelir. Tek bir kişi bile bu oyunu oynamaktan vazgeçtiğinde ve manav vitrindeki pankartı indirdiğinde, vitrin çatlamaya başlar. Dostlarım, şirketlerin ve ülkelerin artık vitrinlerindeki bu tabelaları indirme zamanı gelmiştir.
On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, kurallara dayalı uluslararası düzen olarak adlandırılan yapıdan büyük fayda sağladı. Bu düzenin kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Ve bu sayede, onun sağladığı koruma altında değerlere dayalı dış politikalar izleyebildik.
Kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının kısmen gerçek dışı olduğunu biliyorduk: En güçlü aktörlerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tuttuklarını, ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını biliyorduk. Uluslararası hukukun da, suçlanan ya da mağdur olanın kimliğine göre farklı katılıkta uygulandığının farkındaydık.
Bu kurgu işlevseldi ve özellikle Amerikan hegemonyası; kamusal malların sağlanmasına, açık deniz yollarına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve anlaşmazlıkların çözümüne yönelik çerçevelerin desteklenmesine katkıda bulundu.
Bu nedenle vitrine tabelayı yerleştirdik. Ritüellere katıldık ve söylemle gerçeklik arasındaki uçurumları çoğu zaman yüksek sesle dile getirmedik.
Bu pazarlık artık işlemiyor. Açık konuşayım: Bir geçiş sürecinin değil, doğrudan bir kopuşun tam ortasındayız.
Son yirmi yıldır finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan bir dizi kriz, aşırı küresel bütünleşmenin barındırdığı riskleri tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Ancak daha da yakın dönemde, büyük güçler ekonomik entegrasyonu bir silah olarak kullanmaya başladı; gümrük tarifelerini baskı aracı hâline getirdi, finansal altyapıyı bir zorlama mekanizması olarak kullandı, tedarik zincirlerini ise istismar edilecek kırılganlıklar olarak değerlendirdi.
Entegrasyon, karşılıklı faydanın temeli olmaktan çıkıp sizin bağımlılığınızın kaynağı hâline geldiğinde, “karşılıklı kazanç” yalanının içinde yaşamaya devam edemezsiniz.
‘Belirsizliğe karşı çeşitlenmeye gidilmeli’
Orta ölçekli güçlerin bugüne dek dayandığı çok taraflı kurumlar — Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Birleşmiş Milletler, COP (BM iklim değişikliği konferansları) — yani kolektif sorun çözümünün bizzat mimarisi, ciddi bir tehdit altındadır. Bunun sonucu olarak birçok ülke; enerji, gıda, kritik mineraller, finans ve tedarik zincirleri alanlarında daha fazla stratejik özerklik geliştirmeleri gerektiği yönünde aynı sonuca varmaktadır.
Bu refleks belki de anlaşılabilir. Kendi halkını besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan ya da kendini savunamayan bir ülkenin seçenekleri son derece sınırlıdır. Kurallar artık sizi korumadığında, kendinizi korumak zorundasınızdır.
Ancak bu yolun bizi nereye götürdüğünü açıkça görmek gerekir.
Kalelerle çevrili bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha az sürdürülebilir olacaktır. Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler, güç ve çıkarlarını sınırsızca takip etmek adına kuralları ve değerleri koruma iddiasından vazgeçerse, işlemsel ilişkilerden elde edilen kazanımlar giderek daha zor hâle gelir.
Hegemonlar, ilişkilerini sürekli olarak gelir kapısına dönüştüremez.
Müttefikler belirsizliğe karşı korunmak için çeşitlenmeye gidecektir.
Riskleri dengelemek adına sigorta yaptıracak, seçeneklerini artıracak, bir zamanlar kurallara dayanan ama giderek baskıya dayanma kapasitesiyle tanımlanan egemenliklerini yeniden inşa etmeye çalışacaklardır.
Bu salondaki herkes bunun klasik bir risk yönetimi olduğunun farkında. Risk yönetiminin bir bedeli vardır; ancak stratejik özerkliğin, egemenliğin bu maliyeti de paylaşılabilir.
Dayanıklılığa yönelik kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini inşa etmesinden daha ucuza gelecektir. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar, toplamda pozitif bir kazanç yaratır. Kanada gibi orta ölçekli güçler için asıl soru, yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlamamak değildir. Asıl soru, bu uyumu sadece daha yüksek duvarlar örerek mi gerçekleştireceğimiz, yoksa daha iddialı bir yol izleyip izleyemeyeceğimizdir.
Kanada, bu uyarı çağrısını duyan ilk ülkelerden biri oldu ve bu durum bizi stratejik duruşumuzu kökten değiştirmeye yöneltti.
Kanadalılar şunu çok iyi biliyor: Coğrafyamızın ve ittifak üyeliklerimizin otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı yönündeki eski, rahat varsayımlar artık geçerli değildir. Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’un “değer temelli realizm” olarak adlandırdığı anlayışa dayanmaktadır.
Bir başka ifadeyle, hem ilkesel hem de pragmatik olmayı hedefliyoruz: Egemenlik, toprak bütünlüğü, Birleşmiş Milletler Anlaşmasına uyumlu olmayan güç kullanımının yasaklanması ve insan haklarına saygı gibi temel değerlere bağlılıkta ilkeliyiz. İlerlemenin çoğu zaman aşamalı olduğunu, çıkarların her zaman örtüşmediğini ve her ortağın tüm değerlerimizi paylaşmayacağını kabul etme konusunda ise pragmatik…
Bu nedenle dünyayla geniş ve stratejik bir gözle bakıyor, ilişkileri bu eksende kuruyoruz. Olmasını dilediğimiz bir dünyayı beklemek yerine, dünyanın mevcut hâliyle aktif biçimde yüzleşiyoruz.
İlişkilerimizin derinliğini değerlerimizle uyumlu olacak şekilde ayarlıyor, etkimizi azamiye çıkarmak için geniş kapsamlı angajmana öncelik veriyoruz. Bunu da, dünyanın şu anki akışkanlığı, bunun doğurduğu riskler ve önümüzdeki dönemin taşıdığı yüksek bedeller ışığında yapıyoruz.
‘Hegemonlar ile hiper şirketler arasında tercih yapmaya zorunda değiliz’
Artık yalnızca değerlerimizin gücüne değil, gücümüzün değerine de dayanıyoruz. Bu gücü içeride inşa ediyoruz.
Hükûmetim göreve geldiğinden bu yana gelirler, sermaye kazançları ve işletme yatırımları üzerindeki vergileri düşürdük. Eyaletler arası ticaretteki tüm federal engelleri kaldırdık. Enerji, yapay zekâ, kritik mineraller, yeni ticaret koridorları ve daha fazlası için bir trilyon dolarlık yatırımı hızlandırıyoruz. On yılın sonuna kadar savunma harcamalarımızı iki katına çıkartacağız ve bunu yerli sanayilerimizi güçlendirecek şekilde yapacağız.
Aynı zamanda dış politikada da hızla çeşitleniyoruz. Avrupa Birliği ile, Avrupa savunma tedarik düzenlemeleri olan SAFE’e katılımı da içeren kapsamlı bir stratejik ortaklık kurduk. Altı ay içinde dört kıtada 12 ayrı ticaret ve güvenlik anlaşması imzaladık. Son birkaç gün içinde Çin ve Katar ile yeni stratejik ortaklıklar sonuçlandırdık. Hindistan, ASEAN, Tayland, Filipinler ve Mercosur ile serbest ticaret anlaşmaları müzakere ediyoruz.
Bunun yanı sıra başka bir şey daha yapıyoruz. Küresel sorunların çözümüne katkı sağlamak için “değişken geometri” yaklaşımını benimsiyoruz; yani ortak değerler ve çıkarlar temelinde, farklı konular için farklı koalisyonlar kuruyoruz. Ukrayna konusunda Gönüllüler Koalisyonu’nun çekirdek üyelerinden biriyiz ve savunma ile güvenliğe kişi başına düşen en büyük katkılardan birini sağlıyoruz.
Arktik egemenliği konusunda Grönland ve Danimarka’nın yanında kararlılıkla duruyor, Grönland’ın geleceğini belirleme konusundaki benzersiz hakkını tam olarak destekliyoruz.
NATO’nun 5. Maddesine bağlılığımız sarsılmazdır. Bu nedenle, Kanada’nın ufuk ötesi radar sistemlerine, denizaltılara, hava araçlarına ve sahadaki askeri varlığına yaptığı benzeri görülmemiş yatırımlar da dâhil olmak üzere, ittifakın kuzey ve batı kanatlarını güçlendirmek için NATO müttefiklerimizle — Nordik-Baltık Kapısı da dâhil — birlikte çalışıyoruz.
Kanada, Grönland üzerinden uygulanan tarifelere güçlü biçimde karşı çıkmakta ve Arktik’te güvenlik ve refah yönündeki ortak hedeflerimize ulaşmak için odaklı müzakereler çağrısında bulunmaktadır.
Çok taraflı ticarette, Trans-Pasifik Ortaklığı ile Avrupa Birliği arasında bir köprü kurulmasını savunuyoruz; bu da 1,5 milyar insanı kapsayan yeni bir ticaret bloğu yaratacaktır. Kritik minerallerde, dünyanın yoğunlaşmış arz kaynaklarından uzaklaşabilmesi için G-7 merkezli alıcı grupları oluşturuyoruz. Yapay zekâ alanında ise, sonunda hegemonlar ile hiper ölçekli şirketler arasında bir tercih yapmaya zorlanmamak için benzer düşünen demokrasilerle iş birliği yapıyoruz.
Bu, saf bir çok taraflılık değildir; mevcut kurumlara yaslanmak da değildir. Bu, konu konu işleyen, birlikte hareket edebilecek kadar ortak zemine sahip ortaklarla koalisyonlar kurmaktır.
‘Masada değilseniz, menüdesinizdir!’
Bazı durumlarda bu, ülkelerin ezici çoğunluğunu kapsayacaktır.
Aslında yapılan şey; ticaret, yatırım ve kültür alanlarında, gelecekteki zorluklar ve fırsatlar için başvurabileceğimiz yoğun bir bağlantılar ağı oluşturmaktır.
Şunu savunuyorum: Orta ölçekli güçler birlikte hareket etmek zorundadır; çünkü masada değilseniz, menüdesinizdir.
Ancak şunu da söylemek gerekir ki, büyük güçler — şimdilik— tek başlarına hareket etmeyi göze alabilir. Pazar büyüklüğüne, askerî kapasiteye ve şartları dikte edebilecek kaldıraca sahiptirler. Orta ölçekli güçler ise buna sahip değildir.
Bir hegemonla yalnızca ikili müzakereler yürüttüğümüzde, pazarlık masasına zayıf otururuz. Sunulanı kabul ederiz. En uyumlu olan olabilmek için birbirimizle rekabet ederiz.
Bu, egemenlik değildir. Bu, tabiiyeti kabullenirken egemenlik sergileme performansıdır. Büyük güç rekabetinin yaşandığı bir dünyada, arada kalan ülkelerin bir tercihi vardır: Ya birbirleriyle ayrıcalık için rekabet edecekler ya da etki yaratabilecek üçüncü bir yol oluşturmak üzere birleşeceklerdir.
Sert gücün yükselişinin, meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücünü görmemizi engellemesine izin vermemeliyiz.

