Share This Article
Millî Eğitim Bakanlığı’nın 12 Mayıs 2026 tarihinde açıkladığı müfredat değişikliklerinden birini beğendim: Artık ders kitaplarında Coğrafi Keşifler yerine Sömürgeciliğin Başlangıcı ifadesi kullanılacak. Öyle ya, coğrafi keşifler şu an en uç noktada yaşadığımız açgözlülük ve talan kültürünün belki de sıfır noktası. Bir şeyin adını koymak ve görünür kılmak, mücadelenin başlangıcı. Öte yandan bir şey görmezden geliniyorsa, orada da mutlaka bir gündem var.
Türkiye özel bir ülke. Kökeninde bir imparatorluk, kuruluşunda sömürgecilikten kurtuluş mücadelesi var. Osmanlı İmparatorluğu sömürge devleti tanımına hiçbir zaman tam oturmadı. Bu bile geçmişimizle gurur duymamız için başlı başına bir nedenken, bu vakıayı lisedeki tarih derslerinde pek konuşmaz, derslerde içimiz şişe şişe Duraklama ve Gerileme dönemlerini, İmparatorluk’tan toprakların kopuşunu dinlerdik.
Kendi Kurtuluş Savaşı’mız ise Asya ve Afrika’da Batılı sömürgeci güçlerin mağlup edilebileceğini kanıtlayan önemli bir örnek ve ilham kaynağı. Temmuz 2026’da açıklanan müfredat değişikliğinde Kurtuluş Savaşı’nın adını Milli Mücadele yapmak düşüncesi sırf bu bakımdan bile ne kadar sorunlu.
Medeniyetin kökeni gerçekten batıya mı dayanıyor?
Yetişirken içimizde Batı’nın kültürel bir üstünlüğü olduğu ön kabulü vardı. Sömürgeciliğin kültürel sızıntısı tam da bu duygu olsa gerek. Çünkü sömürgecilik “medeni olmayan toplumlara” medeniyet, “dinsizlere” din götürme kisvesi ile ahlaki dayanağını kurmuş bir yapı. Dolayısıyla üstün medeniyet anlatısı oluşturmak ve dünyayı bir de böyle kuşatmak işin fıtratında var.
Çizgi romanlarda yerel halkları “kötü” konumlamaktan tutun, sanat tarihi ya da edebiyat anlatılarında, Doğu etkilerini toptan yok saymaya geniş bir spektrum… (Mesela Dante’nin İlahi Komedya’sının Miraçname ve İbn Arabi gibi Doğu kaynaklarından esinlendiği tartışması, mesela Japon sanatının empresyonizme, Afrika sanatının kübizme etkileri…)
Avrupalıların kökenlerini Grek medeniyetine yapıştırması da bu üstün medeniyet anlatısının parçası. Instagram’da rastladığım Arkeoloji Haber hesabı Azra Erhat‘ı alıntılamış. Bu önemli yazar ve çevirmenimizin mitoloji deyince akla Yunan ve Roma’nın gelmesine itiraz ettiğini, esasında efsanelerin çıkış yerinin Anadolu, Girit, Mezopotamya olduğunun altını çizdiğini belirtmiş.
Batı edebiyatının kurucu metinleri olarak konumlanan Homeros eserlerinin Anadolu eserleri olduğunu düşündüğüne de yer vermiş. Avrupa’ya göre, Mısır, Mezopotamya, Yakın ve Uzak Doğu ile çok daha bağlantılı konumda olan Anadolu’nun dünya mitolojisindeki rolünü görmezden gelmek Batı’yı merkezleştiren bir anlatı üretmeye herhalde daha elverişliydi. Bizim kabahatimiz de neredeyse bin yıldır var olduğumuz bu toprakları bu bağlamda yeterince okumamamız, öğrenmememiz, benimsemememiz.
(Meraklısına iki kitap önerisi: Martin Bernal’dan Kara Atena: Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985 ve Bernal’ın kitabını değerlendiren Türkçeye çevrilmemiş bir makale derlemesi Black Athena Revisited (Kara Atena’ya Geri Dönmek).
Görmezden gelinenler ve postkolonyal edebiyat
Esasında bana bu yazıyı yazmayı düşündüren Odysseia filminin yarattığı furya oldu. İlk kez bir kadın çevirmen bu destanı İngilizceye çevirdi diye epey konuşuldu. İşte görmezden gelinmeye güzel bir örnek. Odysseia ‘yı 1716’da Anne Dacier Fransızcaya, 1963’te Rosa Calzecchi Onesti İtalyancaya, 1970’te Azra Erhat’ımız A. Kadir‘le birlikte Türkçeye çevirdi. 2019’da Dr. Sema Sandalcı’nın da bir çevirisi mevcut. Emily Wilson İngilizceye çevirince ise haber değeri doğdu, Christopher Nolan bu çeviriyi okuduğunu söyleyince de, tekrar tekrar haber oldu. Mesele kimin önce davrandığı değil; hangi dilde çalışıldığında bunun haber sayıldığı.
Hikâye mühim; neyin anlatıldığı, neyin anlatılmadığı… Resmi anlatıları kimi zaman tamamlayan, kimi zaman sorgulayan, temsil edilmeyenleri temsil eden, bize muntazam tek bir hakikat olmadığını anlatan en değerli alanlardan biri edebiyat. Tam da bu yüzden, üzerimizde kurulan kültürel hegemonyanın kodlarını deşifre eden, sömürgecilik sonrasının kültürel, siyasi ve dilsel mirasını sorgulayan postkolonyal edebiyat ilgimi çekiyor. Birkaç örneği anmak isterim:
Barbara Kingsolver’dan The Poisonwood Bible (Zehirli Ağaç İncili). Bu etkileyici eser henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Misyoner bir ailenin Belçika Kongosu’ndaki yaşantısı üzerinden Afrika’daki zulmü anlamak değil adeta yaşamak bu kitap. Din, kişisel sorumluluk, medeniyet tüm bu kavramları masaya yatırıyor.
Kiran Desai’den gene henüz çevrilmemiş The Loneliness of Sonia and Sunny (Sonia ve Sunny’nin Yalnızlığı). Taze çıktı sayılır. Kendi ülkende birinci sınıf, başka ülkede ikinci sınıf vatandaş olma durumunu, sömürgeciliğin nesilden nesile miraslarını, sömürenle özdeşleşmenin insanın kendi halkına yarattığı yabancılaşmayı anlatan, tuğla gibi olmasına rağmen, bitmese diye okuduğum kitap.
Percival Everett’ten James (Elif Nihan Akbaş çevirisiyle). Amerikan klasiği Huckleberry Finn’in geri yazımı. Irkçı kurguların afişe edilmesi ve buna dilin nasıl aracı olduğu üzerine düşündürüyor.
Kingsolver, Kongo‘yu yazan beyaz Amerikalı; Desai, ABD’de yaşayan bir Hintli; Everett beyaz kanonu yeniden yazan siyah Amerikalı… Ben de Batı ile Doğu’nun tam da kesiştiği noktada kendi deneyimini ve tarihini anlamlandırmaya çalışan, büyük bir dönüşümden geçmekte olan bir ülkenin kültürel azınlığına mensup biri. Bana postkolonyal edebiyat tam da buradan hitap ediyor sanırım. Etrafımdaki zihinsel ve coğrafi haritaları sorgulatıyor.
Haritayı çizen hikâyeyi de mi yazıyor?
Hepimiz iki boyutlu haritalarla büyüdük; bu haritalarda denizcilik için 1569’da geliştirilmiş bir yöntem olan Mercator Projeksiyonu kullanılıyor. Bu projeksiyon ekvatordan uzak ülkeleri olduklarından devasa gösteriyor. Denizcilik ihtiyacı için tasarlanan bu yanılsama, 19. yüzyılda eğitimin parçası ve bütün bir dünyanın zihinsel algısı haline geldi; malum, eğitim kültürel hegemonya kurmanın ve hakikatin elverişli versiyonunu kemikleştirmenin en etkili araçlarından biri. Nitekim 4 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler’de Mercator Projeksiyonu’ndan Eşit Dünya Projeksiyonu’na geçilmesi değerlendirildiğinde tek ret oyu ABD’den geldi.
Fiziksel haritalar nasıl Afrika’yı küçültüp Batı’yı devasa gösterdiyse, zihnimize çizilen kültürel haritalar da bizi kendi coğrafyamıza öyle yabancılaştırdı. Odysseia filminde Odysseus vurucu bir soru soruyor: “Tamam bunlar bilgiler, peki hikâye ne?” Önümüze konan “düzeltilmiş” tarihlerin ve coğrafyaların ardındaki hikâyeyi de gündemi de sorgulamak; işte yüzyılımızın temel meselesi.


