Share This Article
Modern anlatı evreninin en gizemli ve sofistike figürlerinden biri olan Corto Maltese, sadece bir grafik roman karakteri değil; determinizmin katı duvarlarına karşı ustura keskinliğinde bir başkaldırıdır. Hugo Pratt’in 1967 yılında Tuzlu Denizin Şarkısı ile başlattığı bu epik yolculuk, aslında tek bir radikal eylem üzerine kuruludur.
On yaşındaki genç Corto, Cordoba’nın tozlu ve gizemlerle dolu Yahudi mahallesinde bir falcı kadının avucuna bakıp “senin talih çizgin yok” demesiyle hayatının en büyük kararını verir: Babasının usturasını kapar ve avuç içine derin, kanlı ve geri dönüşü olmayan bir yarık açar. Bu, sadece bir yara izi değil, bireysel özgürlüğün en saf ve estetik beyanıdır. Kaderin ona bahşetmediği yolu, kendi iradesini kullanarak kazımıştır.
Günümüzün algoritmalarla çevrili, her adımın önceden hesaplandığı ve bireyin sadece bir “veriye” indirgendiği deterministik dünyasında, Corto’nun bu eylemi ontolojik bir devrim niteliği taşır. Hugo Pratt, “Hakikat bende genellikle bir yalan gibi görünür” derken, aslında gerçekliğin katı kurallarından ziyade, kurgunun özgürleştirici gücüne vurgu yapar.
Pratt’in çizgilerinde hakikat, belgelerin soğukluğunda değil, rüyaların ve şiirin o “gündedün” kokan sisli atmosferinde gizlidir. Bu bireysel başkaldırı, yaratıcısının labirentvari hayatındaki izdüşümleriyle birleştiğinde, karşımıza sadece bir “çizgi kahraman” değil, modern zamanların en derinlikli edebi arketipi çıkar. Şimdi, bu bireysel isyanın köklerine, sanatçının kendi mitolojisini nasıl inşa ettiğine bakalım.

Hugo Pratt’in “otobiyografik” labirenti
Hugo Pratt, sadece Corto Maltese’i yaratmamış; bizzat kendi hayatını da bir sanat eserine dönüştürerek “Hugo Pratt” mitini titizlikle kurgulamıştır. Bu bağlamda, Almanca literatürde yeni yer bulan Corto’yu Beklerken gibi eserler, sanatçının hayatı ile karakteri arasındaki geçirgenliği anlamak için eşsiz birer anahtardır. Pratt için yaşamak, biriktirilen hikâyelerin sulu boya ve mürekkeple yeniden form kazanmasıdır.
1970 yılında, henüz kırklı yaşlarının başında bir “dünya vatandaşı” olarak arkadaşı Antonio de Rosa ile İspanya’dan Fas’a yaptığı yolculuk sırasında kaydettiği on adet ses bandı, bu kurgusal kimliğin ham maddesini oluşturur. 1971’de Kum Pireleri adıyla yayımlanan bu materyaller; ani geçişli, “derbe” ve her daim “böbürlenen” bir anlatıcının sesidir. Pratt burada kendisini, Venedik’in sisli sokaklarından Etiyopya’nın yakıcı kumlarına uzanan bir serüvende, bazen bir kavgacı bazen de bir dahi olarak betimler.
Pratt, elinde kalemle ne olmak istediğini hayal ederdi.
Umberto Eco
Umberto Eco’nun bu çarpıcı tespiti, Pratt’in dünyasındaki “çizgili edebiyat” kavramının özüdür. Pratt’in kökenleri, Corto’nun kozmopolit yapısının kaynağıdır: İngiliz ve Fransız kökenli bir dede, Türk bir anneanne ve en önemlisi, Venedik’te hem bir “ayak hastalıkları uzmanı” hem de bir şair olarak tanınan Sefarad Yahudisi bir diğer dede… Pratt, şiire olan derin tutkusunu bu “şair ve ayakçı” dedesinden devralmıştır. Ancak bu renkli mirasın altında, Avrupa tarihinin en karanlık dönemlerinin izleri yatar.

“Hugo Pratt, sadece ‘Corto Maltese’i yaratmamış; bizzat kendi hayatını da bir sanat eserine dönüştürerek Hugo Pratt mitini titizlikle kurgulamıştır.”
İkinci Dünya Savaşı sırasında Etiyopya’da, faşist İtalyan ordusunda subay olan babasının yanında, henüz 13 yaşında bir çocukken ona faşist üniforması giydirilmiş ve bir polis olarak görevlendirilmiştir. Bu, onun çocukluk masumiyetinin bizzat tarih tarafından katledilmesidir.
Babasının İngilizler tarafından tutuklanıp bir toplama kampında ölmeden önce ona verdiği Stevenson’ın Define Adası kitabı, Pratt’in ömür boyu sürecek olan “kendi adasını arama” melankolisinin başlangıcıdır. Bu melankoli, savaş sonrası Avrupa’nın yıkıntıları arasında yaşanan “Yıkıntılar arasında seks” döneminin o tuhaf, brutal ve hayatta kalma odaklı atmosferiyle birleşerek Pratt’in eserlerindeki o benzersiz etik belirsizliği doğurmuştur.
Bencillik ve romantizm arasındaki denge
Corto Maltese, geleneksel çizgi romanın kusursuz, “temiz aile çocuğu” kahramanlarına bir antitez olarak doğmuştur. O, etik açıdan gri alanlarda gezinen, modern dünyanın ilk gerçek anti-kahramanlarından biridir. Corto’yu cazip kılan, onun bu etik belirsizliği ve “bencil” görünümünün altındaki sarsılmaz onur kodudur.
Profesör Steiner gibi alkolik ama felsefi derinliği olan figürlerle girdiği diyaloglarda Corto, çoğu zaman bir yerliye yardım etmesini “ahlaki bir yücelik” olarak değil, alacağı sterlinlerin bir karşılığı olarak tanımlar. Ancak hikâyenin sonunda parayı reddedip ihtiyacı olanlara bıraktığında, okuyucu onun aslında “kaçınılmaz bir romantik” olduğunu anlar.
Onun dünyasında dostluk ve düşmanlık arasındaki çizgi de en az kader çizgisi kadar belirsizdir. Rasputin karakteri bu noktada hayati bir önem taşır. Rasputin, bir canavar gibi adam öldüren, çıkarcı ve kaba bir figürdür; ancak Pratt ona öyle bir “yalnızlık ve asabiyet” katmanı ekler ki, o Corto’nun sadece düşmanı değil, aynı zamanda ruhsal bir ikizi haline gelir. Birbirlerini öldürmek için fırsat kollarlar ama “kadim çıkarları” ve gizli duygusallıkları buna engel olur. Pratt, bu karakter dinamiklerini siyah-beyazın sert kontrastıyla sunarken, aslında karakterlerin iç dünyasındaki gri alanları vurgular.
Corto’nun yalnızlığı, sömürgecilik çağında büyük güçlerin dünyayı paylaştığı bir dönemde bir “direniş biçimi” olarak belirir. Vatansızlığı, bir aidiyet kaybı değil, dünyanın tamamını bir ev olarak görme ve hiçbir bayrağın altına girmeme kararlılığıdır. Bu yalnızlık bilinçli bir tercihtir ve 1913’ün okyanuslarında başlayan bu yolculuk, modern okuyucu için hala bir özgürlük manifestosu niteliği taşır.

Kurgunun gerçekle dansı
Pratt’in anlatı dehası, kurgusal karakterini resmi tarihin “hayaletleri” ile aynı masaya oturtmasında yatar. Corto Maltese külliyatı, 20. yüzyılın başındaki tüm büyük kırılmaların kurgusal bir haritasıdır. Jack London ile 1904 Mançurya’sında, Rus-Japon Savaşı’nın ortasında kurduğu dostluk, anlatının inandırıcılık zeminini oluşturur. Hatta Pratt, Corto’yu 1910 yılında Boston’da bir gemide ikinci subayken, ileride Komünist Enternasyonal’in başkanı olacak John Reed’i savunduğu için kaptanların “kara listesine” giren bir asi olarak resmeder. Bu tarihsel dokunuşlar, Corto’yu kurgusal bir figürden, tarihin öznesi haline getirir.
En çarpıcı sahnelerden biri, 1907 yılında Ancona’da geçer. Corto’nun yolu önemli bir tarihsel figürle kesişir.
Corto burada, bir otelde gece bekçiliği yapan “Cugaşvili” adlı genç bir devrimciyle tanışır. Yıllar sonra, Semerkand’da bir kurşuna dizilme vakasından, artık adı “Stalin” olan eski bir dostun tek bir telefonuyla kurtulacaktır. Yine 4 ağustos 1922’de, Buhara yakınlarında Enver Paşa’nın ölümüne tanıklık etmesi, Pratt’in tarihin “resmi olmayan” versiyonunu nasıl kurguladığının en büyük kanıtıdır. Enver Paşa’nın trajik sonu, Corto’nun gözünde bir askeri strateji hatası değil, bitmiş bir çağın hüzünlü vedasıdır.
Bu etkileşimler, okuyucunun tarihe olan bakışını estetize eder; tarih artık sadece kazananların yazdığı bir rapor değil, Corto gibi “yabancıların” da dahil olduğu bir düş oyunudur. 1905 Patagonya’sında Butch Cassidy ve Sundance Kid ile karşılaşması veya 1913’ün o uğursuz 31 Ekim gecesinde denizin ortasında çarmıha gerilip Rasputin tarafından kurtarılması, bu “tarihsel sürrealizmin” zirveleridir.
Sömürgecilik ve “öteki”nin gözü
Hugo Pratt, sömürgecilik tarihine bakarken asla bir “turist” ya da “beyaz adam” kibriyle hareket etmemiştir. Onun perspektifi, mazlum halklara duyduğu derin ve insani sempatiden beslenir. Arjantin yıllarında Héctor Germán Oesterheld ile birlikte yarattığı Ticonderoga, bu bakış açısının ilk devrimci ürünüdür.
1755 yılında, Monongahela Nehri kıyısındaki tarihi savaşın ortasında geçen bu hikâye, 15 yaşındaki Kadett Caleb Lee’nin gözünden anlatılır. Ancak hikâyenin gerçek ruhu, Joe “Ticonderoga” Flint ve bilge yerli Numokh’dur. Pratt, yerli karakterleri döneminin çizgi romanlarındaki “vahşi” ya da “soylu vahşi” klişelerinden arındırarak, onlara kendi felsefesi olan, onurlu ve derinlikli birer kimlik kazandırmıştır.
Bu yaklaşım, Etiyopyalılar serisinde Danalik savaşçısı Cush ile doruk noktasına ulaşır. Cush, Batı rasyonalizmine karşı duran, kendi inançları ve sert kuralları olan bir figürdür. Pratt, babasının bir kolonyal subay olmasının yarattığı kişisel travmayı, bu halkların doğayla olan o geçirgen ve saf ilişkisini betimleyerek iyileştirmiştir.
Sulu boyalarındaki şeffaflık, Afrika’nın yakıcı sıcağını ve yerli halkların ontolojik yalnızlığını anlatmak için kullanılan en güçlü araçtır. Pratt’in kaleminde “egzotik” olan, bir pazarlama unsuru değil, modernitenin kaybettiği o kadim bilgeliğin temsilidir. Oesterheld’in senaryosundaki tarihsel iskelet, Pratt’in çizgileriyle ruh kazanmış ve çizgi roman dünyasında Avrupa merkezci bakışı yıkan ilk ciddi darbe olmuştur.
21. yüzyılda Corto Maltese ve “Kara Okyanus”
Corto Maltese’in zamansız bir arketip olduğunun en somut kanıtı, Pratt’in ölümünden on yıllar sonra bile yeni nesil sanatçıları cezbetmesidir. Bastien Vivès ve Martin Quenehen’in Kara Okyanus adlı çalışması, Corto’yu 1913’ün yelkenli gemilerinden koparıp 2001 yılının modern kaosu içine yerleştirir.
11 Eylül saldırılarının gölgesindeki bu dünyada, ikonik korsan şapkasının yerini bir beyzbol şapkası almıştır; ancak karakterin özündeki o “bağımsız ruh” ve “onur kodu” değişmeden kalmıştır. Vivès’in çizgileri, Pratt’in minimalist ve sert hatlarına kıyasla daha yumuşak, yer yer androjen ve modern bir estetik taşır. Bu görsel değişim, karakterin 21. yüzyılın akışkan kimlik yapısına ne kadar hızlı uyum sağlayabildiğini gösterir.
Modern Corto da tıpkı selefi gibi, büyük politik olayların (İnka altınları, Japon faşist örgütü Black Ocean, istihbarat oyunları) ortasında bir “gözlemci” olarak başlar ama sonunda kendi ahlaki pusulasıyla harekete geçer. Bu yeniden yorum, Corto’nun sadece bir dönem figürü değil, her çağda sisteme karşı duran “ebedi yabancıyı” temsil eden bir arketip olduğunu tescil eder.
Vivès’in gri tonlamalı yıkama teknikleri, karakterin iç dünyasındaki gri alanları 21. yüzyılın belirsizlikleriyle harmanlar. Corto, her ne kadar modern bir teknoloji dünyasına fırlatılmış olsa da, o hala kendi kader çizgisini avucuna kazıyan, “gündedün” rüyasını sayıklayan o yalnız denizcidir.
“‘Corto Maltese’in zamansız bir arketip olduğunun en somut kanıtı, Pratt’in ölümünden on yıllar sonra bile yeni nesil sanatçıları cezbetmesidir.”

Çizgili edebiyatın mirası ve bitmeyen yolculuk
Hugo Pratt, “çizilen edebiyat” kavramıyla grafik anlatıyı sokağın basit eğlencesinden çıkarıp, yüksek sanatın ve felsefenin zirvesine taşımıştır. Onun mirası, sadece görsel bir şölen değil, aynı zamanda nostalji ile gelecek, gerçek ile rüya arasında kurulmuş sağlam bir ontolojik köprüdür.
Corto Maltese, her macerasında aslında hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayacak olan o “define adasını” arar. Ancak Pratt’in eserlerinin her köşesinde karşımıza çıkan o gizli kahramanlar, yani “martılar”, bize asıl meseleyi fısıldar: Martılar bazen yol gösterir, bazen sorun çıkarır, ama her zaman oradadırlar; özgürlüğün ve öngörülemezliğin kanat çırpan şahitleri olarak…
Corto’nun hikâyesi, 1936 İspanya İç Savaşı’nda “kaybolmasıyla” sona ermiş gibi görünse de, Pratt’in bizlere bıraktığı kırıntılar başka bir gerçeğe işaret eder. Pandora’nın 1965 tarihli o meşhur mektubunda tasvir ettiği gibi; Corto ölmemiştir. O, Antigua’daki bahçesinde, gözlerinde feri kaçmış ama yüzü hala koca denize dönük bir şekilde, belki de rüyalarındaki o son hazineyi beklemektedir.
Hugo Pratt’in sulu boyalarındaki şeffaflık ile hikâyelerindeki ontolojik yoğunluk arasındaki bu muazzam denge, bizleri her okumada yeni bir “gündedün” durağına götürür. Corto Maltese, her çağın kendi avucuna kaderini kazıyacak cesareti olanlar için uyanıkken görülen bir rüya olmaya devam edecek. Çünkü aslolan hazineyi ararken bir martının kanadında, bir sulu boya lekesinde ya da avuç içindeki o eski yara izinde saklı olan özgürlüktür.


