Share This Article
İnsanın yaşadığını anladığı ilk zamanlarda ölüm, bir son ve yok oluş manasına geliyordu. Vakit ilerleyip yaşama biçimleri farklılaştığında; alet edevat yapıp kullanan, tarıma yönelen ve yerleşik hâle gelen insanla beraber, ölüm dünya sonrası diye algılanmaya başladı. Bunda inancın ve dinin payı büyüktü elbette. Göçebelikten yerleşik yaşama geçen ve tarım kültürüyle gelişen insanın hayatına tapınaklarla dâhil olan (daha doğrusu dâhil edilen) tanrılar aracılığıyla gücünü ve iktidarını pekiştirenler, hem yaşamı hem de sonrasını dünyada düzenlemeye, kendisine göre şekillendirmeye başlamıştı. Başka bir deyişle inancın siyasallaştırılmasıyla ölüm, “cennet” ve “cehennem” iktidardakiler için birer politik kaldıraca ve güç gösterisine dönüşmüştü.
İsmail Gezgin, Kharon’un Kayığı’nda bu sürece yoğunlaşırken “ölümden sonraki yaşam” düşünün ve söyleminin politikleştirilme aşamalarını anlatıyor.

‘Öteki dünya’ ile yaşamın biçimlendirilmesi
İnancın ve ölümün siyasallaştırılmasına dair giriştiği kazıda Gezgin’in, kitabın başlığında “Kharon”un adını geçirmesi hem ironik hem de manidar. Kharon, Yunan mitolojisinde ölüleri ebedî istiratgâhları olan yeraltı dünyasına ulaştırmak üzere kayığına alarak Styx Irmağı’nın karşı kıyısına geçiren kişi. Kharon’un bir başka görevi ise ölülerin hem ırmakan geçebilmek hem de inançlarına uygun gömülebilmesi için (bir rivayete göre ağızlarına bir diğerine göre gözlerine konan) parayı (oblos) bulundurup bulundurmadığını denetlemekti.
Taşıyıcı, denetleyici ve aracı Kharon’a benzer, hatta ondan çok daha aracı, politik ve güç düşkünü figürlerin tarih sahnesine çıkışını anlatan Gezgin; “cehennemin arkeolojisi”yle meşgul olurken inancın başlangıcına (ölü gömme ritüellerine) uzanıyor, ardından da onun politikleştirilmesine varıyor. “Bu dünyanın” idaresi için “öte dünya”nın kullanılışının geçmişine odaklanıyor kısacası.
Gezgin, “ölümün inancın ortaya çıkışında ve dilin gelişiminde rol oynadığına” dair temel bilgiyle başlıyor söze. Alet edevat yapımından tarıma dek pek çok edimin dili ve inancı geliştirdiğini de ekliyor:
Alet yapımı, insan zihninde kodlanan doğa algısı üzerinde de etkili olmuş, gelişimine katkı sağladığı dilden inanca giden yolu da açmıştı. (…) Dilin burada tartışılmasının sebebi inancın en temel bileşenlerinden biri olmasıdır. Dilsiz bir inanç, varlık alanına taşınamaz. Dile getirilmeyen tanrılar ve inançların varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Bu yüzden uygarlık tarihi, aynı zamanda dile getirilmeyenlerin hazin harabesini içeren bir inanç ve tanrı enkazıdır. Bu hâlde ebedî dünyanın veya inancın göstergesi olarak dilin arkeolojik ve antropolojik izlerini takip etmeliyiz. (…) Alet kullanan, ölülerine farklı muamele yapan, belirli alanları ölümle ilişkilendiren insanların zihninde bir inanç, öteki dünya veya tanrı algısının varlığı ihtimalini düşünebildiğimiz gibi en azından bunun altyapısını oluşturacak dil kullanımı olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ölümü düşünmenin, ona anlamlar yüklemenin ve bu anlamları dil aracılığıyla aktarmanın inançların dallanıp budaklanmasındaki rolünü atalarımızın eylemlerinden hareketle anlatan Gezgin; zaman içinde farklılaşan defin işleminin, hem bir sona hem de “öte dünya”ya veya “yeni bir doğma” karşılık geldiğini hatırlatırken bir örnek veriyor:
Ölü bedene verilen yaygın (cenin) pozisyon, bireyler arasındaki şefkat, dayanışma ve sorumluluk hissetme simgesi olarak okunabildiği gibi bir başka hayata, yolculuk yapıldığı inancına da işaret eder. Topluluk bireyleri arasında görülen bu ilgi, bakım ve duygu paylaşımı empati duygusunun varlığını gösterir. (…) Cenin gibi gömülmek, insanın estetik bir takıntısı değil, tanrısal buyruk uyarınca yeni bir yaşam yolculuğuna çıkışın işareti, geleceğe dair bir hazırlıktır.
Defin şekli kadar önemli olan bir başka şey ise mezarlar ve törenler. Gezgin, ölüm ve “öteki dünya” algısı ile biçimlenen inançlarda, mezarların yapısının ve gerçekleştirilen merasimlerin, başka bir yaşama nasıl işaret ettiğini koyuyor ortaya.
İnanç konusundaki bir başka dönüm noktası, Gezgin’e göre yerleşik yaşama geçilmesi. Yerleşik yaşama geçen insan için inanç, toplumsal hayatın merkezinde konumlanırken “kimin kurban edeceği ve kimin kurban olacağı, kimin nereye ve nasıl gömüleceği” gibi konularda getirdiği düzenlemelerle kurumsallaşıyor. Sonraki aşamada ise “öteki dünya” algısı, yaşamın şekillendirilmesinde önemli hâle geliyor:
İnsanlığın dilde kurguladığı ve nesnelere yansıttığı en eski mitler, sonraki çağlarda da devam ederek günümüze kadar ulaşmıştır. Erken Homo Sapiens ve Neanderthal insanlarıyla daha net gün ışığına çıkan öteki dünya algısı, inançların çoğunda kendine yer bulmuştur. Binlerce yıl öncesinden insanın ‘ne’liği sorusu üzerine kurgulanan mitsel yanıtlar giderek teferruatlanmış, yaşamın tümünü kapsayan bir forma bürünmüştü. Binlerce yıl sonra bugün bile cehennem korkusu ve cennet vaatleriyle dünyayı yönetme iddiasındaki inanç sistemlerinin kaynağı bu kadim mittir. Mitlerin sanat yoluyla bedenlenmesiyle bu inanç, siyasallaşarak yaşam üzerinde egemenlik talep etmeye başlamıştı; hem görünür bedenleri hem de görünmez yasaları ve hatta ölümden sonrasına yerleştirdiği ölümsüzlük vaadiyle tanrılar, yaşamı ipotek altına aldı ve işgal etti.
Dalga dalga yayılan nekropolitika
Gezgin’in uzak geçmişte inancın ortaya çıkışı ve siysallaştırılması üzerine anlattığı hikâyenin özünde yaşam, ölüm ve “öteki dünya” algısının zaman içindeki değişimi bulunuyor. Anlatıldığında bir çırpıda gerçekleşmiş gibi görünen bu gelişmeler yüz yıllar, hatta bin yıllar içinde şekilleniyor. Yaşam biçimi inancı, inançlar da yaşamı değiştiriyor:
Tanrılar insanla birlikte yerleşik hayata geçmişti ve yaşam seküler bir eylem olmaktan çıkmıştı. İnanç, kült yapılar ve mezar anıtları sayesinde giderek kurumsallaşıyordu. Yeryüzüne inen tanrı/inanç, tüm yurttaşların emeğini, zamanını ve yaşamını talep edebiliyor, onların varlığı üzerinde hak sahibine dönüşüyordu. Ruhban sınıfı eliyle kutlamalar, bayramlar tesis ediyor ve takvimi belirliyordu. Giderek kurumsallaşan inanç siyasallaşırken hayat ibadete dönüşüyordu.
Yerleşik yaşamla kurumsallaştırılan inancın ruhbanlar, politikacılar ve başka ayrıcalıklı sınıflar tarafından hayatı kurgulamada ve düzenlemede kullanılması, ödülün ve cezanın devreye girmesi anlamı da taşıyor:
Dünyevileştirilen kutsal yasanın hukuki sonuçları, bireylerde hem yaşamın içinde hem de ebedî hayatta tahvil ediliyor, ödül ve ceza yürürlüğe giriyordu. Tanrısal yasaya uymak, diğer tarafta arzu nesnesine dönüşen bir mükâfatın müjdesini verirken yasaya muhalefet etmenin cezası, hem bu dünyada hem de öteki dünyada çekilecekti.
Ölüm bilincinin edinilmesi ve “öteki dünya” fikri ile zihinlere yerleştirilen sonsuz yaşam vaadinin, insanı dünyevî manada hiyerarşik olarak üst noktaya taşıdığını söyleyen Gezgin, bu durumun onun diğer canlılar arasında özel bir konuma yerleştiğini hatırlatıyor. Başka bir deyişle politikleştirilen ölümle birlikte yaşam da nekropolitikaya dönüştürülüyor. Rüyalardan dile, dilden sanata ve tabletlere uzanan bir süreç bu. Gezgin’in Mezopotamya örneği üzerinden yaptığı yorum yaşam, ölüm ve “öteki dünya” bağlamında bir diğer dönüm noktasına denk geliyor:
Varlık, bütünüyle tanrıların eseri hâline gelmiş, evrenin topografyası somutlaşmış, ebedî dünya daha iyi bilinir olmuştu. Binlerce yıllık sözel hafıza tüm inanç unsurlarıyla beraber yazıya geçmeye başlamıştı. Sınıflara bölünmüş toplumda kent merkezleri tanrılara ve onların evlerine ayrılmış, yaşam ilahların etrafında ve kontrolünde örgütlenmişti. (…) Varlığını tanrılara borçlu sayan insanın yaşamını da onlar için feda etmesi, onların isteğine uygun hareket etmesi normal karşılanmalıydı. Tanrılar, verdiği canın bedeli olarak insanlardan kendisi için çalışmasını, kurallara uymasını ve asla şikâyet etmemesini bekliyordu. Bu, sadece Mezopotamya halklarının değil, sonraki toplumların da inançlarının temelini oluşturuyordu.
Yeryüzü cenneti ve cehennemi
Ölülerin çeşitli uygulamalarla (mumyalama, ağız, göz, kulak açarak) gömülmesi, “öteki dünya” algısının ya da bir başka yaşam düşüncesinin gelişmesini sağlarken bu organizasyonu gerçekleştirenlerin (rahipler, ruhban sınıfı vd.) konumunu pekiştiriyor. Dahası, ölüler ülkesinde de bir sınıf farkı oluşmasına yol açıyor; Gezgin’in verdiği Mısır örneği bu anlamda önemli:
Gerçek hayattaki sınıflı yapı, ölüm coğrafyasına göç edenlerin kaderine dönüşüyor, orada herkes sınıfına uygun bir yer tutuyordu. Bu düşler dünyasının gücü, yaşamı da etkisi altına almış, toplumsal düzen ebedî dünyanın terazisine bağlanmıştı. Yaşamın dinselleşmesi, vaat edilen ebedî hayattaki konumu da belirler hâle gelmişti. Yaşam, ebedî dünyanın cehennemine dönüşmüştü. Arzular, talepler ve ihtiyaçlar günah kavramıyla ötelenip inancın simgesel düzeni, yaşamı ölüm yolculuğuna çevirmişti. Her iki dünyada da inancın temel yasalarını dikte eden, uygulamaya zorlayan ve sınava tabi tutarak test eden ruhban sınıfı kurumsallaşmış ve toplumsal yapının bir parçası hâline gelmişti. Yukarıdan aşağıya doğru dizayn edilen hiyerarşik sınıfsallığın en üstünde ebedî-sonsuz hayatın kahramanlarıyla akraba ve yakınlıkları olanlar oturuyordu. Bu dünyanın yargıçları, ebedî dünyanın terazisinin de efendisiydi. En altta ise piramitleri inşa etme uğruna ömrünü verenler vardı.
Antik Yunan söz konusu olduğunda ise Homeros ve Hesiodos’un metinlerine gönderme yapan Gezgin, bu isimlerin “öteki dünya”yı yaşama bağladığını, dengeyi inanca bağlı adaletle sağladığını, cezanın ve ödülün ölümlülerin eylemleriyle belirlendiğini anımsatıyor. Sokrates, Platon’un aktarımıyla hem ölüm ve “öteki dünya”ya dair fikirlerini açıklıyor hem de inancın siyasi bir enstrüman gibi kullanılmasına karşı çıkıyor:
Sokrates’e göre hayatı doğru yaşamış ve felsefeyle doğru bir ilişki kurmuş birinin ölümden korkması gerekmezdi. Ölüm, ruhun içinde hapsolduğu bedenden ve onun dünyevî hazlarından ve taleplerinden kurtularak özgürleşmesi anlamına geliyordu. Bir filozofun bundan daha büyük bir amacı olamazdı. Sokrates’in inancına göre ölüm ve yaşam, birbirinden doğan diyalektik bir ilişki içindeydi.
Kharon’un kayığına binenlerin ayrıcalıklı konumu ve binemeyenlerin Styx Irmağı’nı geçebilmek için verdiği mücadele (üstelik bu adamdan dayak yemedi) de inancın siysasallaştırılmasına bir örnek. Başka bir deyişle yeryüzü cenneti ve cehennemi arasındaki ayrımı gösteren dehşetli bir hikâye.
Gezgin; Mezopotamya’ya, Mısır’a, Antik Yunan’a, Antik Roma’ya, Persler’e ve Afrika’ya dek uzanan geniş bir coğrafyada ve uzun bir zaman diliminde hikâyeler, mitler ve ritüeller aracılığıyla ölüme bakış ve “öteki dünya” algısı bağlamında siyasallaştırma örnekleri sıralıyor. Diğer bir ifadeyle bu eylemin kökenlerine inerken meselenin hassasiyetine dair bir not düşüyor:
Ölümden sonraki ebedî hayat, zamanın problemlerine yanıt verecek şekilde insanlar tarafından dünya düzenine uygun biçimde tekrar tekrar inşa ediliyor, detaylandırılıyor ve sorulara yanıt verecek hâle getiriliyordu. (…) Bu durum, uygarlık süreciyle siyasallaşan inancın dünyevîleştirilmesinin sonucuydu. İktidar mefhumu, ihtiyaç duyduğu dünya düzenine paralel ürettiği söylemle, kutsal ve tartışılmaz yanıtlar verecek biçimde, ölümü her defasında yeniden kurguluyordu.
Gezgin’in Kharon’un Kayığı’nda anlattığı hikâye(ler), ölüm ve “öteki dünya” algısı ve söylemiyle çıkılan hakikat ve anlam arayışı yolculuğuna denk geliyor. Bu arayış sırasında ayrıcalıklı sınıfların, inancı ve ölümü siyasallaştırarak sürdürmeye uğraştığı iktidarını nasıl kurduğuna dair bilgiler de veriyor Gezgin. Uzun lafın kısası Kharon’un Kayığı, “öteki dünya” temelli inancın kurumsallaştırılma ve insanın yaşamının dinle düzenlenme serüveninin ayrıntılı bir anlatımı.
Kharon’un Kayığı, İsmail Gezgin, Pinhan Yayıncılık, 328 s.

