Share This Article
Naughty Dog tarafından geliştirilen video oyunu serisine dayanan post-apokaliptik drama The Last of Us, şimdiye kadarki en görkemli bölümüyle karşımızdaydı. İlk sezonun ardından HBO dizisinin iki ana karakteri —sert mizaçlı kaçakçı Joel (Pedro Pascal) ve onun manevi kızı Ellie (Bella Ramsey) — Wyoming’e yerleşmeye karar vermişti. Burası, komün düzeninde yönetilen ve korkuya teslim olmayan belki de son insan yerleşimiydi. Topluluk; okulları, atları, elektriği ve hatta bir terapistiyle, mantar kaynaklı pandeminin yaklaşık yirmi yıl önce medeniyeti yok etmesinden sonra nadir bulunan bir yaşam alanı sunuyordu.
Yeni sezonda, çiftin güvenli sığınağı, epik bir savaş sahnesiyle Game of Thrones‘u andıracak şekilde, enfekte olmuş bir kalabalık tarafından yerle bir edildi. Ve yine bir sürprizle, bölüm dizinin gidişatını kökten değiştiren bir ölümle sona erdi: Joel vahşice öldürüldü.
Komünün yüksek duvarları
Sezonun açılış bölümünde, alaycı Joel, kasabanın belediye başkanı ve aynı zamanda baldızı olan Maria’ya (Rutina Wesley) yabancılara kucak açarak zaten sınırlı olan kaynakları zorladığı için çıkışmıştı (Bu sahne açık bir şekilde günümüzün politik gerçekliğine gönderme niteliğindeydi; Maria, Joel’e bir zamanlar onun da bir mülteci olduğunu hatırlatmış oluyordu). Ancak Joel’in farklı bir yüzünü de görmeye başlamıştık: Jackson’da geçirdiği beş yılın ardından, yeğeni Benji’ye düşkünlük gösteren, gençlere akıl hocalığı yapan ve “Başkasının duygusal durumundan kendimi sorumlu tutamam,” gibi cümleler kuran birine dönüştüğünü gördük. Joel, kasaba meclisinin idealist yaklaşımlarından biraz rahatsız olsa da, burayı artık evi olarak benimsemeye başlamıştı.
İlk bölümün asıl duygusal yükü de, bu yerin düşmesi halinde nelerin kaybedileceğini bilmekten kaynaklanıyor. Aynı zamanda, kasaba halkının titizlikle yaptığı hazırlıkları ve inşa ettikleri hayatı koruma kararlılığını görmek de bizlere ayrı bir tatmin duygusu yaşattı.
Komünün yüksek dış duvarları, alevli meşalelerle tutuşturulan benzin varilleriyle güçlendirilse de, yaratıklar buna rağmen savunmayı aşmayı başardı, ancak içeride onları eğitilmiş birlikler bekliyordu. Kasabanın bu inatçı direnişi, bizler için karakterlerle kurduğumuz bağ düşünüldüğünde, bölümün çok daha etkileyici hale geldiğine şahit olduk.
Maria’nın eşi Tommy (Gabriel Luna) —yani Joel’in kardeşi ve Benji’nin babası— özellikle korkunç bir düşmanla yüzleştiğinde, Maria’nın uzaktan ve çaresizce izlediği an, tehlikenin kişisel boyutunu izleyiciye doğrudan hissettirdi.
Aksiyonun ortasında hissedilen bu içtenlik duygusu, dizinin ilk sezonundan belirgin bir kopuşa işaret ediyor; o zamanlar Joel ve Ellie, bir yerin sakinlerini gerçekten tanıyacak kadar uzun süre hiçbir yerde kalmamışlardı. İkili, Boston’dan Salt Lake City’ye uzanan yolculuklarında birbirlerini tanıma sürecindeydi. Ellie, enfeksiyona karşı bağışıklığı sayesinde isyancı grup Ateş Böcekleri’nin dikkatini çekmişti ve bu haliyle, Joel için başlangıçta yalnızca bir “yük”ten ibaretti. Joel’in daha derin bir bağ kurmaya direnmesi, aralarındaki ilişkiyi, yolda karşılaştıkları hayatta kalma içgüdüsüyle hareket edenler ve fırsatçılardan bile daha az ilgi çekici kılıyordu.
Bu yolculukta, askerî bölgelerde baskıcı yöntemlerle düzen kurmaya çalışanlardan, bir liderin anlam arayışına dayanan kişilik kültlerine kadar farklı topluluklar mevcuttu. Ancak çoğu zaman bu dağınık yerleşimler, kendilerini korumaya çalıştıkları canavarlar kadar yozlaşmıştı.
İlk sezonun sonunda ise bu temel ilişkinin değiştiğini gördük. Joel, Utah’ta Ateş Böcekleri’nin, Ellie’nin beynini açarak tedavi bulmayı amaçladıklarını öğrendi — ve o noktada tereddütsüz Ellie’nin peşine düştü. Hastaneyi bastı, cerrahları öldürdü ve bilinçsiz durumdaki Ellie’yi ameliyat masasından alıp çıkardı— hepsi sevgiyle yapılan, akıl almaz bir kararlar zinciriydi.
İkinci sezonun başında, Ellie öfkeli, dövmeli, on dokuz yaşında bir genç kadın olarak karşımıza çıktı. Burada baba-kız dinamiklerinin gözümüze çarptığı sahneler arasında Pedro Pascal, sağlam oyunculuğuyla nihayet sert kovboy tavırlarından sıyrıldığını ve yeni doğan suçluluk duygusunu ve yalnızlığını etkileyici bir biçimde yansıtıyordu.
Artık altmışlı yaşlarında olan Joel, kendi kızını daha onunla bir bağ kuramadan kaybettiği için, sorunlu bir ergeni büyütmekte zorlandığnı gördük. Ellie ise bağışıklığı ve silah kullanmadaki giderek artan becerisiyle, ergenliğe özgü bir yenilmezlik duygusuna kapılmış giderken, Joel’in bir baba dikkatiyle kendisini koruma çabasından rahatsızlık duymaya başladığına şahit olduk.

Zorlu bir görev
İkinci sezon, bu bireysel dinamiklere daha fazla alan tanıdığını söylememiz gerek. Öyle ki, Ellie’nin, yüzeysel bir karakter olan Dina’ya (Isabela Merced) duyduğu platonik aşk üzerine kurulu yan hikâye kısa sürede bir melodrama dönüşüyor. Dizinin duygusal derinliğini ve öngörülemezliğini sağlayan anlatı sapmaları ile büyüleyici dünya inşası ise yerini, intikamın tehlikeleri hakkında ısrarla yinelenen basit derslere bırakıyor.
Ellie, zorlu bir görev için Seattle’a doğru yola çıktığında, kehanet takıntılı bir tarikat ile işkenceye eğilimli bir milis grubunun savaşının arasında kalıyor. Bu iki grubun karşılıklı yıkımı, onları asıl tehdit olan mantarın giderek artan zekâsı ve bulaşıcılığına karşı hareket edilmesini zora sokar.
Joel’in ölümü de paralel bir hikâye örgüsünde gerçekleşir: Ellie’yi kurtarmak için öldürdüğü doktorun kızı olan genç asker Abby (Kaitlyn Dever), intikam almak amacıyla Joel’i öldürür. (İronik bir şekilde, Joel’in gelişen merhamet duygusu onun sonunu hazırlar. Sadece dakikalar önce, kim olduğunu bilmeden Abby’yi enfekte olanlardan kurtarmıştır.) Ellie, cinayete tam zamanında tanık olur ve bu olay, onu intikam yemini etmeye iter. Sonuçta her kurban bir başkasının yakınıdır ve dünyanın sonuna gelindiğinde bu tür bağlar belki de geriye kalan en kıymetli şey olur.
The Last of Us‘un temelini oluşturan video oyunları da, sarsıcı bakış açısı değişimleriyle biliniyor. Joel, geleneksel bir kahraman ve aslında daha önce Abby’nin de—yaptığı gibi, Ellie de sevdiği bir kişi için adaleti sağlamakta ne pahasına olursa olsun kararlıdır. Asıl soru şu: O da geri dönülmez bir dönüşüm geçirecek midir? Bazen bazı şeyler yeniden filizlenir; ancak çoğu zaman, yanlış bir biçime bürünür.
