Share This Article
MÖ 1. yüzyıl, Roma Cumhuriyeti…
Erkek olmak için oldukça iyi bir dönem. Savaşabilecek durumdakiler şanlı orduda yerini alır; karşılığında yurttaşlık, oy verme hakkı, işleyip geçinebileceği bir parça toprak ve saygın bir aile hayatı kazanır. Kamusal alanda sözü dinlenir. Erkeklik yalnızca biyolojik bir hâl değil; askeri, siyasal ve ekonomik bir statüdür. Emeğin ve itaatin karşılığı nettir.
Ancak MÖ 2. yüzyıldan itibaren bu düzen çözülmeye başlar. Roma büyür, fetihler genişler, savaşlar uzar. Askerlik artık kısa süreli bir yurttaşlık görevi değil, hayatı askıya alan uzun bir mecburiyettir. Yıllarını cephede geçiren erkekler eve döndüklerinde, bıraktıklarını bulamaz. Topraklar borç yüzünden el değiştirmiştir; küçük üretici, aristokratların kurduğu yeni düzenle rekabet edemez. Fetihlerin ganimeti ve köle emeği birkaç elde toplanırken, Roma için kan döken erkekler büyüyen imparatorluktan pay alamaz. Hâlâ yurttaştırlar; ama artık ne gelirleri ne de gelecekleri vardır. Erkekliğin maddi zemini aşınmaktadır.
Yüzyılın sonuna gelindiğinde Roma gündelik hayatında yeni bir figür çoktan yerini almıştır: Forumlarda ve meyhanelerde vakit öldüren, kamusal alanda görünür ama üretimden kopmuş; öfkeli, hayal kırıklığına uğramış, kendini yüzüstü bırakılmış ve alacaklı hisseden erkekler. Günler şarapla, geceler taşkınlıkla geçer. Çeteleştikçe cesaretlenen, birbirinin öfkesini büyüten bu gruplar sokaklarda kol gezer. Kamusal alanda suç artar; evin içinde ise Roma’da zaten görünmezleştirilen kadına yönelik şiddet yoğunlaşır.
Julius Caesar tam da bu dağılmış erkekliğe seslenir. Üç şey vaat eder: anlam, onur ve düşman. Artık statü kazanmak için üretmek gerekmez; sadakat yeterlidir. Şiddet makbuldür. Güç, başlı başına bir erdem hâline gelir. Erkeklik yeniden tanımlanır. Statüsünü kaybeden erkekler adalet aramaz; güç ister. Ve gücü ele geçirdiğinde, adaleti kendisinin sağlayacağına inanır. Bu dinamik, Roma’yı Cumhuriyet’ten İmparatorluğa; Caesar’ı ise liderden diktatöre dönüştürür.
1866, ABD, Tennessee
Amerikan İç Savaşı sona ermiş, Güney eyaletleri yenilmiş, köleliğin yasal olarak kaldırılması kesinleşmiştir. Özgürleşen siyahilerin toplumsal ve siyasal hayata entegrasyonu için Yeniden Yapılanma (Reconstruction) süreci başlatılır. Ancak bu dönüşüm, savaştan yenik dönen Güneyli beyaz erkekler için doğrudan bir tehdit anlamı taşımaktadır.
Cepheden dönen eski Konfederasyon askerleri işsiz, statüsüz ve öfkelidir. Savaşla birlikte yalnızca askerî ya da siyasal bir yenilgi yaşamamışlardır; “doğuştan” sahip olduklarına inandıkları ayrıcalıkların da çözülmek üzere olduğunu görürler. Beyazlık, erkeklik ve mülkiyet üzerinden kurulu düzenleri sarsılmaktadır. Bu ayrıcalıkları siyahilerle, yerli halklarla ya da “Amerikan ulusuna ait olmadığına” karar verdikleri gruplarla paylaşmaya niyetleri yoktur.
Korku hızla kolektif bir histeriye dönüşür. Özgürleşen siyahilerin işlerini ellerinden alacağına, kamusal alanı “işgal edeceğine”, toplumsal düzeni bozacağına, beyaz kadınlara yönelik bir tehdit oluşturacağına inanırlar. Bu atmosferde, Amerikan tarihinin ilk örgütlü terör yapılarından biri kurulur: Ku Klux Klan (KKK)… Klan, siyahilerin, Yahudilerin, Katoliklerin ve “gerçek Amerikalı” sayılmayan herkesin siyasal ve toplumsal varlığını reddeder. Şiddet onlar için düzen kurucu bir araçtır. Tehdit, linç, silahlı saldırılar ve toplu katliamlar, kaybedilen otoriteyi geri kazanmanın meşru yolları olarak görülür.
Ku Klux Klan, hiçbir zaman açıktan iktidar olmamıştır; ama iktidarın sınırlarını belirler. Kurulduğu günden bu yana farklı adlar, semboller ve hedef listeleriyle varlığını sürdüren KKK’nın temel mantığı hep aynıdır: Eşitliği kayıp, çoğulluğu tehdit olarak görmek. Her hak genişlemesinde, her eşitlik talebinde ve ötekinin fazla görünür olduğu her anda yeniden ortaya çıkan bir siyasal refleksi temsil eder. Erkeklik krizi ile faşist örgütlenme arasındaki sürekliliği açığa çıkaran tarihsel bir şablon sunar.
I. Dünya Savaşı Sonrası Avrupa
Milyonlarca yorgun, yaralı ve travmatize erkek savaşın ardından ülkelerine döner. Almanya kaybetmiştir. İtalya ise kazanan taraftadır—ama İtalyan halkının eline geçenler işsizlik, sakatlık, yoksulluk ve aşağılanma olur[1]. Ekonomi çökmüş, enflasyon yükselmiş, “zafer” boş bir kelimeye dönüşmüştür.
Kamusal alan, işsiz erkeklerle doludur. Meyhaneler, işçi lokalleri ve siyasal örgütler eski askerlerin sığınağı hâline gelir. Bu ortamda, fırsat bulduğu her an kalabalıklar karşısında yaptığı ateşli konuşmalarla öne çıkan bir figür belirir; Benito Mussolini. Savaştan önce sosyalist bir gazeteci olan Mussolini, cepheden bambaşka biri olarak dönmüştür. Artık eşitliğe değil, şiddete; dayanışmaya değil, hiyerarşiye inanmaktadır. Solun örgütleyemediğini düşündüğü erkekleri, solun retoriğini ödünç alarak peşine takar. Fakat konuşmalarının içeriği şiddet doludur. Sınıfın yerini ulus, emeğin yerini güç almıştır.
Faşizm, İtalya’da neredeyse bilinçli bir tarih tekrarına yaslanır. Roma İmparatorluğu göndermeleriyle bezeli bu ideoloji, Mussolini’nin ağzında eski bir vaadi dolaşıma sokar: rövanş, şiddet ve güç. Üretmek gerekmez; sadakat yeterlidir. Kara Gömlekliler sokakları doldurur, grevler kırılır, şiddet siyaset diline dönüşür. Devlet önce bu şiddeti görmezden gelir, sonra kullanır, en sonunda teslim olur. Mussolini’yi iktidara taşıyan şey bir parti değil; sokakta korku salıp kan döken bir erkeklik rejimidir.
Almanya’da ise tablo daha ağırdır. Savaş kaybedilmiş, ekonomi çökmüş, ulusal onur Versailles Antlaşması’yla aşağılanmıştır. Adolf Hitler, bu enkazın ortasında erkekliğe başka bir çıkış yolu sunar: yeniden büyüklük—ama bu kez ırk üzerinden. Her şeyini kaybetmiş bir halka, kendilerinden aşağıda konumlandırılmış düşmanlar yaratılır. Erkek özgüveni üretkenlikle ya da siyasal katılımla değil, biyolojik ve zihinsel üstünlük fantezileriyle yeniden inşa edilir. Irk bir kimliktir; şiddet ise üstün ırkın hakkı.
Nazizm erkeklere güç kazanmayı vaat etmez, onlara zaten güçlü olduklarını, yalnızca henüz bu gücü kullanmadıklarını söyler. Alman erkeği Aryan bedeniyle, disiplinli yapısıyla ve şiddet kapasitesiyle zaten seçkindir. Bu anlatı, yoksul, işsiz ve hayal kırıklığına uğramış erkekler için güçlü bir psikolojik rahatlama sunar; üniformalar, yürüyüşler, ritüeller ve paramiliter örgütlenmeler, dağılmış erkekliği tek bir bedene dönüştürür. Şiddet bir sapma değil, görevdir. Utanç kalabalıkta erir, öfke ideolojiye dönüşür. Adalet gereksizleşir. Hitler kolektif bir hüsranı siyasallaştırmıştır.
Milenyum, yapay zeka ve yeni erkeklik krizi
Dünya siyaseti, politik bir programla mı hareket ediyor yoksa o sabah nasıl uyandıysa öyle kararlar mı veriyor henüz tam anlayamadığımız, çağdaş erkekliğin karikatürize bir temsili tarafından şekillendiriliyor. Dış politikada “güçlü olan kazansın” düsturunu benimsediklerini açıkça ifade eden Donald Trump, hem isminin sayısız skandala karışmış olmasıyla, hem de LGBTİ+ karşıtı, ırkçı, azınlık ve kadın düşmanı siyasetçilerin etrafında kümelenmesiyle, “yaptım, çünkü yapabiliyorum” diyen erkekliğin kamusal sahnedeki karşılığıdır.
Trump’ın neye inandığını, hangi ilkelere bağlı olduğunu, bir ideolojiyi takip edip etmediğini ya da bir stratejisi olup olmadığını pek anlayamasak da, ABD’de yeni bir kültür politikası şekilleniyor ve bu tüm dünyayı etkiliyor. İşsizlik, yoksulluk, güvencesizlik ve savaşlar dünyanın her yerinde, hala sürüyor. Ancak erkeklik bugün, belki de tarihte ilk kez, başka bir alanda daha güç kaybediyor: ikili ilişkilerde. Erkekliğin yalnızca kamusal alanda değil, evin içinde, “özel alana ait” olan kapalı kapılar ardında da çözülmeye başladığı bir dönemdeyiz. Kadınlar gerek kamusal gerekse ilişkisel alanlarda güçlendikçe; daha fazla hak, eşitlik, emek, anlayış, güven ve haz talep ettikçe, erkekler bu alanlardaki mutlak iktidarlarını kaybediyor.
Dış dünya ne kadar sert olursa olsun, tarihsel olarak erkeğin hem sığındığı hem de koruyup kollamakla sorumlu olduğu, dolayısıyla üzerinde sonsuz iktidar sahibi olduğu bir alan vardı: Ev. Orada kendisine duygusal emek sunan, bakım veren, cinsel ve ilişkisel ihtiyaçlarını karşılayan, çoğu zaman ekonomik ve sosyal olarak bağımlı bir kadın bulunurdu. Kadınlar değiştikçe, “idare etmeyi”, “katlanmayı” ve “bare minimum”u kabul etmeyi reddettikçe; bu beklentileri karşılayacak duygusal, ilişkisel ve etik kapasiteyi hiç geliştirmemiş erkekler, iktidar alanlarını hızla kaybetmeye başladı.
Kadınlar, duygusal taleplerine cevap vermeyen erkeklerle artık bırakın evlenmeyi ya da çocuk yapmayı, sevgili bile olmayı tercih etmiyor. Sosyal medya, ilişkisel becerilerini geliştirememiş erkeklerle yakın ilişki kurmaktansa yalnızlığı tercih ettiğini ilan eden genç kadınlarla ve “yetersiz erkek” mizahıyla dolu. Tercih edilmeyen erkeklerin yalnızlık salgınından[2] bahsediliyor. Şahsi fikrim, bu duruma doğal seleksiyon demenin daha doğru olacağı yönünde.
Yalnızca hayatta değil, ilişkilerde de “kaybeden” konumuna düşen heteroseksüel erkekler, bu kaybı eşitlik talebiyle değil; öfkeyle ve kadın düşmanlığıyla telafi etmeye çalışıyor. Incel hareketi[3] bunun en berrak örneği. Hayatlarında kadınlarla eşit ve sağlıklı ilişkiler kurmayı beceremeyen erkekler, bu başarısızlığı kişisel bir sorun olarak değil; kadınların “fazla güçlenmesi”nin sonucu olarak okuyor. Yüzyıllar boyunca duygusal ya da ilişkisel olarak kendini geliştirmek zorunda kalmamış erkekler, bugün “yalnızlık epidemisi”nden şikâyet ederek yine kendileri dışında her şeyi ve herkesi suçluyor.
Tarihte ilk kez kadınlar, çoğunlukla korunmak, kollanmak, maddi güvence sağlamak ya da sosyal statü kazanmak için değil; hayatı paylaşmak istedikleri için partner seçiyor. Bu yüzden de bekar kalmak, pek çok kadın için artık bir tehdit değil; cazip bir seçenek. Bu yüzden “aile kurumu dağılıyor” histerisi bu kadar yüksek sesle dolaşıma sokuluyor. Bu histeri ile, LGBTİ+’lar hedef alınırken; aile kurumu aslında insanların cinsel yönelimlerini açıkça yaşaması yüzünden değil, erkek iktidarını ayakta tutma işlevini yitirdiği için dağılıyor.
Bugün dünya, eşitlikten ve adaletten korkan erkekler tarafından yönetiliyor. Dünyayı yönetenlerin önemli bir kısmı güçlü oldukları için değil, korktukları için hala iktidarda. Güçlerinin kaynağı ise; kadınlardan, eşitlikten, adaletten ve sahip oldukları ya da içine doğdukları konforu kaybetme ihtimalinden duydukları korku.
Bugün dünya çoklu krizlerle sarsılırken, erkeklik artık yalnızca işsizlik ve statü kaybıyla değil; yalnızlıkla da sınanıyor. Bu sınanmadan değişip dönüşerek mi çıkacaklar; yoksa kaybettiklerini telafi etmek için yeni bir düşman, yeni bir ikame ve yeni bir şiddet dili mi icat edecekler, merakla izliyoruz.
Dipnotlar
[1]Gabriele D’Annunzio’nun ortaya attığı “Sakatlanmış Zafer” (Vittoria Mutilata) terimi, savaş sonrası İtalya’daki kolektif ruh hâlini tarif eder. Bu kavram, İtalya’nın I. Dünya Savaşı’nı kazanan tarafta yer almasına rağmen, İtilaf Devletleri tarafından vaat edilen kazanımların verilmemesi ve ülkenin ikinci sınıf bir güç muamelesi görmesiyle oluşan aşağılanmışlık duygusunu ifade eder. Mussolini bu ruh hâlini faşist ideolojinin kurucu güçlerinden biri olarak araçsallaştırmıştır.
[2] Yalnızlığın artışı ve kronik yalnızlığın fiziksel ve ruhsal sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine dair çok sayıda çalışma uzun süredir mevcut. Dünya Sağlık Örgütü de yalnızlığı küresel bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlamıştı. Ancak; yalnızlık cinsiyetten bağımsız bir yapısal sorunken, özellikle medya tarafından, erkeklerin kadınlara kıyasla daha yalnız olduğu ya da yalnızlıktan daha fazla etkilendiği yönünde tartışmalarla erkeklerin bu durumu politik ve kültürel bir mağduriyet anlatısına dönüştürme eğilimi ortaya çıkmıştır..
[3] Incel: “Involuntary celibates” (istem dışı bekâr) ifadesinin kısaltması olarak ortaya çıkan internet temelli topluluk. Heteroseksüel erkeklerin, kadınlarla cinsel veya romantik ilişki kurma konusunda başarısız olduklarını düşündükleri ve bu başarısızlığın toplumsal, cinsel ve biyolojik adaletsizliklerden kaynaklandığını savundukları çevrim içi alt-kültürleri tanımlar. Incel toplulukları, bireysel yalnızlık deneyimini kolektif bir mağduriyet ve cinsiyetler arası haksızlık anlatısına dönüştürürler; bu anlatı sıklıkla kadın düşmanlığı, cinsiyetçi nefret söylemi ve zaman zaman şiddeti sembolik ya da gerçek bir strateji olarak yüceltme eğilimleri içerir.


