Tarih, erkekliğin güce yaslandığı her dönemde benzer bir hikâyeyi fısıldar: Statü çözüldüğünde, anlam kaybolduğunda ve eşitlik kapıya dayandığında, öfke yeni bir siyasal dile dönüşür. Roma forumlarından Amerikan kasabalarına, faşist mitinglerden dijital çağın yalnız ekranlarına uzanan bu çizgi, erkekliğin kriz anlarında nasıl yeniden ve daha sert biçimlerde ortaya çıktığını gösterir. Gücün kaybıyla başlayan ve şiddetle telafi…
30 Ocak 1933’te Adolf Hitler, Almanya’nın 15. şansölyesi olarak atandı ve yalnızca 53 gün içinde, “demokrasinin tüm imkânlarını kullanarak” Weimar Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırıp otoriter bir rejimin temellerini attı.
Jonathan Glazer’ın’En İyi Uluslararası Film’ Oscar’ını ve Cannes Film Festivali’nden ‘Juri Büyük Ödülü’nü aldığı filmi ‘The Zone of Interest’, faşizmin yaratıığı yıkımın ve bir ölüm fabrikasında kurulan “cennetin” hikâyesini anlatmaya koyuluyor. İnsan onurunun rafa kalktığı bu noktada, mutlak kötülükle ve zorbalığın sıradanlaşmasıyla karşı karşıyayız (bugün bile)…
Gazeteci Paul Mason da ufuktaki faşizm tehlikesine ilişkin kaleme aldığı ‘Faşizmi Nasıl Durdururuz?’ başlıklı kitabında, bugünü göz önünde bulundurarak filmi geri sarıp faşizmin geçmişte hangi şartlarda olgunlaştığını incelerken aslında hayli güncel bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.
Özgürlük ve kurtuluş mücadelesi bitmeyen bir görevdir…
Brecht’in 1934’te yani, Faşizmin Almanya’da çöreklendiği ve bütün dünya için korkunç bir tehlike haline geldiği dönemde yaptığı ünlü konuşması…
