Share This Article
Cathérine Clément | Çeviren: Oğuz Özügül
Sigmund Freud psikanalizi tıptan ayrı bir bilim dalına çevirmek niyetinde değildi. Ama ona, ilkesel olarak, mevcut ruhbilim disiplinleri üzerinde değiştirici etkilerde bulunma işlevini yüklemişti. Kendi de psikanalizi mitoloji, din, tarih, görsel sanat ve edebiyat gibi değişik kültürel alanlara “uygulamıştır.” Freud’un bu konuda toplumsal kökenine ve döneminin ideolojisine sıkı sıkıya bağlı olduğu görülmektedir.
Bir yazarın “dehasını” böylelikle açıklamaya çalışmakta ve tüm eğitim sistemlerine içkin olan değer hiyerarşisini, örneğin sanatsal yaratmanın soyluluğu, ozanın lanetli yazgısı, sanatla bilinçsiz – olan arasındaki ayrıcalıklı ilişki gibi değer tasarımlarını hiç sorgulamadan “büyük edebi eserler”i yeğ tutmaktadır. Ancak Freud bu noktada yandaşı olduğu ideolojinin sınırlarını belli ölçüde ama kesinlikle aşar.
Bir sanatsever olmasına rağmen, Freud güzele karşı kayıtsız kalmaktadır: Michelangelo’nun Musa’sı (1914) başlıklı yazısında, “içeriğin” daha çok “biçimsel ya da teknik nitelikler” olarak ilgisini çektiğini yazar; ama öte yandan da tüm dikkatini sanat yapıtlarınca yaratılan etkiler’e (effets) çevirir. Seçici duyarlığını izleyerek sadece duygusal yönden etkilendiği şeylerle ilgilenir. Bu nedenle, müzikten zevk almak için kendini yetersiz bulan Freud’dan bu konuda yazılı hiçbir metin kalmamıştır geriye.

Freud’un estetikle dansı
Psikanaliz, Freud’un da onayladığı gibi, güzellik konusunda pek bir şey söyleyemezken, güzel tarafından uyandırılan duygulanım (Affekt) (1) hakkında, yani dürtüsel enerjinin (Triebenergie), romantik ve ruhbilimselleştirici bir terminolojide heyecan (Emotion) diye tanımlanabilecek boşalımı hakkında söz söylemeye yetkili görebilmektedir kendini.
Freud’un yönteminin tartışmasız özgünlüğü, bir sanat eserini çözümlerken, eserin birey Freud üzerinde bıraktığı etkisini çıkış noktası olarak almasına dolaysız bir şekilde bağlıdır. Ancak bu, temelinde kuralsal beğeni düşüncesi bulunan klasik estetiğin ölçütlerine göre caiz olmayan bir yöntemdir. Böylece Freud güzelin, beğeninin normlarını, egemen toplumsal örf ve âdetleri hiç çekinmeden sorgulayabilmektedir.
Freud güzelin normunu duygusal etkililikle değiştirmekte, daha doğrusu, bir sanat eserinin etkisinin sadece gözlemlenen nesne ile gözlemleyen özne arasındaki ilişki içinde çözümlenebileceği görüşünün yerleşmesine yardımcı olmaktadır. Bu ise, estetiksel ve sanat – eleştirel araştırmaların bundan böyle göz önüne almak zorunda olduğu hiç kuşkusuz radikal bir perspektif değişikliği anlamına gelmektedir.
Freud’un izlediği yolu göstermek için değişik estetik alanlarından heykel, resim, edebiyat – üç örnek seçtik; bu örnekler, eleştirmenin öznelliği üzerinde sanat tarafından yaratılan etkiyi değerlendirebilmemiz için bize yardımcı olabilirler.
Michelangelo’nun Musa’sı
Bu eserin Freud üzerindeki etkisi o denli güçlüdür ki, kendisini oldukça parlak, ama hem makul hem de hatalı bir yorumda bulunmaya teşvik etmiştir. İlginç olan, Freud’un bu metni imzasız olarak kendi dergisinde (2) yayımlaması ve böylece üretici zaaf konusunda değerli bir örnek vermesidir. Freud, Michelangelo’nun Musa’sından başka hiçbir heykelin kendisini bu denli güçlü bir şekilde etkilemediğini söylemektedir:
Terkedilmiş kilisenin (3) bulunduğu ıssız meydana ulaşmak için sevimsiz Corso Cavour sokağının dik merdivenlerini kim bilir kaç kez tırmandım; her defasında kahramanın hor gören, öfkeli bakışlarına mukavemet etmeğe çalıştım ve kimi zaman, kahramanın gözlerini diktiği, hiçbir şeye inanmayan, beklemek ve güvenmek istemeyen, idol yanılsamasına tekrar kavuştuğunda sevinen ayak takımına aitmişim gibi, kilisenin yarı karanlığından çıkıp gizlice yaklaştım ona. (4)
Musa, bu öfkeli tellal, Michelangeio tarafından, yasa levhalarını Yehova’dan teslim aldığı ve Yahudi halkını altın buzağının çevresinde dans ederken gördüğü Sina Dağı’ndan döndüğü sıradaki haliyle betimlenmiştir. Freud, Musa tarafından mahkum edilmiş hissetmekle, “dönek Yahudi” olarak görmektedir kendini.

Michelangelo’nun eserini çözümlemeye başlamadan önce kendi öznelliğini belirtmekte, Musa’nın bakışları alanına giren sahneye intibak etmektedir: O da “ayak takımı”ndan biridir. Duygulanımı – korku, saygı, dinsel ürperiş – Musa’ya yerini göstermektedir: Tanrısal bir kahramanın heykeli olarak bir insan tarafından temaşa edilen, başka bir insan tarafından yapılmış bir insan heykeli. Bu heykelde Freud’un araştırmak istediği şey, demek ki, heykelin güzelliği değil, tersine onun sakral (dinsel) ve yanılsamaya yol açan etkisidir; bunu açıklamak da, tanrıtanımazcı bir rasyonalizm yolunu izlemek demektir.
Freud’un çözümlemesi bir ayrıntıya dayanıyor: Heykelin sağ eli. Musa oturur durumda betimlenmiştir. Sağ kolunun altında, yasa levhaları ve öteki kolunu dayadığı dizine kadar uzanan gür sakalının bir parçası bulunmaktadır. Freud, sağ elin işaret parmağının özellikle sakalın sol tarafındaki bir bölümü tuttuğunu ve “bu bir tutam sakalın da (…) sağ el tarafından katedilmiş yolun izi” (5) olduğunu öne sürmektedir.
Bu yol, lanet okumak üzere kaldırılan, ama değerli levhaların düşüp, parçalanmasına neden olacak bu sert hareketi tamamlayamayan sağ elin katettiği yoldur. Heykel bu durumuyla zaptedilmiş, yatışmış bir öfkeyi ifade etmektedir: Musa öfkesinin şiddetinden neredeyse yasa levhalarını elinden düşürecekti. Ancak Freud’un unuttuğu bir şey var; Kutsal Kitap’taki Musa levhaları gerçekten parçalamış ve öfkesini zapt edememiştir.
Zaptedilmiş öfke, aşılmış insani bir zaaf
Freud her zaman bir tabloda, bir eserde kimsenin gözüne çarpmayan bir ayrıntıyı ele alarak başlamaktadır işe: Bunu da, psikanaliz pratiğinde değişmenin (6) anlamını görüp, anladığı için yapmaktadır. Freud’un örtük (implizite) ve daha sonraki çözümlemelerle onaylanmış postulası şöyle: Anlamı olmayan hiçbir şey yoktur.
Daha doğrusu; önce anlamsız gibi görünen şeylerin, psikanaliz tedavisi sonucunda en anlamlı şeyler oldukları meydana çıkmaktadır. Peki ama belirli bir ayrıntıyı seçerken, bunun amaca uygun olup olmadığı hakkında nasıl karar verilecektir? Bütünü (ayrıntıyı iyice öne çıkarıp) öznel açıdan ele alarak, yorumlayarak. Böyle görüldüğünde hiçbir eleştiri kendinde ve nesnel olarak doğru değildir, aynı şekilde yanlış da değildir. Bu eleştirilerin hepsi eser hakkında ve eserle izleyicisi arasındaki ilişki hakkında bir şeyler söyler.
Freud heykelin bakışları altında çekine çekine gözlerini önemsiz bir ayrıntıya, sağ elin işaret parmağının bulunduğu yere diker. Ve hemen heykelin anlamını kavrar: Zaptedilmiş öfke, yani aşılmış insani bir zaaf. Ayrıca, saygı uyandıran levhalar neredeyse düşüp kırılacaktır. Acaba Freud böylelikle heykelin yaratıcısı Michelangelo’nun yorumunu ve amacını tam olarak yansıtmakta mıdır? Ancak, soruyu bu şekilde sormak doğru olmaz.
Freud’un değerlendirme tarzı, psikanaliz dışı, öteki araştırmalarının yorumlarından sapmasına karşın, eser hakkında yine de bir şeyler söylemektedir. Ama düştüğü yanılgı öylesine açıktır ki, insanı şaşırtmaktadır, çünkü Kutsal Kitap’ın bildirdiğine göre, Musa yasa levhalarını elbette parçalamıştır.
Leonardo da Vinci’nin tablolarındaki kişilerin gülümseyişi Freud’un üzerinde özel bir etki yaratmaktadır:
Bu resimler, sırrına vakıf olmaya cesaret edilmeyen mistik bir hava yayıyorlar çevreye; insan olsa olsa Leonardo’nun daha önceki eserleriyle bir bağ kurmaya çalışabilir (…) Bu büyüleyici gülümseyişler bir sevginin sırrını sezinletmektedirler. (7)
Freud bu sırrı, Leonardo’nun bölük pörçük yaşam öyküsüne dayanarak aydınlatmaya çalışır. Leonardo’nun yaşamı üzerine çok az şey biliniyor: Babasız geçen ilk çocukluk yılları, sevecen, müşfik bir anne ile aradaki alışılmışın dışında güçlü bağlar, hesap defterleri, çizimler, desenler ve Freud tarafından çıkış noktası olarak alınan bir çocukluk anısı.
Leonardo bilimsel makalelerini çocukluğundan kalma bir anıyı, bildiğim kadarıyla, sadece bir defa olmak üzere katmıştır. Buna göre, henüz beşikteyken bir akbaba kuyruğuyla Leonardo’nun ağzını açmıştır.
Leonardo’nun eşcinselliği
Freud için burada söz konusu olan bir anı değil, tersine Leonardo’nun fellatio‘ya duyduğu isteği akbabaya aktaran bir fantezidir. Ancak akbaba imgesi çözümleme sırasında değişikliğe uğramaktadır, çünkü Grek-Roma mitolojisinde akbaba, erkek tarafından döllenmeden üreyen dişi bir hayvandır. Demek ki akbaba bir yandan bir erkeğe (fellatio), öte yandan da yalnız bir anneye, yani Leonardo’nun annesine işaret etmektedir. Bu nedenle akbabanın kuyruğu hem erkeklik organı, hem de ana kucağı yerine geçmektedir.
Leonardo, çocukluğundan bu yana babasını tanımamıştır; işte anne tarafından baştan çıkarılış fantezisi buradan kaynaklanmakta ve Leonardo’nun eşcinselliği de böylece hemen anlaşılmaktadır (bunun gizli ya da açık olması çözümleyen kişi için burada bir önem taşımamaktadır). Bu eşcinsellik, gizemliliği nedeniyle ayartıcı ve Freud için açıklayıcı olan ünlü gülümseyişin mahut hünsalığına geçmektedir.
Annesine çok bağlı olan Leonardo, bu iz bırakan kadın imgesine sadık kalmakta, kendini onunla özdeşleştirerek tüm öteki kadınları reddetmektedir. Ama Freud, bu yüzden Leonardo’nun bir “sinir hastası” sayılmasına kesinlikle karşı çıkar; o bu olayda daha çok kendi yüceltme teorisini (10) açıklar ve “sanatçının eserlerinin cinsel isteklerine de yön verdiğine dair (…) artık kuşkuya yer bırakmayan bir gerçeği” vurgular.
Buradaki yön veriş, o günkü tarihsel dönemde Leonardo’nun eserlerine duygusal özelliklerini kazandıran eşcinsel isteklerdir. Freud, Leonardo’nun resimlerindeki gülümseyişin insanları niçin etkilediğini ve bu gülümseyiş tarafından aktarılan duygunun, kendisi için, nereden kaynaklandığını kolayca açıklamaktadır.

Ölüm motifi ve gizleniş biçimleri
Freud edebi ya da mitolojik metinleri okurken, düş yorumlarında uyguladığı aynı yönteme başvurmaktadır. Her iki durumda da elde bir metin, yani yazı imine tevdi edilmiş bir dil üzerinde çalışma olanağı bulunmaktadır. Ancak bu çalışma sırasında Freud çok serbest, hatta her çeşit tarihsel kesinliğe karşılık tamamen teklifsiz bir şekilde davranır.
Dahası, tarihsel sınırları aşan çağrışımlarda bulunarak ve her zamanki gibi, kronolojiyi kararlı ve üretici bir tarzda çiğneyerek anakronizmden kendine geçerli bir kural çıkarır. Kutu seçimini çözümlerken William Shakespeare‘in metinleri (Venedik Taciri; Kral Lear), Grimm kardeşlerin masalları ve Jacques Offenbach‘ın operetleri arasında dolaşır durur. Bunların hepsinde aynı yapıyı bulur: Üç kadın arasından birinin seçimi (kutu, kadının cinsel organını simgelemektedir).
Ardından seçimle ilgili farklı durumları tek bir kadına duyulan arzu temasıyla birleştirir; bu tek kadın sırasıyla doğuran, yoldaşlık, eşlik eden ve yıkan, yok eden kadındır. Üç kadından birini farklı tarzlarda seçtiren tüm masallar, söylenceler, oyunlar (Paris’in yargısı, üç ilâhe, Kral Lear‘in üç kızı, külkedisi vb.) söz birliği ederek tek bir davranışa, seçim değil, tersine onun karşıtı olan bir davranışa eğilim gösterirler: “Anne imgesinin yaşam boyunca dönüştüğü (…) üç biçim”le zorunlu, kaçınılmaz çatışma. “Annenin kendisi, erkeğin anne modeline göre seçtiği sevgili ve erkeği tekrar bağrına alan toprak ana.” (12) Demek ki, Freud’un dikkatini kutu seçimi temasına çeken, sonuçta ölüm motifi ve gizleniş biçimleri olmaktadır.
Egemen ideolojinin mirası
Yüzlercesi arasından seçtiğimiz buradaki örneklerde (Freud’un eleştirmenlik çalışmaları hatırı sayılır ölçüde çoktur) çözümleme, duygulanımın zorunlu temeli olarak, hep özdeşleşmeden çıkarak gerçekleştirilmiştir: Yahudi halkıyla, ama Musa ile de özdeşleşmek; Kral Lear ile özdeşleşmek. Bunu saptamak, Freud’un yöntemini keyfi olarak tek bir ilkeye indirgemek anlamına gelmez.
Freud’un psikanalizi başka alanlara uygulayışı tamamen bir adaptasyon olarak kalmaktadır: Dil, yazı ya da çizgi, resimle betimlenen her sanat eseri Freud’a göre bir duygulanım yaratmaktadır ve bu, tıpkı psişik enerjinin sanatsal malzemeye adapte edilmesi gibi, çözümlenmek zorundadır. Tedavi yönteminde olduğu gibi Freud burada da egemen ideolojinin mirası olan sınıflandırmayı, en azından onun kuralsal yönünü sarsmaktadır.
Güzelliğin estetiksel normunu duyguların, hem de somut bir öznenin duygularının taşıyıcısına ilişkin bir taslakla değiştirmektedir. Freud’un estetiksel yöntemi, sanatsal ve sanatla koşullu duygunun azami ölçüde ayrımlaşmasını hedeflemektedir. Bu yöntem aynı zamanda sanatçıyla eseri arasında (bu nokta günümüzde, psikanalizin edebi “psiko-eleştiri” (13) ve “psiko-biyografi” tarafından yersiz bir şekilde kullanılması nedeniyle tartışmalıdır) ve sanatçıyla eseri algılayan kişi arasında yakın bir ilişki de kurmaktadır. Burada ele alınan özneler arası ilişkiler sorunu yenidir ve henüz yeterince araştırılmamıştır.
Freud, Kültür ve Dil
Psikanaliz her ne kadar “sanat”ta (genel ve kesin olmayan bir anlamda) yeğlediği uygulama alanını bulduysa da, doğrusu onu yalnız bununla sınırlamamak gerekir. Zaten kendi de, Freud’un tüm eserleri içinde, sırf edebiyat ve sanat eleştirisiyle sınırlı kalmamıştır. Freud’un, örneğin dil sorununu araştırdığı yazıları (İlk Sözün Karşıt Anlamı Üzerine, 1910), psikanalizi hukuk alanına uygulayışı ya da ama tarihsel belgeler (17. Yüzyılda Şeytan Nörozu, 1923) bunun kanıtı olmaktadırlar.
Freud’un psikanalizi öteki alanlara uygulama denemeleri, ana hatlarıyla, dilin insan bedenine etkileri sorunu üzerinde yoğunlaşmıştır ve kültür konusundaki düşüncelerinin ağırlık noktası da buradadır. Kendi ideolojik ön koşullarına sıkı sıkıya bağlı olduğu burada özellikle açık seçik belli olmaktadır; ama yine burada, temellerini psikanalizin yalnız başına taşıyamayacağı, ancak onsuz da yapamayacağı tutarlı bir antropoloji bulmak mümkündür.
Freud kültür üzerine temel düşüncelerini Kültürde Tedirginlik (1930) adlı eserinde geliştirmiştir. Bu tedirginlik insanın, kültürün kökenlerince durmadan bastırılan hayvani doğası ile içgüdü aleyhine gitgide önem kazanan ikinci ya da kültürel doğası arasındaki uyumsuzluktan ileri gelmektedir. 1932’de Albert Einstein‘a savaş sorunlarıyla ilgili olarak yazdığı mektupta şöyle diyor:
Aklın alamayacağı kadar uzun bir süreden bu yana kültürel bir gelişme süreci gerçekleşmektedir. Bugünkü durumumuzu ve çektiğimiz acıların büyük bir bölümünü bu sürece borçluyuz (…) Olasılıkla insan türünün ortadan kalkmasına neden olacaktır, çünkü cinsellik işlevini birçok bakımdan olumsuz yönde etkilemektedir, ve bugün bile, kültürsüz ırklar ve halkın geri kalmış katmanları, yüksek kültürlü katmanlardan çok daha büyük bir hızla çoğalmaktadır (…) Kültürel süreçle başlayan psişik değişmeler çok belirgindir. Bunlar, içtepisel hedeflerin giderek değişikliğe uğramasından ve içtepisel duyguların kısıtlanmasından ileri gelmektedir. Öncellerimizi eğlendiren sansasyonlar, bizim için ilgi çekici olmaktan uzaktır ya da kendileri katlanılmaz duruma gelmişlerdir; etiksel ve estetiksel ideal konusundaki istemlerimiz değiştiyse, bunun organik nedenleri vardır. (14)
Burada, genellikle kendisinin ana savı olarak gösterilen cinselliğin, tam tersine Freud için büyük bir gerilemenin (Regression) nesnesi olduğu anlaşılmaktadır, ki Freud bunu ne mahkûm etmekte ne de haklı göstermektedir; hatta o bunda, arasında savaşın da bulunduğu saldırganlık fenomeninin gerilemesi için bir güvence bile görmektedir:
Kültürün psikolojik niteliklerinden iki tanesi çok daha önemli görünmektedir: İçtepisel yaşama egemen olmaya başlayan anlığın güçlenmesi ve tüm yararlı ve zararlı sonuçlarıyla saldırganlık eğiliminin iç dünyaya özgü duruma getirilmesi. (15)
Bu teorik ifadeler Freud’un, varsayımsal ve öznelci niteliği ilk bakışta belli olan pasifizmden yana açıklamalarını takip etme olanağını vermektedir. Ve daha sonra işte bu temele dayanan Freudo-Marksizm (16) ütopyaları doğmuştur; hangi biçim altında çıkarsa çıksın Freudo-Marksizm Freud’un buluşlarının en belirleyici yönünü dikkate almamaktadır: Dili yeni bir tarzda okumak, sözcükleri dinlemek ve dil ile kültür arasındaki ilişkiler konusunda yeni bir anlayış. Ne ki, Freud bu noktada, biçimselci ve idealist sınırlamalarca nitelenmesine rağmen yapısal antropolojinin (17) vardığı aşamaya ulaşamamıştır.
‘Bir cinayette durum neyse, metinde yapılan tahrifte de aynıdır’
Parole’yi izleyen Freudcu okuma tarzının, ilerde tekrar ele alacağımız dili (18) üzerinde tartışan kimi çağdaş düşünceler yine de metinlerdeki fasılaları ya da boşlukları özenle dikkate almayı yükümlü kılmaktadır. Psikanaliz tedavisi sırasında söz konusu ister düşmetinleri ya da hastaların anlattıkları, ister arşiv-belgeleri ya da adapte edilen metinler olsun, Freud dikkatini küçük ayrıntılar üzerinde toplayarak fasılaları, atlamaları, deformasyonları arar.
Bu yöntemi sistematik bir şekilde Musa ve Tektanrıcı Din başlıklı tarihsel araştırmasına uygulayan Freud’un 1939 yılına kadar üzerinde çalıştığı bu son kitabı, insanlığın kökenlerine ilişkin teorilerini, arazi fasılalar için geçerli olan ve tüm yorumlarına temel oluşturan bir okuma tarzı ile birleştirir.
Freud Kutsal Kitap’ta karışıklıklar, belirsizlikler, tarihçilerce genel olarak bu dinsel metnin kolektif ve uzun bir süreç içinde yazılışına dayandırılan kronolojik enterpolasyonlar (eski metinlerdeki eksik sözcüklerin yerine ilâveler yapmak – çn.) bulur. Bu gerçek her ne kadar inkâr edilmese de, Freud’un sadece enterpolasyonları göz önüne aldığı belirtilmelidir; bunlar, Freud’a göre, her zaman bilinçsiz olanın ürettiklerine dikkati çekmektedir: Metinlerde yapılan tahrifler psişik biçim değiştirmelere, bastırmalara (Verdrängung) (19) denk düşerler. Böylece Freud belirli bir olayın – Musa’nın öldürülmesi ve Yahudi halkına yabancı olan Mısırlı kökeni – metindeki karışıklıklarla gizlendiği görüşüne varır. Tahrif ve bastırma arasındaki ilişki bakımından Freud her zamankinden daha da aşırıya kaçar:
Bir cinayette durum neyse, metinde yapılan tahrifte de aynıdır. Güçlük bu işi yerine getirmekte değil, izleri ortadan kaldırmaktadır. Tahrif sözcüğüne, bugün ihtiyacı olmamasına rağmen hakkı olduğu iki anlam verilebilir. O zaman yalnız görünüşü değiştirmek değil, aynı zamanda başka bir yere getirmek, kaydırmak anlamına da gelmelidir. Böylelikle tahrif edilmiş birçok metinde, bastırılan ve yadsınanı, her ne kadar değiştirilmiş ve bağlamından çekip çıkarılmış da olsa, gizlenmiş olarak bir yerde bulacağımızı hesaba katabiliriz. Ama bunu görmek her zaman kolay olmayacaktır. (20)
Freud bu noktada, Freudcu antropolojiye göre, örneği ilksürüdeki baba cina- yeti olan cinayetle metinlerde yapılan tahrifler arasındaki nedensel bağlamı reel bir bağlam olarak düşünmüyor, tersine her tahrifin, bir bastırmanın, izlerin gerçekten bilinçsiz bir şekilde ortadan kaldırılmasının neticesi olarak, sembolik bir cinayet, sözle işlenen bir suç olarak yorumlanması gerektiğini vurguluyor.
İdeolojik olanın etkileme tarzı
Analojilerle yapılan bu işlemin neye yol açacağı ve Freud’un düşüncelerinin gücüne nerede sekte vuracağı anlaşılmaktadır: Sembolikle gerçek cinayet arasında, Freud’a göre, kaçınılmaz gerçek bir suç (ilk babanın öldürülüşü) yeni suçların sonsuza kadar yinelenmesine neden olduğu sürece, reel bir türem bulunmaktadır; hem de bu suç Musa’nın öldürülmesi, İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi ister reel, Oidipus kompleksindeki hayali baba cinayeti, metinlerin tahrifi gibi isterse sembolik olsun. Ancak bu hatalı analojiler dışında yine de bir yöntem açıkça belli olmaktadır.
Bu yöntemin ilkelerini ilk kez ve tek başına formüle eden de Freud değildir. Michelet (21) de bir zamanlar tarihin “suskunluğunu” belâgatli hale getirmeye çalışmış, arşivlerin tarihsel belgelerden sadece resmî, yani yanıltıcı bölümleri içerdiğini (göreli) olarak göz önünde bulundurmuş ve Rousseau’nun (22) uyguladığı özdeşleştirme çizgisini izleyerek dilin, metnin özne üzerindeki etkisini ele almıştır. Nihayet, Marx tarihin bir çok sahnede cereyan ettiğini düşünmüştür:
İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan ve veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründük- lerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. (23)
Geçmişteki ruhlar, tarihsel olaylarda devam eden ve onları kefenle sarıp sarmalayan kültür, bu metinde ve Freud’un sürekli üzerine eğildiği “ikinci sahne” ideolojisiyle uğraşan Marx’ın eserlerinde somut hale gelmektedir. İnsanın realiteyi hayali yaşaması ile gerçekliğin bilincine kendisinin varması arasındaki iki tür değişme, bu teşhis edememe sürecini göz önüne almakta, kendi gerçek nedenlerini aramaktadır.
Ne ki, her iki durumda da sorun nedenlerin aranması olmasına rağmen, bu aynı tarzda gerçekleşmediğinden, verilen cevaplar da aynı olamaz. Freud’un cevabı reel nedenlerin kesinlikle dışlanmasına yol açmaktadır: Gerçi bu nedenler mevcutturlar ya da durmadan yinelenmektedirler, ancak etkileri onları görüp, anlamaya izin vermemektedir; neden mevcuttur, ama yolunu engellerle dolduran bastırma mekanizması yüzünden ulaşılmaz hale gelmiştir.
Geçmişin etkileri bunu yansıtmaz. Freud ideolojik olanın etkileme tarzını betimlemektedir hiç durmadan ama bu, fiili şekilde nazarı itibara aldığı tek realite düzeyi olarak kalmaktadır. Belirleyen bir realiteyi çıkış noktası alan Marx’ın cevabını Engels şöyle özetlemektedir:
İster siyasal, ister dinsel, felsefi, ya da tamamen başka ideolojik bir alanda yürütülmüş olsun, bütün tarihsel savaşımların, aslında, toplumsal sınıf savaşımlarının az ya da çok belirgin bir ifadesi olduğuna ilişkin yasayı, karşılık olarak, bu sınıfların varlığının, dolayısıyla çarpışmalarının, bu sınıfların ekonomik durumlarının gelişme derecesi ile, bu gelişme derecesinden doğan üretim biçimleri ve değişim biçimleri ile belirlendiğine ilişkin yasayı, ilk Marx bulmuştur. (24)
Freud’un dikkate almadığı şey, ekonomiyle ideolojinin birbirine bağlanışıydı; o bu bağı, hayali-olanı nörofizyolojik ya da biyolojik ya da mitolojik-kültürel (ilk sürü varsayımı) olan varsayımsal bir realiteyle birleştirerek kendi tarzında “kurmaktaydı”. İşte bu noktada, dil alanına ilişkin bir “devrim”in, ancak, deyim yerindeyse, yine de güdük kalan muazzam teorik bir devrimin sınırları iyice belli olmaktadır; bu devrim, Freudcu sistemin bütününde sadece tasarım dünyalarıyla (l’imaginaire) yer alan insanların maddi yaşam koşullarını görememiş, anlayamamıştır.
Notlar:
1. Psikanaliz Sözlüğü’nde duygulanım şöyle tanımlanmaktadır: “Alman psikoloji terminolojisinden psikanalizce alınan bu terim, ister tatsız ya da hoş, müphem ya da ayrıntılı ve seçik, isterse yoğun bir boşalım ya da genel bir nüanslama biçiminde olsun, her çeşit duygusal durumu niteler. Freud’a göre tüm itkiler, duygulanım ve tasarım düzeylerinde ifade edilir. Duygulanım, itki enerjisi ile çeşitlemelerindeki niceliklerin niteliksel ifade biçimidir.”
2. Imago-Zeitschrift für Anwendung der Pyschoanalyse auf die Geisteswissenschaften, 1914, 3, 142 s.172-201.
3. Roma’daki St.Pietro in Vincoli kilisesi. Catherine B.-Clément…
4. Sigmund Freud, “Der Moses des Michelangelo”, Gesammelte Werke, c. 10, 1913-1917, Londra 1952, s.175.
5. Age., s.188.
6. Psikanalizde değişme kavramından anlaşılan şudur: “Vurgu, anlam ve yoğunluğun bir tasarımdan ayrılarak bu ilk tasarıma bir çağrışımlar zinciri ile bağlı ve başlangıçta daha az yoğun olan, başka bir tasarıma geçebilme olgusu (…) ‘Değişme’ terimi Freud’ta, çağrışımsal bir bağın şu ya bu tipinin yeğ tutulmasını içermemektedir: Bitişiklik ya da benzerlik aracılığıyla çağrışım.” Psikanaliz Sözlüğü, s.603.
7. Sigmund Freud, Eine Kindheitserinnerung des Leonardo da Vinci, Leipzig-Viyana 1919, s.57.
8. Age., s.21.
9. Fantezi Psikanaliz Sözlüğü‘nde şöyle tanımlanıyor: “Öznenin kendisinin de hazır bulunduğu ve mukavemet mekanizmalarıyla az ya da çok başkalaşmış biçimde bir isteğin, sonuç olarak bilinçsiz bir isteğin yerine getirilişini temsil eden hayali sahne. Fantezinin değişik görünüş biçimleri vardır: Bilinçli fanteziler, ya da gündüz gözüyle görülen düşler, analizle ortaya çıktığı gibi temelinde bir bildirim bulunan bilinçsiz fanteziler, yani ilk fanteziler.” (s.388).
10. Freud, Psikanaliz Sözlüğü‘ne göre “yüceltme”den şunu anlıyor: “Cinsellikle ilgisi yokmuş gibi görünen, ama itici gücü cinsel itki olan davranışların açıklanış süreci. Freud yüceltmeler olarak en başta sanatsal faaliyetleri ve entelektüel çalışmaları göstermektedir. İtki, yeni, cinsel olmayan bir hedefe çevrildiği ve yeni, cinsel olmayan bir nesneye yöneldiği ölçüde ‘yüceltilmiş’ diye tanımlanır.” (s.478)
11. Sigmund Freud, Eine Kindheitserinnerung des Leonardo da Vinci, Leipzig-Viyana 1919, s.71.
12. Sigmund Freud, Das Motiv der Kästchenwahl, Gesammelte Werke, c.10, 1913-1917, Londra 1952, s.37.
13. Psiko-eleştiri, Fransa’da Nouvelle Critique içindeki akımlardan birine verilen addır; bu akım psikanalizi izleyerek edebi bir eserin birliğini, yazarının, eserde bir ya da bir kaç kez merkezi tema olarak beliren bir travmasından, bir kompleksinden çıkarak açıklamaktadır. Psiko-eleştirinin ve aynı şekilde psikanalizi izleyen tematik eleştirinin başlıca temsilcileri: Charles Mauron, Jean Starobinski, Jean Paul Richard, Jean-Paul Weber‘dir. (Bkz. Georges Poulet-Ed., Les chemins actuels de la critique, Paris 1968)
14. Barış ve Savaş Sorunu Üzerine: A.Einstein-S.Freud Yazışması, Yarın yayınları, Ankara 1984, s.34-35.
15. Age., s.35.
16. Burada Freudcu psikanalizden ayrılmış bir akımın sözü edilmektedir; bu akımın temsilcileri Marx’ın “sosyoloji”siyle Freud’un “psikoloji”sini, bugüne kadarki kültürün içeriğini asli itkilerin, özellikle cinselliğin bastırılmasına, “aldatılma”sına bağlayarak birleştirmeye çalışmakta ve proletaryanın devrimci savaşını “baskısız bir toplum” hedefine çevirmeyi istemektedirler. Başlıca temsilcileri: Wilhelm Reich: Massenpsychologie des Faschismus, 1933; Herbert Marcuse: Triebstruktur und Gesellschaft, 1965.
17. Kastedilen, antropoloji (etnoloji, sosyoloji) içinde, Fransa’da özellikle Claude Lévi-Strauss’un çalışmaları tarafından temsil edilen bir akımdır. Kültür-dil ilişkileri konusundaki teorilerde “çığır açan” görüşler şöyle: Lévi-Strauss, bütün toplumlarda geçerli insest yasağı kuralını (belirli akrabalar arasında evlenme yasağını) kültürün temel koşulu olarak görmektedir, çünkü bu kural değişik sosyal gruplar arasında değiş tokuşu ve böylece toplumun işlerliğini olanaklı kılmaktadır. Akrabalık sistemleri (ve evlenme kuralları) Lévi-Strauss‘a göre, dile benzer şekilde sembolik sistemler olarak işlev görmektedirler, kuralları da, bunlara uyan insanlar tarafından kural olarak algılanmamaktadır. Lévi-Strauss, ilk sürüdeki baba cinayetini Oidipus kompleksinin başlangıcı varsayan Freudcu antropolojiyi bu açıdan eleştirmekte ve karşısına biyolojik Oidipus anlayışını (bellekte ilk baba cinayeti izlerinin kalışını) çıkarmaktadır; buna göre, Oidipus süreci çocukta, akrabalık ilişkileri sistemince üretilen yapısal bir etkidir; özne bu sistemde kendine özgü sembolik bir statü (kız çocuğu, oğlan çocuğu) kazanmaktadır. Ancak Lévi-Strauss psikanalizci Oidipus teorilerini yapısalcı bir yorum lehine psikolojiden kurtarırken, sembolik düzenleri (akrabalık ilişkileri sistemi, dil, bilinçaltı) eş biçimli ansal (mental) yapılara, genetik kodlar anlamında insan doğasına dayandırmaktadır. (Bkz. Lévi-Strauss: Strukturale Anthropologie, Frankfurt a.M.
18. Sözü edilen, psikanalizin Jacques Lacan tarafından, bilinçaltı anlayışı, dille ilişkileri ve psikanalizci “özne” taslağı bakımından geliştirilmesi ve tadil edilmesidir: Lacan’a göre bilinçaltının yapısı tıpkı dilin yapısı gibidir, yani o da “boşluklar” tarafından kesintiye uğrayan öğelerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olmasıyla faaliyet göstermektedir; psikanalizciler bu boşluklara, sözcüklerin “dolu” anlamından daha çok değer vermektedirler.
19. Psikanalizde bastırmanın anlamı: “Öznenin, bir itkiye bağlı tasarımları (düşünceleri, imgeleri, anıları) bilinçaltına itmesi ya da orada tutması. Bastırma, başka istekler nedeniyle bıkkınlık yaratma tehlikesiyle karşı karşıya kalan – kendi kendine haz sağlayabilecek- bir itkinin tatmin edildiği durumlarda gerçekleşmektedir. Bastırma, özellikle isteride çok belirgindir, ama başka ruhsal duygulanımlarda ve normal psikolojide de önemli bir rol oynamaktadır. Bastırmayı, bilinçaltının oluşumunun temelinde öteki psişik öğelerden ayrı bir alan olarak bulunduğu sürece, genel psişik bir süreç diye ele almak mümkündür (…) ‘bastırılmış-olanların geri dönüşü’ arazlar, düşler, hatalı hareketler vb. biçiminde gerçekleşir.” Psikanaliz Sözlüğü, s.582 ve 586.
20. Sigmund Freud, “Der Mann Moses und die monotheistische Religion”, Gesammelte Werke, c. 16, 1932-1939, Londra 1952, s.144.
21. Jules Michelet (1798-1874): Sayılı Fransız tarihçilerinden; romantizm çağı tarih yazımının temsilcisi.
22. Psikanalizci yorumların gözde konusu haline gelmiş olan Rousseau’nun İtiraflar’ı.
23. Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire‘i, Çev. Sevim Belli, Sol yayınları, Ankara 1976, s.13-14.
24. Age., F. Engels: “Üçüncü Baskıya Önsöz”, s.11-12.
