Sean McMeekin, ‘Dünyayı Alaşağı Etmek’te de komünizmin geçirdiği evrimi, daha doğrusu farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını, komünist yönetimlerin gerçekleştirdiği ve uzağına düştüğü vaatleri ortaya koyuyor.
1991’den itibaren ölüm korkusuyla ve cinayet işlemenin sıradan hâle gelişiyle bambaşka bir yere dönüşen Yugoslavya ve özellikle Bosna’daki çocukluğuna ve sonrasında ülkeden ayrılışına dair otobiyografik romanı “Saraybosna Radyosu”nu kaleme alan Tijan Sila, kendisi gibi pek çok insanın hatırlamanın ağırlığından mustarip olduğunu gösteriyor.
Ekolojik felaketler bir günde ortaya çıkmadığı gibi onların habercileri ve tehlikeyi duyuran uyarılar da son raddede belirmiyor. Doğa okur-yazarlığının yanı sıra tabiata uygun yaşama şiarı romantikleştirilip neoliberal pazara düşürülerek egemen iktisadi dile ve eylemlere kurban edilince hem ekolojik krizleri hem de bunlara dair uyarıları görüp işitmekten hızla uzaklaşıyor felaketlerin öznesi insan. Daha çok tüketerek, pansuman…
İran’da yükselen dalgalar, geçmişin yankılarıyla bugünün gerilimini aynı anda taşıyan bir hikâye anlatıyor. Devrimin bıraktığı izler, zamanla değişen aktörler ve dönüşen itiraz biçimleri arasında, dünle yarın arasındaki ince hat giderek daha görünür hâle geliyor. İran’da olup bitene uzaktan bakarken, gelişmelerin ardındaki tarihsel gerçekliğe bir göz atalım.
Georges Perec, düşünmenin oyunla, hatırlamanın düzenle, dağınıklığın ise beklenmedik bir anlamla nasıl yan yana durabildiğine tanıklık etmeye davet ediyor bizi.
Steven Nadler ve Lawrence Shapiro, ‘İyi İnsanlar Kötü Düşününce’de “epistemoloji krizi”ni incelerken hakikat arayışının gerekliliğine dikkat çekip bilime ve özellikle de felsefeye ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.
İsmi geniş kitlelerce bilinen yazar ve eleştirmen John Fowles’un günlüklerinin ikinci cildi olan ‘Günce 1966–1990’da, onun her şeyi süzgeçten geçiren bakış açısıyla, seyahatleriyle ve doğadan asla vazgeçemeyişiyle karşılaşıyoruz.
Martin Heidegger’in Der Spiegel’e verdiği söyleşiyle açılan bu içsel kapı, hem bir düşünürün kendi hatalarıyla yüzleşmesini hem de düşüncenin sınırlarında gezinen bir ruhun çalkantılarını duyulur kılıyor.
Aşk ve romantizm ile yan yana gelmesi pek mümkün olmasa da “kaynak geliştirme”, “iyileştirme”, “şekillendirme” ve “iyi yapıcılık” gibi ifadeleri sık sık kullanan Luke Brunning, “Aşk 2.0″da aşkı “zanaat” diye niteleyerek neoliberal pazara göz kırpıyor.
Sam Shepard, insanı insan yapan şeyin güçsüzlük, yaşamı yaşam kılanın ise kuvvet olduğunu anlatıyor Birinci Şahsın Hafiyesi’nde. Hastalığından ötürü yakınlarına bağımlı hâle gelen isimsiz bir karakter etrafında meydana getirdiği hikâyede, çölün sarıp sarmaladığı adamın zihnine doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
Kenya’da hapishanedeyken kaleme aldığı Çarmıhtaki Şeytanda dile getirdiği o sarsıcı hatırlatmayı, metaforlar kullanarak daha edebî bir tonda yapan Ngũgĩ wa Thiong’o, bir Ilmorog hikâyesiyle seslenmişti dünyaya.
Jacqueline Rose, “Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak” başlığını verdiği incelemesinde, insanların felaketler karşısındaki ruh hâlini kavramaya çalışırken ölümün, hayatın akışını sekteye uğratmasından hareketle günlük yaşamdan uzak tutulmasını ve paranteze alınmasını tartışıyor.
Luc Ferry, “Transhümanist Devrim”de tartışmaların üstüne giderek paylaşım ve tüketim ekonomisinin bam teline basıp teknolojinin neoliberal gelişimini yeni ideoloji bağlamında inceliyor.
Irene Vallejo, Papirüs’te sözcüklerin kaybolup gitmesini engelleyen kitabın doğumunu ve ona yaklaşım biçimlerini ortaya koyuyor. Bu hikâyeler, aynı zamanda kitaplara ve okumaya duyulan merakı ve sevgiyi yansıtıyor.
Oxana Timofeeva, geçmişin ve geçmişinin izlerini takip ederken kâh eskiden oturduğu evlere ve yaşadığı şehirlere gidiyor kâh korku dolu ve mutlu anlarına geri dönüyor. Bunlardan bazılarında izlerin belirgin olduğunu bazılarındaysa silindiğini görüyor. Aklına takılan “Buralı nasıl olunur?” sorusuyla yol alırken yıkılan geçmiş ve kurulan şimdi arasındaki sınıra ulaşıyor.
Kardeşi Abel’i ve nişanlısı Boris’i yitiren Haydée Santamaría’nın hikâyesini devrim süreciyle iç içe kurgulayan Amine Damerdji, “Bırakın Size Katılayım”da Küba’nın yakın tarihinden çarpıcı bir kesit sunuyor.
“Delilik Taşı”; Pizarnik’in Delilik Taşını Çıkarmak’taki ve Müzikli Cehennem’deki şiirleriyle buluşturuyor bizi. Bununla da kalmıyor, şairin söylemini oluşturan yaşanmışlıklara, kurduğu dostluklara, onu besleyen edebî ve entelektüel menbaa da götürüyor hepimizi.
Grace Blakeley, “Vahşi Kapitalizm”de yaşamımızın tamamını planlayan ve bunu ekonomik kısıtlamalarla yapan sistemin şirket-finans-devlet bağlantısına dikkat çekip kapitalizmin azınlığı mutlu, çoğunluğu huzursuz eden işleyişini çözümlüyor.
İsmail Gezgin, “İnsan nedir, nereden gelir, nereye gider?” sorusu etrafında şekillenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan mitlerine odaklanarak bu kadim hikâyelerin insanı anlama serüvenindeki rolünü tartışmaya açıyor.
Alain Corbin, “On Sekizinci ve On Dokuzuncu Yüzyılda Cehaletin Tarihi” alt başlığıyla yayımlanan Terra Incognita’da, bilgisizliğin nedenlerini ve sonuçlarını, coğrafyalar ve olaylar üzerinden anlatmaya girişirken bilgiye erişememenin ya da bilgi eksikliğinin hangi felsefi, bilimsel ve tarihî dönüşümlerin gerçekleşmesinde rol oynadığını hatırlatıyor.
