Share This Article
1990’larda Yugoslavya’da ne yaşandı? Birincisi, toprağa gömülmüş milliyetçilik söylemleri, Tito’nun 1980’deki ölümüyle yeniden gün yüzüne çıkarıldı ve eyleme geçildi. İkincisi, 1991’den itibaren komşuyu komşuya, dostu dosta düşman hâline getiren çatışmalar başladı. Üçüncüsü, milliyetçilik söylemleri çatışmadan savaşa evrildikten sonra 1995’te herkesin gözü önünde soykırımlar yaşandı. Silahlar kerhen sustuğunda ise artık ortada Yugoslavya yoktu. Dubravka Ugrešić’in Acı Bakanlığı romanındaki ifadesiyle “insanı tüketen, insan yorulunca da biten savaş”, derin bir yersiz-yurtsuzluk doğurdu. 1995’ten sonra “doğdukları ülkeyle beraber kaybolup giden insanların hikâyeleri” anlatıldıkça hem Yugonostalji ortaya çıktı hem de hatırlama ve unutma sınırındakilerin çoğunlukta olduğu bölük pörçük bir coğrafya kaldı geriye.
“Her şeyin serbest olduğu” ve insan avı için Yugoslavya’ya, özellikle de Bosna’ya “turistik gezilerin” düzenlendiği iç savaş, coğrafyada “Biz” ve “Onlar” ayrımını körüklediği gibi adaletin ve yaşama hakkının bir çırpıda silinmesine yol açtı. Psikiyatr Lynne Jones, 1990’larda ülkede çocuk olanlarla yaptığı görüşmeleri kitaplaştırdığı çalışması Ve Sonra Ateş Etmeye Başladılar’da bu durumu şöyle özetlemişti:
Ezeli düşmanlıklardan doğma ihtimali çok uzak olan bu savaş, aslında ezeli düşman yaratmıştı.
Alexandar Hemon’un “hayatların, tetikçilerin parmağının ucunda olduğu günler” diye nitelediği Yugoslavya İç Savaşı; politikacıların bitmek bilmeyen milliyetçi ve şiddet içeren konuşmalarının çatışmaya dönüşmesiyle tetiklenmişti. Ardından savaş, fırsat bulanları ülkeden ayrılmaya zorlarken bu imkândan yoksun olanları ateş ortasında bırakmıştı. Böylece hem gidenlerin hem de kalanların yaşamı, savaş öncesi ve sonrası diye ikiye bölünmüştü. Ülkede ise “savaşı oynayan” çocuklar ile hiç de oyun oynamayanlar gibi bir ayrım ortaya çıkmıştı. Sonra “hafızası lekelenenler”, yeni bir hayat kurdukları başka yerlerde eskisini hatırlayanlar dünyanın dört bir yanına yayılmştı.

Tanıdıkları dünyayı geride, daha doğrusu hatıralarında bırakanlar, Faruk Sehiç’in Baskı Altında romanında söylediği gibi “ahlakım mermi parçalarıyla ölümüne” tanık olmuştu. Silahlarla ve hayatta kalma mücadelesiyle süren savaşın ardından, hatırlama ve unutma üzerinden yeni bir “savaş”ın daha başladığına da dikkat çekmişti Sehiç; bazı insanlar çatışmalar zamanında kalmışken bazıları ise “zaman mefhumunu mumyalamıştı.” Her iki durum için de Velibor Çoliç’in Bosnalılar’daki belirlemesi geçerliydi: “İnsan, ölüm olasılığına, hatta ölümün muğlaklığına bile alışıyor.” Katile dönüşen sıradan insanlar için de onların peşine düştüğü maktûller için de böyleydi bu.
1991’den itibaren ölüm korkusuyla ve cinayet işlemenin sıradan hâle gelişiyle bambaşka bir yere dönüşen Yugoslavya ve özellikle Bosna’daki çocukluğuna ve sonrasında ülkeden ayrılışına dair otobiyografik bir roman kaleme alan Tijan Sila da kendisi gibi pek çok insanın hatırlamanın ağırlığından mustarip olduğunu gösteriyor.
Sila, Saraybosna Radyosu’nda, savaşın yol açtığı büyük tedirginliğin ortasında kalarak yaşama ve başka bir hayata başlama zorunluluğu nedeniyle yurdunu terk etme gerilimini anlatıyor. Başka bir deyişle yazar, bir savruluş ve sürükleniş hikâyesiyle yüzleştiriyor bizi.
‘Herkesin herkese karşı savaştığı’ yıllar
Sila, savaşın hemen öncesinden ve çatışmaların başladığı günlerden itibaren anlatmaya koyuluyor olup biteni. Romanın anlatıcısı Tijan, çocukken savaşa yakalanıyor. Bombardımanlar sırasında sığınakta ailece geçirilen anlar gitgide çoğalırken büyükler “yaşayacağı kadar yaşadığını” düşünüp çocukların geleceği için endişeleniyor.
Göz göre göre gelse de çıkacağına pek ihtimal verilmeyen savaş, herkes için yeni ve zorlu günlerin başladığını haber veriyor. Tijan, hem o dönemi hem de ülke ateş topuna dönerken yurdunu geride bırakıp başka bir yere ve başka bir dile gidişini hatırlıyor.
Tijan’ın babası, henüz çatışmalar başlamamışken 1990’da, “kimse savaş istemiyor, herkes barış istiyor” diyor fakat pek çok kişi gibi o da yanıldığını kısa sürede fark ediyor. Tijan, savaşı anlatabilmek için hem soyağacındaki karışımı hem de kimin kiminle çatıştığını hatırlıyor:
Annem Hırvat-Katolik, babam Boşnak-Müslüman bir ailedendi. Babaannem ise Hıristiyan-Ortodoks bir Sırp’tı ama bu durum, babamın kendini Müslüman olarak görmesine engel değildi çünkü etnik aidiyet meseleleri söz konusu olduğunda Boşnaklar için baba tarafından atalar belirleyici kabul edilir. Soyağacımdan daha da kafa karıştırıcı olan şey savaştı: Sırbistan, Bosna’ya saldırırken Bosna’daki Sırp azınlığın bir kısmının desteğine güvenebildi, bu da Bosna Savaşı’nı aynı zamanda bir iç savaş hâline getirdi. Ancak Boşnak Sırpların bir kısmı Sırp milliyetçilerine karşı savaştı. Boşnak Müslümanların bir kısmı ise Sırp silahlı kuvvetlerini destekledi ve Boşnak ordusuna karşı savaştı; ülkenin batısında bir ‘özerk eyalet’ ilan eden savaş ağası Fikret Abdić’in peşinden gittiler. Bir yıl sonra Hırvat milliyetçilerinin birlikleri de Bosna ordusuna karşı savaştı, ancak her yerde değil, bu çarpışmalar Mostar şehrinde yoğunlaştı, diğer bölgelerde ise Sırplara karşı müttefik kalındı.
Tijan’ın verdiği bu bilgiler, Yugoslavya İç Savaşı’nın karmaşıklığının yanı sıra absürt tarafını da gösteriyor bize. Söz konusu absürtlüğü ortaya çıkaransa iç içe geçmişlik ve hassas politik dengeler. Bu durum ise 1991 öncesi, bir volkanın patlamadan evvel küçük küçük püskürttüğü lavlar misali gerilimlerle ve şiddet olaylarıyla kendini gösteriyor, ardından “herkesin herkese karşı savaştığı” bir hâl alıyor. Savaş öncesi gerilimler ve savaşın kendisi ise çocuklardan erişkinlere kadar yayılan bir öfke ve şiddet dalgasını tetikliyor: Okullardan stadyumlara, mahallelerden şehirlere doğru genişliyor bu. Tijan, işte bunun tam ortasında buluyor kendisini.
Etrafındaki insanlar gibi Tijan da başlangıçta neyi yitirmek üzere olduğunu anlayamıyor. Ancak kısa sürede, yakın geçmişteki yaşamından iz kalmadığında savaşın çirkin yüzüyle karşılaşıyor: Yokluk, yağma, düşmanlık, malların takası, kuralsızlık ve ölümler…
Tijan’ın hatırladıkları, savaşın olduğu kadar, bu yıkımı yaşayanların ve yaşatanların da hikâyesi; betimlemeleri ve tarifleri o dehşetli zamanların bir yansıması:
Saraybosna bana kara bir orman gibi görünüyordu ve ölüm bir avcıydı ancak yıllar sonra Almanya’da kelimelere dökmeyi başardığım şeyi ilk kez o zaman hissettim: Yaşamak, her şeyden önce dehşete katlanmak anlamına geliyordu.
Günlerin boşluğu
Tijan, bir çocuk gözüyle baktığında savaşın korkunçluğunun yanında, hayli sıkıcı olduğunu görüyor. Bunu okulsuzlukla, oyunsuzlukla ve boşlukla açıklıyor:
Savaş sadece dehşet verici değil, aynı zamanda çirkin ve sıkıcıdır. Ateş ediliyorsa dairelerden çıkmamıza izin verilmezdi; bunun istisnası olduğunda da kendi bloğumuzun dört duvarının dışına çıkılamadığından yapacak hiçbir şey yoktu. Ayrıca o kadar çok akranımız kaçmıştı ki doğru düzgün futbol ya da basketbol oynamak için çoğu kez yeterince insanı bir araya getiremezdik. Altı aydan fazladır, diğer çocuklarla karşılaşabileceğimiz bir okul dersi görmemiştik. Okula gitmekten hiç hoşlanmasam da ödevler olmadan beynimin gevşediği hissine kapıldım. Şehrimizde artık ağaçların bile olmaması, ne yazık ki günlerimizin boşluğuna mükemmel uyuyordu.
Eskisine benzemeyen yaşamla ilgili ayrıntıların da savaş sırasındaki gelişmelerin de duyurulduğu Saraybosna Radyosu ise olağandışı zamanların bir simgesi âdeta. Başka bir deyişle aniden değişen zamanda ve mekânlarda, neler olduğunun ve neler yapılacağının bildirildiği yegâne yer. Kısacası savaşın ve mücadelenin olduğu kadar, zaman zaman çalan şarkılarla eski günlerin de sesi.
Tijan ise sokağa çıktığı, kimsenin aynı olmadığı o günlerde silah seslerinin dışında büyük bir sükûnetle karşılaşıyor:
Bir dönüşüm zamanıydı. Yaşadığım şehir artık aynı değildi. Hiçbir şey çalışmıyordu: Sinemalar ve tiyatrolar, kapalı yüzme havuzları, elektrik yoktu; geceleri hâlâ ışık sağlayan tek şey yanan çöp dağları ve izli mermilerdi.
Tijan’ın karşılaştığı bir başka şey, yaşıtlarıyla arasına giren politika ve şiddet. Ebeveynlerinin 1993 sonunda Almanya’ya gitme kararı alması ise onun en az savaş kadar anlamlandıramadığı bir gelişme: Başka bir ülkeye gitmekle kaybedecekleri çok şey olduğunu düşünen Tijan, Almanya’ya alışmakta güçlük çekerken uzun vadede haklı çıkıyor: Annesinin ve babasının hastalanmasının yanı sıra kültürel problemler de geride bıraktığı savaş kadar kuşatıyor onu.
Tijan ve ailesi için Saraybosna’dan Almanya’ya gidiş (ya da kaçış), savaştan barışa doğru bir yolculuk anlamına geliyor. En azından kâğıt üstünde. Fakat geride bıraktıklarının izi, bazen günlük hayatta bazen de rüyalarda onları takip ediyor.
Bütün bunlara baktığımızda Sila, “hayatta kalanlar için kapalı bir yaşam fasılasını tasvir eden, gerçekdışı bir çerçevede hatırlanan” ve sonlanmış gibi görünse de aslında hiç bitmeyen ve farklı şekilde süren bir savaş hikâyesiyle çıkıyor karşımıza.
Saraybosna Radyosu’nda anlattığı hikâyeyi iki taşıyıcı üstüne kuruyor Sila: Birincisi hayatta kalma savaşı, ikincisi ise 1991 öncesine neredeyse hiç benzemeyen bir yaşama alışma savaşı. Buradan değerlendirdiğimizde hikâye, yalnızca Sila ve ailesine aitmiş gibi görünse de Yugoslavya İç Savaşı’nda ölenler, yersiz-yurtsuz kalan ve sonrasındaki yeni yaşamında travmaların etkisiyle bocalayanlar için bir saygı duruşuna dönüşüyor.
Saraybosna Radyosu, Tijan Sila, Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Siren Yayınları, 160 s.


