Share This Article
Hakikatler bütünü olan tarih, gerek kendi başına gerek yorumlanmasıyla tartışmalar doğuruyor. Tarihçiler, politik görüşlerinden hareketle bazen de bilgi noksanlıkları nedeniyle yorumdan aşırı yoruma dümen kırabiliyor. Bu aşırı yorumlar, hakikatleri kolayca perdeleyebiliyor ya da bazı ayrıntıların gözden kaçırılmasına yol açabiliyor. Sean McMeekin, pek çok ihtilaflı konuyu derinlemesine inceleyip kavgalara neden olan meseleler üzerine kalem oynatırken aşırı yorumlar yapabiliyor.
McMeekin, yirminci yüzyıla yoğunlaşan bir tarihçi; Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası imparatorlukların durumu, yıkılan ve kurulan devletlerin dünya tarihini nasıl etkilediği, 1914’te başlayan ilk topyekûn savaşın 1945’e kadar nasıl sürdüğü, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe nasıl karıştığı, Çarlık Rusyası’ndan Sovyet Rusya’ya nasıl geçildiği yazarın incelediği başlıca konular.
McMeekin, Dünyayı Alaşağı Etmek’te ise komünizmin geçirdiği evrimi, daha doğrusu farklı zaman dilimlerinde nasıl algılandığını, komünist yönetimlerin gerçekleştirdiği ve uzağına düştüğü vaatleri ortaya koyuyor. 1991’de “sonu ilan edilen” tarihte komünizmin nasıl var olduğuna dair kalem oynatan yazar, bazı uygulamalardan hareketle komünizmin “baskıcı ve halk karşıtı bir hareket olduğu” iddiasını ispata giriştiği anlarda genellemelerin gayya kuyusuna düşüyor.

Komünizmi yayılmacılıkla bir tutmak
1990’ların başında “ölüm ilanlarının” verilmesinin ardından 2000’lerde komünizme yeniden yüzünü dönen bazı tarihçiler ve siyaset bilimciler, hem geç kalmış bir merakla hem de hesaplaşma arzusuyla eski defterleri karıştırmaya başladı. Rusya’da enikonu artan Stalin sempatisi ve Putin’i “Yeni Stalin” gibi görme anlayışının bunda payı büyüktü elbette. Bir eğilim ise Çin “komünizminin”, dar bir alana sıkışan neoliberal kapitalizm karşısında güç kazandığının düşünülmesiydi. McMeekin, bu noktada 1989’a dönüyor:
Komünizmin aşağıdan kahramanca halk muhalefetinin kabaran bir dip dalgasıyla tökezlediğini hayal etmek ne kadar hoşumuza giderse gitsin, asıl önemli nokta yukarıdan zorlamanın ortadan kalkışıydı. Komünist yönetim sıkı parti denetimi altındaki askerî birliklerin ve ağır silahlarla donatılmış güvenlik birimlerinin demir yumruğuna insanlığın bildiği diğer bütün yönetim sistemlerinden daha fazla gerek duyan yapıdaydı. Rejimin kılıcı kalkar kalkmaz, komünist partiler çabucak çöktü; kılıç var oldukça parti de ayakta kaldı.
1930’ların ekonomik buhran günlerinde güç kazanıp 1945 sonrası Soğuk Savaş yıllarında denge unsuru hâline gelen ve ardından 1980’lerde ve 1990’larda neoliberal baskıyla karşılaşan komünizm, McMeekin’e göre pek çok kez yükseldi ve düşüşe geçerek ölümün eşiğinden döndü. Özellikle sosyal adalet istenci onu diri tutmaya yetti. Buradan baktığında yazar, komünizmi hem bir iktidar doktrini hem de sosyal bir olay diye nitelerken Antik Yunan’dan Marx’a ve Engels’e, 1990’lardan günümüze dek uzun bir çizgi çekerek farklı yorumların bu sistemi nasıl farklı işlettiğini aktarıyor.
McMeekin, komünizmin tarihini yeniden düşünüp yorumlarken sosyal eşitlikten, ütopyadan, iktidar arzusundan ve değişim isteğinden bahsediyor, tüm bunları “eşitlerin başkaldırısı” başlığı altında topluyor. Ardından, teori ve pratik arasındaki uyuma ve çeşitli uyuşmazlıklara dikkat çekiyor. Devrim ve Komünist Manifesto ile “dünyayı değiştirme” hayalini de es geçmiyor. Enternasyonallerin varlığı ve pratiğe etkisi de yazarın “komünizmin yükselişleri ve düşüşleri” tezine dâhil. Öte yandan, Lenin’in Marx’ı güncellemesi ve “kızıl savaş” dediği eylem de bu tezin bir parçası:
Çoğu Avrupalı sosyalistin yanı sıra her siyasal çizgiden vicdan azabı çeken yurttaşların çok sayıda cephede süren kıyımla sahiden dehşete düştükleri bir dönemde Lenin’in öngördüğü (esasen desteklediği ve teşvik ettiği) şey tam bir sonu gelmez silahlı çatışma çağıydı; Marx’ın ‘Kapital’deki ‘mülksüzleştirenleri mülksüzleştirme’ kehanetinin doğrulanışıyla şiddetin küresel şenlik ateşi içinde emperyalist savaşlar, iç savaşlar, devrimci ve karşı-devrimci mücadeleler yaşanacak, bir savaş başka bir savaşı doğuracaktı.
Bolşeviklerin Rusya’yı çarlık yönetiminden SSCB’ye çevirmesinin komünizm tarihinde yeni bir sayfa açtığını belirten McMeekin; bunun teoriden pratiğe geçiş anlamı taşıdığını hatırlatıyor. Söz konusu durumun “devrim coşkusu” yarattığından, ortaya çıkan tedirginlikten ve daha ileri amaçlardan da bahsediyor:
Komünist yönetim, Lenin’in yönetme yetkisini aldığını öne sürdüğü ‘işçi ve köylü’ kitlesinin bağlılığından emin değildi. Rusya’nın Avrupa standartlarına göre ekonomik ve kültürel bakımdan ‘geri’ oluşu Lunaçarski yönetimindeki Aydınlanma Komiserliği’ne hem bir misyon hem başarısızlıkları için bir mazeret sundu. Aynı şey Lenin’in Ekim 1916’daki ‘Proletarya Devriminin Askerî Programı’nda öngördüğü şekilde Polonya ve Japonya gibi düşman komşu ‘kapitalist’ devletlerin yanı sıra Rus İç Savaşı’na müdahalede bulunan daha uzak kapitalist büyük devletler (Britanya, Fransa ve ABD) tarafından kuşatılmış ‘proletarya diktatörlüğü’ için de geçerliydi. Komünizmin ayakta kalması için devrimin Rusya’nın ötesine de yayılması gerekirdi.
SSCB’nin ‘uyduları’
McMeekin, Sovyet komünizminin “yayılma hedefini”, yer yer “imparatorluk hayali” gibi sunsa da Stalin’e gelene dek bunun tam manasıyla böyle olmadığını kendisi de kabul ediyor. Yazar, Sovyet komünizminin Stalin’le beraber yolundan saptığını ve kişi kültü etrafında dünya komünizmine yön vermeyi istediğini söylüyor.
İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle, Soğuk Savaş’ta ise ABD’yle ve NATO’yla mücadele eden SSCB ve Stalin’in temsil ettiği Sovyet tipi komünizm, McMeekin’in ifadesiyle yeni bir ivme kazanırken dışa açılma ya da sınırlarını genişletme konusunda bazı sorunlar yaşıyor:
İşin doğrusu, Batı Avrupa’da 1945’i izleyen yıllarda Sovyet itibarı ve rağbeti doruğa ulaşsa bile, komünistler özgür ve âdil seçimleri kazanarak iktidara gelemedi. Rusya’da 1917-1920 arasında, Macaristan’da 1919’da, İspanya’da 1936-1939 arasında, Doğu Polonya, Finlandiya, Baltık devletleri ve Romanya’da 1939-1941 arasında görüldüğü üzere, komünistlerin iktidara gelme şansı hâlâ askeri güce yani Kızılordu’nun ve vekil güçlerinin başarısına ya da başarısızlığına bağlıydı. Uluslararası komünizm açısından talihli bir gelişmeyle, Kızılordu Baltık’tan Adriyatik’e kadar Doğu Avrupa’ya girerken, yük katarında başkalarına hibe edilebilir Amerikan kamyonlarının, ciplerinin ve motosikletlerinin de yer aldığı geniş çaplı askerî depolar, ayrıca büyük mali kaynak verilmiş Sovyet casuslar ve siyasal danışmanlar ile iktidarı ele geçirmeye hazır Moskova eğitimli yabancı komünist liderler vardı. Ekim 1941’de 1917 sonrasındaki en dip noktaya indiği bozguna yakın durumun ardından komünizm tekrar ilerleme yolundaydı.
1945 sonrasında temelleri atılan ve 1950’lerden itibaren resmîleşen Doğu Bloku ya da Demir Perde ülkelerindeki “halk demokrasisi”nin ne kadar demokrat ve komünist olduğunu tartışan McMeekin; bu gruplaşmayı “SSCB’nin ve Stalin’in uyduları” diye niteliyor. Hatta “Bulgaristan, Stalin’in en sadık komünist uydusuyken Polonya en dik kafalısıydı” diyor.
SSCB’ye “fetihçi” diyen McMeekin, bu sayede Doğu Avrupa’nın komünistleştirildiğini söylerken yüzünü Asya’ya döndüğünde Mao önderliğindeki Çin komünizmini görüyor. Görmekle kalmıyor, bir başka iddiayı dillendiriyor:
Bir zamanlar komünist hareketin yegâne bayraktarı olan SSCB küresel sahnede davaya biraz çılgınca olsa bile yeni enerji katan daha genç bir rakiple karşı karşıyaydı artık. Avrupa imparatorlukları Asya ile Afrika’da çökmeye yüz tutarken bazen işbirliği içinde hareket eden ama daha sıklıkla çekişen Moskova ve Pekin için komünist yayılmaya dönük yeni ufuklar açılıyordu.
‘Komünizm ölmedi, bir yönetim şablonu olarak henüz yeni başlıyor’
Stalin’in 1953’teki ölümünün ve Kruşçev’in SSCB’nin başına geçmesinin bu rekabete ket vurduğunu, hatta Sovyet komünizmini gerileme devrine ittiğini söyleyen McMeekin, bu kez de bir “fesatlık” iddiasıyla çıkıyor karşımıza:
Çin-Sovyet ayrılığına büyük heyecan katan bir etken Mao’nun süren Kültür Devrimi’ydi; bu girişim Brejnev ile danışmanlarını geçmişte Kruşçev’i telaşa düşüren Büyük Atılım kampanyasından aşağı kalmayan ciddiyetle ürkütmüştü. Her zaman delişmen davranmış Mao’nun en son radikal deneyleri, komünizmin Batı dünyasındaki imajını tam da Stalin’in ölümüyle, Kruşçev’in gizli konuşmasıyla, 1953, 1956 ve 1968 yıllarında Doğu Avrupa uydularındaki kanlı sindirme hareketleriyle gelen artçı şokları atlatır gibi göründüğü sırada bu imajı bozma tehdidi taşıyordu. Sovyet komünizmi Stalin döneminin amansız coşkusunu yitirmiş olsa bile Maoculuk kolektivist siyasal aktivizmin ve insan fesatlığının sınırlarını zorlamayı sürdürüyordu.
1917’de teoriden pratiğe Rusya’da dönen komünizmin yakın geçmişini, Avrupa’dan Asya’ya ve Latin Amerika’ya uzanan uygulamaları üzerinden anlatan McMeekin; 1980’lerdeki çatışmalar, gerilimler, kimi politika değişiklikleri ve yeni dünya düzeni bağlamında gerçekleştirilen hesaplaşmaları da hatırlatıyor.
1991’de SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun çöküşünün ise komünizm açısından bir kırılmaya denk geldiğini belirten McMeekin, yakın geçmiş ve günümüz arasında bir köprü kurarak bazı baskıcı ve kısıtlayıcı uygulamaları öne çıkarıyor:
Geçmişte 1989’un ve 1991’in baş döndürücü olaylarıyla komünizmin çöküşü dünya çapında daha geniş yurttaş haklarına ve özgürlüklere dayalı bir dönemin önünü açacakmış gibi görünürken şimdi Batı dünyasının büyük bölümü devletçi yönetim tarzının ve sosyal yaşamın melez bir Çin komünist modeline yaklaşıyor. Özel (ya da yarı özel) sosyal medya ve diğer teknoloji şirketleri özel haberleşmeleri, konuşmaları ve siyasal faaliyetleri takip etmek, izlemek, sansürlemek ve denetlemek için devlet tarafından kullanılıyor; bu iş çoğu zaman perde arkasında yürütülmekle birlikte, olası muhalifleri ürkütüp düzene uymalarını sağlamak açısından ara sıra sansasyonel sindirme eylemlerine de başvuruluyor.
McMeekin, komünizmin “yükseliş”ine ve “düşüş”üne dair yorum ve aşırı yorumlarıyla şekillendirdiği Dünyayı Alaşağı Etmek’te; “komünizmin ölmediğini, bir yönetim şablonu olarak henüz yeni başladığını” söylüyor. Bu ifadeyi olumlu mu, yoksa olumsuz mu değerlendirmemiz gerektiğini, yazarın daha evvel kaleme aldığı metinlere ve bu kitabındaki yorumlarına bakarak anlamak gayet mümkün.
Dünyayı Alaşağı Etmek, Sean McMeekin, Çeviren: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, 368 s.

