Share This Article
Alexander Billet | Çeviren: Gürer Mut
Geçtiğimiz yıllarda, Müzisyenler ve İşçi Birlikleri Sendikası’nın (UMAW) Spotify’da Adalet kampanyasını başlatmasının hemen ardından Spotify, önemli bir değişikliğe gideceğini duyurdu. Platform, sanatçıların ve plak şirketlerinin daha fazla görünürlük elde edebilmek için ödeme yapabileceği yeni bir sistemi hayata geçirdi. Bu sisteme göre, daha düşük telif ücretleri karşılığında seçilen şarkılar ve albümler, dinleyicilere yapılan önerilerde ön plana çıkarılacaktı. Bu dahiyane fikir (!) için Spotify tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
Bu yeni denemede sanatçılar ve plak şirketleri öncelik verdikleri müzikleri belirleyebilecek ve algoritmamız, kişiselleştirilmiş dinleme deneyimlerini şekillendirirken bu sinyali dikkate alacak. Böylece algoritmalarımız, sanatçı açısından önemli olan içerikleri hesaba katabilecek.
Ancak bu halkla ilişkiler diliyle süslenmiş açıklamanın ardında yatan gerçek oldukça farklıydı. “Sanatçı açısından önemli olan” ifadesi, yalnızca “sanatçının ödeyebileceği” içerikler anlamına geliyordu.
“Payola” (Rüşvet) terimine aşina olanlar, burada da benzer bir uygulamayla karşı karşıya olduğumuzu fark edecektir. Belirli şarkıların daha sık çalınması karşılığında geri ödeme alınması, 1959 yılında rock’n roll’un öncülerinden DJ Alan Freed’in kariyerini sona erdiren büyük bir skandala dönüşmüştü. O tarihten bu yana, bu tür uygulamaların en yetenekli ya da en özgün sanatçıları değil, en geniş cebe sahip olanları öne çıkardığı biliniyor. Hatta “payola” sözcüğünün sonuna eklenen “-ola” takısı bile, müziğin kontrolünü sanatçıların elinden alan ticari ürünleri hatırlatıyor: Victrola, Pianola, Motorola…
Ulaşılamaz maliyetlerde reklam seçenekleri
Bu, Spotify’ın şarkıyı oynatmak için para almakla suçlandığı ilk olay değil. Daily Dot tarafından yayımlanan bir rapor, PR şirketlerinin plak şirketleri ve sanatçılardan yüklü ödemeler talep ederek şarkılarını Spotify’ın etkili iç çalma listelerine soktuğunu ortaya koydu.
Teknik olarak bu tür uygulamalar, Spotify’ın hizmet şartlarını ihlal ediyor. Ancak platformun bu kuralları etkin bir şekilde uyguladığına dair herhangi bir kanıt bulunmuyor. Üstelik Spotify, hâlihazırda büyük plak şirketlerine bağlı olmayan sanatçılar için ulaşılamaz maliyetlerde reklam seçenekleri de sunuyor.
Spotify’ın ticari çıkarları müziğin önüne bu denli pervasızca koyabilmesinin nedeni, uzun süredir sanatçıları bir şekilde sömürmesidir. Platformda bir şarkı çalındığında, sanatçı ortalama olarak 0.004 dolar (yarım centin bile altında) kazanıyor. Yani yalnızca 1 dolar kazanmak için şarkının yaklaşık 250 kez çalınması gerekiyor. Bu da ciddi bir promosyon olmadan ulaşılması zor bir hedef.
Üstelik bu yarım centlik kazanç da ortalama bir değer; çoğu zaman ödemeler bu miktarın da altında kalkıyor. Spotify, yayınlardan elde edilen tüm parayı tek bir havuza koyan ve ardından bunu her bir sanatçının aldığı yayın sayısına göre bölüp sanatçılara ücretlerini dağıtan ve böylelikle daha küçük sanatçıların payını düşüren orana dayalı bir sisteme (pro rata) sahip. Bu sistem, küçük ve bağımsız sanatçıların gelirini daha da azaltıyor. Dahası, Spotify düşük telif ücretlerini daha da düşürebilmek için sanatçılara karşı sık sık hukuki yollara başvuruyor.

Müziği demokratikleştirmekten çok, yalnızlaştırıyor
İşte tam da bu nedenle Müzisyenler ve İşçi Birlikleri Sendikası (UMAW), “Spotify’da Adalet” kampanyasını başlattı. Kampanyanın temel talepleri arasında, oynatma başına en az yüzde bir artış ve yayıncıların oynatmak için ödeme yapmayı zorlayan düzenlemelerine bir son vermesi var. Ayrıca, kayda dahil olan herkesin listelerde yer almasını ve daha şeffaf, adil bir ödeme modelini talep ediyorlar.
2020 yılında başlayan kampanya yaklaşık 4 bin sanatçının desteğini almıştı. Bugün bu sayı ciddi şekilde artmış durumda. Katılımcıların çoğu büyük plak şirketlerine bağlı olmayan, bağımsız etiketlerle çalışan ya da müziklerini kendi imkânlarıyla yayımlayan sanatçılardan oluşuyor.
Listede politik duruşlarıyla tanınan birçok isim de yer alıyor: Ted Leo, Moor Mother, Televangel, Fugazi’den Guy Picciotto, Downtown Boys, Sheer Mag… Ayrıca Thurston Moore, Deerhoof, Zola Jesus ve on binlerce sanatçı daha.
UMAW’ın açıklamalarında şu ifadeler dikkat çekiyor:
Birçok kişi, bu kadar düşük ödemelerin Spotify’ın mevcut ekonomik modeliyle çeliştiğini söylüyor. Biz ise bu modelin, sanatçıların adil bir şekilde kazanç elde edebileceği biçimde değiştirilmesini talep ediyoruz. Eğer Spotify’ın iş modeli sanatçıları adil şekilde ödeyemiyorsa, o hâlde böyle bir modelin var olmaması gerekir.
Sert mi? Evet. Ama bu kadar açık bir sömürüye karşı başka nasıl bir tepki verilebilirdi ki? Spotify’ın çöküşü fikri bazılarına ürkütücü gelebilir; çünkü bu, sevdiğimiz müziklere istediğimiz yerde ve zamanda ulaşma kolaylığının kaybı anlamına da gelebilir. Ancak bu durum, müziğin hayatımızdaki yerini ve Spotify gibi platformların gerçekten on yıl önce düşünüldüğü kadar ‘iyi’ olup olmadığını sorgulamamıza neden oluyor.
UMAW’ın, bir şarkının yapımında emeği geçen herkesin isminin belirtilmesini talep etmesi, dijital akış platformlarının yarattığı etkileri gözler önüne seriyor. Dinleyiciler bugün dünyanın her yerinden neredeyse tüm kaydedilmiş müziklere erişebiliyor; ancak o müziği mümkün kılan kişilerin kim olduğunu çoğu zaman bilemiyor.
Bu durum, müziği demokratikleştirmekten çok, onu yalnızlaştırıyor. Emeği görünmeyen bir şarkı, dinleyiciyle güçlü bir bağ kuramıyor. Bir meta hâline geliyor; daha kolay unutulabilir, daha kolay tüketilebilir ve yalnızlaşmanın bir parçası hâline dönüşüyor.
Buna rağmen, müzik hâlâ hayal gücümüzü etkileyen güçlü bir unsur olmaya devam ediyor. Şu anda Spotify’ın algoritmaları bize “Yılın En İyileri” listelerini sunuyor; tüm yıl boyunca dinleme geçmişimize göre şekillenen “beğenebileceğiniz diğer şarkılar” önerileriyle müzik zevklerimizi yeniden inşa ediyor. Ancak yeni promosyon modeli yürürlüğe girerse, bu öneriler artık bizim gerçek beğenilerimize değil, kimin daha çok para ödediğine göre şekillenecek. Keşfetme özgürlüğümüz her geçen gün biraz daha daralacak.
Son yıllarda kültürel çalışmalar literatürüne giren “spotification” (Spotify’laştırma) kavramı da tesadüf gelişmedi! Bu kavram, “kolay olsun yoksa hiç uğraşamam!” zihniyetini temsil ediyor. Anında üretim ve talebe göre dağıtım, gündelik yaşamın merkezine yerleşmiş durumda. Bu, akış modellerinin tamamen terk edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Örneğin Tidal, sanatçıları daha adil biçimde ödüllendiren bir sistem sunuyor. Bandcamp ise yalnızca dijital indirme, plak ve diğer ürünlerin doğrudan satışına olanak tanımakla kalmıyor; aynı zamanda sanatçı ile dinleyici arasında doğrudan bir bağ kuruyor.
Elbette Tidal ve Bandcamp da kapitalist sistemin içinde yer alıyor; bir noktada onlar da sanatçıya açtıkları alanı daraltma baskısıyla karşılaşabilir. Ancak en azından şimdilik, böyle bir alan var —ve bu alan, Spotify gibi tekelleşmiş modeller tarafından adım adım boğuluyor.
Müzik endüstrisinde sendikalaşma
Spotify’a karşı örgütlü emeğin sesi yalnızca UMAW ile sınırlı değil. Şirket, dinleme alışkanlıklarımız üzerindeki etkisini artırırken podcast alanında da agresif bir oyuncuya dönüştü. Kendi podcast içeriklerini üretmekle kalmadı; aynı zamanda başka podcast yapım şirketlerini de satın almaya başladı.
Son olarak satın alınan şirket, Parcast ağı oldu. Bu şirketin çalışanları, Writers Guild of America – West (Amerika Yazarlar Birliği – Batı) aracılığıyla sendikalaşma kararı aldıklarını açıkladı. Böylece Spotify bünyesine katıldıktan sonra sendikalaşan üçüncü podcast şirketi oldular. Daha önce The Ringer ve i çalışanları da benzer adımlar atmıştı.
Dijital yayıncılık dünyasında sınıf çatışmasının bu şekilde görünür hâle gelmesi önemli bir gelişme. 20 yıl önce, internetin müzik bulmak ve dinlemek için kullanılabileceği düşüncesi devrimsel bir fikir olarak görülüyordu. Bazı yorumcular, bunun geleneksel müzik endüstrisinin sonunu getireceğini ve ticaretin ya da plak şirketi yöneticilerinin müdahale edemeyeceği, bağımsız bir sistemin doğacağını öne sürmüştü.
Bu öngörüler kısmen doğru çıktı. Yeni dijital formatın, başka sermaye sahipleri ve ‘yıkıcı girişimciler’ tarafından hızla tekelleştirilip kâr aracı hâline getirilebileceği gözden kaçırılmıştı. Bugün sanatçıların ve dijital emekçilerin haklarını talep etmesi, yalnızca internetin kapitalist sistemden muaf olmadığını göstermekle kalmıyor; aynı zamanda sanatın gerçekten kamusal bir hak olabilmesi için nelerin gerektiğini de sorgulamamıza neden oluyor.
Düzenli kadrosu ve sabit çalışma programı olan podcast şirketlerinde sendikalaşmak bir dereceye kadar mümkün. Ancak bireysel çalışan sanatçıları örgütlemek çok daha zor. Çünkü Spotify, sanatçılarla ilişkisini bir işveren-çalışan ilişkisinden çok, serbest çalışan (freelancer) modeli üzerinden tanımlıyor.
Fakat Gig ekonomisinde çalışan emekçilerin mücadelesi, bu tanımların ne kadar esnetilebileceğini ve yeniden tanımlanabileceğini gösteriyor. Şu ana kadar Spotify, UMAW’ın taleplerine resmi bir yanıt vermedi. UMAW ise taleplerin karşılanmaması durumunda kampanyayı “tırmandıracağını” duyurdu.
Bu tırmanışın nasıl gerçekleşeceği henüz net değil. Ancak bu mücadele, sanatı, emeği ve birbirimizle kurduğumuz ilişkileri yeniden düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor — ve bu nedenle yakından takip edilmeyi hak ediyor.
Bu yazı, Jacobin’de yayımlanan “Spotify’s Streaming Model Is Based on Exploitation” başlıklı yazıdan derlenmiştir.


