Share This Article
Bugünlerde klasik Türk müziğinin belleğini ve icrasını ortaya koyan pek çok çalışmasıyla dikkat çeken Çağlar Fidan, Ada projesi ile birlikte 25 Haziran’da Kınalıada’da Ezgi Köker ve Niko Teini ile bir konser gerçekleştirecek. Çağlar Fidan ile hem İstanbul Ansiklopedisi temasıyla gerçekleştirdiği çalışmaları hem de Türkiye ve Yunanistan arasında tarih boyunca bir şekilde el ele yürüyen ortak kültür mirasını sahneye taşıyan Ada projesini konuştuk.
“Ada” projesi, Türkiye ile Yunanistan arasında tarih boyunca süregelen kültürel geçişkenlikleri müzikal bir hafızaya dönüştürüyor. Sizce bu repertuvar, iki halkın ortak belleğinde nasıl bir noktaya hitap ediyor ya da hangi duygusal kırılmalara dokunuyor?
Ada projesinin öneri dosyasını İstanbul Müzik Festivali Direktörü sevgili Efruz Çakırkaya’ya gönderirken, dosyaya Akdeniz tarihçisi Fernand Braudel’den bir alıntı eklemiştim. “The Mediterranean World in the Age of Philip II” adlı çalışmasının önsözünde “Türk Akdeniz’in Hıristiyan Akdeniz’le aynı ruh halini yaşadığını ve soluduğunu, denizin bütününün tıpatıp aynı sorunları ve aynı sonuçları olmasa da genel eğilimleriyle ortak, üstelik ağır da bir kaderi paylaştığını” vurguluyor Braudel.
Her şeyden önce yaşadığımız coğrafya bu kader ve kültür ortaklığına kaynaklık ediyor. İcra ettiğim müziğin tarihinde ana dili Yunanca olan onlarca müzisyen var. 18. yüzyıldan Zaharya ve Petraki, 19. yüzyıldan Kemençeci Vasil ve Lavtacı Civan (Zivanis), 20. yüzyıldan Aleko ve Yorgo Bacanos kardeşler akla ilk gelenler sadece. Dolayısıyla Osmanlı Müziği (veya Osmanlı-Türk Müziği veya Klasik Türk Müziği veya Türk Sanat Müziği veya İstanbul Müziği… Bu isimlendirmelerin hiçbirini dışlamıyorum) icracıları, bu ortak belleğin varlığını hissetmede çok zorluk yaşamıyor çünkü herhangi bir konser repertuvarında ana dili Yunanca olan müzisyenlerden en az birinin mutlaka bir eseri yer alıyor.
Sanırım aynı şey karşı yaka için de geçerli. Tanburi Cemil Bey (1873-1916) burada olduğu gibi Yunanistan’da geleneksel müzikle uğraşan isimler için de önemli bir konumda. Veya Girit’te uzun yıllardır faaliyet gösteren Labyrinth müzik okulunda Türkiye’den Ömer Erdoğdular, Ahmet Erdoğdular, Derya Türkan, Murat Aydemir, Necati Çelik, Yurdal Tokcan, Göksel Baktagir gibi isimler seminerler verdiler.
Şundan da bahsetmek istiyorum: 2024 Eylül ayında Midilli’de küçük bir yazlık kasabadaydım. Akşam 10 sularında bir kafeye oturdum. Bir süre sonra az ötemde ud, ney, santur ve bendir sesleri duymaya başladım. Kanunum yanımdaydı ve yanlarına gidip eşlik edip edemeyeceğimi sordum. Büyük bir nezaketle kabul ettiler ve birkaç saat boyunca birlikte şarkılar, saz semaileri, zeybekler çaldık. O gece birbirimize “Şimdi ne çalalım?” diye her soruşumuzda, cevapları bulmak bize çok vakit kaybettirmedi. İki yaka arasındaki ortak bellek varlığını hâlâ sürdürüyor. Bu varlık en somut haliyle Ada’nın repertuvarında seslendireceğimiz son şarkıda vücut buluyor sanırım: Ada Sahilleri türküsünün hem bilinen Türkçe hem de Girit’te derlenen Yunanca versiyonu…
‘Eyvah! Kantolar başlayacak!’
İstanbul’un kozmopolit dönemlerinden kalan kantoları, özellikle Galata meyhanelerinde söylenen kadın şarkıcı eserlerini sahneye taşırken; patriyarkal bir kültürün gölgesinde kalmış sesleri bugüne aktarıyor gibisiniz. Bu müzikleri yorumlarken taşıdığınız sorumluluk hissine dair neler söylersiniz?
Sorumluluk bilinciyle mi yapıyorum emin değilim. Kantoları ve onların önemini kavramaya başlamadan önce kıyıda köşede kalmış, çok bilinmeyen müzikleri seslendirmeyi önemsiyordum ki bu müzikleri de kantolarla aynı potaya dahil edebiliriz. Kantolar elitist müzik kültürünün gölgesi altında kalırken, kıyıda köşede kalmış müzikler doğal bir seçilimle -dönemin beğeni yelpazesinde kendilerine yer bulamayarak- saf dışı kalmışlar. Fakat 19. yüzyıl sonlarından itibaren notayla müzik kaydetme pratiğinin yaygınlaşması sayesinde, baskılanan bu müziklerin büyük bir kısmına bugün ulaşabiliyoruz çünkü ne mutlu bize ki kağıda geçirildiler.
Kantoları şu açıdan da önemsiyorum: Bize İstanbul’un gündelik hayatından çok şey söylüyorlar. Bakın, 1951’de Sulukule’de derlenen bir bozacı kantosunun sözleri:
Darıdan boza yaparım
Sokaklarda ben satarım
Satıp tükenince
Odamda ben keyif çatarım
Ekşi de var tatlı da var
İster isen tarçın da var”
Veya bir külhanbeyi kantosu şunları söylüyor:
“Külhanbeylik, omuzdaşlık, bize pek şandır
Kadeh kırmak belin sarmak bize pek şandır
Küplü’ye de girmeyenler içmeyenler bilmeyenler pişmandır
Bu aynı zamanda tulumbacıları da anlatan bir kanto olmalı çünkü “omuzdaş” tulumbacıların birbirilerine seslenirken kullandıkları bir kelimeydi. Küplü ise Galata’da bir meyhane. Ahmed Rasim Bey’in burası için “Müdavimleri en azılı serseriler, kopuklardı” dediğini hiç bilmeseydik bile bu kanto bize Küplü meyhanesi hakkında bu bilgiyi verirdi. Osmanlı İstanbul’unda Acemlerin (İranlılar) Mahmutpaşa’daki Büyük Valide Han’da konakladıklarını ve tütüncülükle uğraştıklarını hiç bilmeseydik bile bir Acem kantosunda geçen “Mahmutpaşa vatanımız, var tütüncü dükkanımız” dizelerinden bu bilgilere ulaşırdık. Çünkü bu kantolar, konu edindikleri toplumları, meslek gruplarını, mekanlarını tasvir ediyorlardı. Bir zamanlar Kağıthane’nin yoğurdunun meşhur olduğunu bunun üzerine yazılmış bir kanto olduğunu fark ettiğimde öğrendim: “Metin olur Kağıthane’nin yoğurdu, Seni anan benim için mi doğurdu”
Kantoların gölgede kalma nedeni ise, müzik elitistlerince “basit müzik” olarak görülmesiydi. Özellikle Galata’daki tiyatrolarda Şamram, Peruz, Amelya, Öjeni gibi kadın sanatçılarca seslendirilen kantoların dinleyicileri şehrin “ayak takımı”ydı. Örselenmelerinin nedeni bu olmalıydı. Müzikolog Rauf Yekta Bey, 1899 Kasım’ında bir pazar akşamı Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi’nde bir fasıl dinlemeye gidiyor. Faslın sonuna doğru repertuvarın niteliği Rauf Yekta Bey’e göre gitgide “gevşiyor” ve o an şöyle düşündüğünü yazıyor: “Eyvah! Kantolar başlayacak!” Anlıyoruz ki, kanto makul formlardan biri değil. Bu form beni tam da bu yüzden heyecanlandırıyor: Osmanlı İstanbul’undaki “ayak takımı”nın, şehrin “kaybedenleri”nin, sokağın müzik zevkini yansıtıyor kanto.
Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi çoğunlukla bireylerin, sokakların, dedikoduların, günlük hayatın mikro tarihini yansıtıyor. Bu ansiklopedik yaklaşım ile müzik seçkisi arasında nasıl bir ilişki kurdunuz? Ansiklopedik müzik diye bir türden söz etmek mümkün mü?
Ben İstanbul Ansiklopedisi’nden, bugün ezgisine ulaşılabilen ve seslendirilen müziklerin sosyokültürel ve tarihsel arka planına ulaşmaya çalışarak faydalandım. Elbette bu bilgileri yalnızca İstanbul Ansiklopedisi sunmadı bana. Ahmed Rasim Bey, Osman Cemal Kaygılı, Sermet Muhtar Alus, Tahir Alangu, Ahmet Kemal Üçok, Abdülaziz Bey ve şu an aklıma gelmeyen birçok yazarın anılarından ve çeşitli akademik yayınlardan da faydalandım. Ansiklopedi ise bana daha ziyade az önce de sözünü ettiğim şehrin “ayak takımı” -özellikle de tulumbacıları- hakkında muazzam bilgiler verdi ki o tulumbacılar, benim tez çalışmamda üzerinde yoğunlaştığım Osmanlı dönemi İstanbul kahvehanelerinin müziklerini üreten ve tüketen insanlardı.
Koçu’nun yakın dostu Vasıf Hiç, ansiklopedinin tulumbacılarla ilgili maddelerinde en çok kalem oynatan isimdi. 19. yüzyılda bizzat tulumbacı kahvehaneleri işletmiş biriydi. Dolayısıyla, ürettikleri müziklere erişebildiğim tulumbacıları ansiklopedi sayesinde yakından tanıyabildim ve bunları dinleyiciye de aktarmaya çalıştım.
Ansiklopedik müziği nasıl bir tanım karşılar bilemiyorum. Sanırım bunun için bütün olarak ansiklopedileri değerlendirmek gerek. Bu konuda bir çalışmam olmadı.
‘Bugüne odaklanmam gerektiğini hatırlatıyorum kendime’
Otantik repertuvarı sahneye taşırken, zaman zaman güncel dinleyicinin beklentileriyle çatıştığınızı hissediyor musunuz? Örneğin temposuz ya da sözleri arkaik olan eserleri canlı tutmak için nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?
Yaptığım müziğin repertuvarında sözleri günümüzde kolaylıkla anlaşılamayacak kelimeler ve tamlamalar olabiliyor. Buna benzer müzikleri seslendireceğim zaman sözlerini günümüz diliyle anlaşılır hale getirmeye ve müziği bağlamıyla birlikte sunmaya çalışıyorum. Bu bağlama bestecinin yaşam öyküsü ve yaşadığı dönem veya müziğin bağlamını kuvvetlendiren görsel çıktılar kaynaklık edebiliyor. Performans esnasında anlatı yoluyla ya da kimi zaman performansa özel hazırladığım kitapçıklarla bu bağlamı dinleyiciyle paylaşıyorum.
Performanslarınızda bir dönemin kamusal hayatına ses veren melodileri bugüne taşıyorsunuz. Kantolar, tulumbacı şarkıları, kahvehane melodileri… Sizce bu müziklere bugün hayat vermek yalnızca “eski güzel günler”i mi anlatır, yoksa bugünkü kent hayatının hızlı ve kimi zaman da yıkıcı dönüşümüne dair eleştirel bir katman da barındırır mı?
“Eski güzel günler”, “nostalji”, “eski İstanbul”… bunlar sanırım bir yanılsama yaratıyor. Tarih, kendi yaşadıkları dönemi sınıfta bırakan yazarlarla dolu değil mi? Mesela bir kez olsun Abdülhak Şinasi Hisar’ın anlattığı Boğaziçi mehtap eğlencelerinden birinde olmak isteyenimiz vardır. Ama o, Sultan Abdülaziz dönemi mehtap eğlencelerinin kendi tecrübe ettiklerinden daha iyi olduğunu duyduğunu yazıyor. Buna benzer örnekler çok fazla. Bugüne odaklanmam gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Çok zor olsa da aklımı estetik yeterliliğin bugün de var olduğunu düşünmeye itiyorum. Ben şimdilik bu müziği bu yüzyılda -ve bu şekilde- yapmaktan çok keyif alıyorum. Aldığım bu keyfi de dinleyiciyle paylaşmak istiyorum.
Sahneye koyduğunuz projeler, sadece bir konser değil aynı zamanda bir kültürel hafıza sunumu gibi. Bu yönüyle bakınca, İstanbul’un dönüşen semtleri, kaybolan mekanları, kimliksizleşen sokakları göz önüne alındığında müziğinize yüklediğiniz anlam zamanla değişti mi?
Çok değişti. 5-6 yıl öncesine kadar yaşadığım şehri, İstanbul’u iyi tanımıyordum. Şehrin sosyal ve kültürel tarihine dair hemen hiç okuma yapmamıştım. Şehrin müziğini yapıyordum ama bu müzik neye ve hangi döneme karşılık geliyor kavrayamıyordum. Birkaç dönüm noktası var. En önemlisi tez danışmanım Namık Sinan Turan’la tanışmamdı. Şu anki kütüphanemin yarısından çoğunu Sinan Hoca oluşturmuştur ve çoğu da İstanbul tarihi üzerinedir -onun gibi bir danışman hocam olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.

“Bu müzik bir şehir müziği. İstanbul’un müziği. “
Bütün bu okuma süreci, yaptığım müziğin neye karşılık geldiğini kavramama yardımcı oldu. Anladığım şu oldu: Bu müzik bir şehir müziği. İstanbul’un müziği. Bu adlandırma “Bu müziği yalnızca İstanbullular yapıyordu” anlamına gelmiyor. Bir örnek: 1924 Beşiktaş doğumlu ses sanatçısı Radife Erten, kökleri Anadolu âşık müziği geleneğine dayanan divan, semai, mani ve koşma formlarında eserler seslendiriyordu.
Radife Erten “Türk Sanat Müziği” geleneğine dahil edilen bir sanatçı olarak kabul görüyordu ve Radyo’da yine Türk Sanat Müziği branşında görev alıyordu. Ama sözünü ettiğim Anadolu âşık müziği formları onun repertuvarında büyük bir yer kaplıyordu. Bu formlar yalnızca Radife Erten’in repertuvarında kalmadı. Radyo’daki yayınlarda ve bantlarda hâlâ seslendiriliyor o formdaki eserler.
İstanbul bugün olduğu gibi tarihte de bir cazibe merkeziydi ve Anadolu menşeli müzik kültürü, bu cazibeye kapılanlar aracılığıyla bizzat taşradan, Anadolu’dan getirildi bu şehre ve şehir kültürüne dahil oldu. Uzun yıllar bu kültür marjinal karşılandı ve belki de bu tutum hâlâ sürüyor fakat şehir kültürü o “marjinal” kaynaktan da besleniyor.
Yukarıda bahsettiğim, içinde fasıllar seslendirilen, müzikolog Rauf Yekta Bey’in “gitmeye layık” bulduğu Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi ile tulumbacıların -yani şehrin “ayak takımı”nın- mani, semai ve destan söyledikleri bir kahvehane karşı karşıya bulunuyordu. Bunu somutlaştıran çok sevdiğim bir örnek var: Zeki Müren’in 1960’larda repertuvarında bir değişim olmaya başlamıştı.
Anadolu’dan İstanbul’a göç edenlerin müzik zevkine göre eserler okumaya başlamıştı performanslarında. Bunun nedenini ona sorduklarında “Biz helva demesini de biliriz halva demesini de” diye yanıtlamıştı Müren. Helva yiyenlerle halva yiyenler aynı şehirde yaşıyorlardı ve birbirlerini ne kadar dışlasalar da aralarında bir etkileşim vardı. Bu durum hâlâ söz konusu.
Bunun yanı sıra yaptığım okumalar, şehirdeki kimi semtleri veya sokakları Osmanlı müzik tarihinden karakterler veya mekanlarla ilişkilendirmeme yardımcı oldu. Şehzadebaşı bunlardan biri. 18. yüzyılda Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin babasının işlettiği hamam, 19. yüzyılın sonlarında Kemani Tatyos’un sahne aldığı Fevziye Kıraathanesi, Udi Şekerci Cemil Bey’in işlettiği şekerleme dükkanı Confiserie Orientale bu semtteydi. Bu mekanların hemen dibindeki Vezneciler’de bulunan Letafet Apartmanı’nın giriş katında 20. yüzyılın başlarında Udi Fahri Bey (Kopuz) Darüttalim-i Musiki incesaz heyeti ile konserler verdi.
Karşı kıyıya, Galata’ya geçelim. Şu meşhur tulumbacı türküsünde (“Yangın olur biz yangına gideriz”) adı geçen Hurşit Reis’in kahvehanesi büyük olasılıkla Azapkapı Çeşmesi’nin karşısında bir yerlerdeydi. Bugünkü Bankalar Caddesi’nde (eski adıyla Voyvoda Caddesi) tulumbacı Palabıyık Artin Ağa’nın kahvehanesinde incesaz konserleri veriliyordu. Bacanos kardeşlerden Aleko, Tepebaşı Meşrutiyet caddesinde oturuyordu. Diğer kardeş Yorgo ömrünün son yıllarını Büyükada Nizam mahallesi Çam Apartmanı’nda geçirdi. Aynı Nizam mahallesinde, bize Boğaziçi mehtaplarında söylenen şarkıları anlatan Abdülhak Şinasi Hisar çocukluk günlerini yaşadı. Bütün bunlar şehri nasıl anlamlı kılmasın?
TRT’deki çalışmalarınızda “resmî müzik” çizgisine yaklaşırken, festival projelerinde daha özgür ve seçici bir repertuvar sunduğunuz gözleniyor. İki çizgi arasında bir sanatçı olarak nasıl konumlanıyorsunuz? Sınırları neye göre belirliyorsunuz?
TRT’deki yayın ve bantlarda, eğer program üreticisi siz değilseniz içerik oluşturma inisiyatifi şefe veya daha kıdemli ses sanatçılarına bırakılır. Dolayısıyla bahsettiğiniz çalışmalara benim inisiyatifimin olmadığı programlar dahil mi bilmiyorum. O programlarda performansım haricinde benim bir söz hakkım olamaz. Bu kurumda yaklaşık 10 yıldır çalışıyorum. Şimdiye kadar 3 programda içerik üreticisi konumunda bulundum. Bunlardan biri bir televizyon programıydı. Burcu Göktürk, Neva Günaydın, Muaz Ceyhan ve benden oluşan Boğaziçi Sesleri adlı grubumuzla yine Boğaziçi Sesleri adlı bir televizyon programı hazırladık ve oluşturduğumuz içerik aslında bugün sunduğum içeriklere çok yakındı. Müziklerin bağlamını aktarıp öyle seslendiriyorduk.

Ezgi Köker.
Televizyon programlarındaki en büyük dezavantaj stüdyo dekorunun oluşturulma süreci olur daima. Performansı gerçekleştirecek kişilere pek söz hakkı tanınmaz. Fakat o programda bize orada da bir alan açmışlardı. Mesela grubumuzun ismine ilham olan Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları kitabının eski bir baskısını dekor olarak kullanabilmiştik. O programda bir payım olduğum için mutluyum. Daha sonra iki radyo programında da yine içerik üreticisi olarak yer aldım ve orada da yine konserlerimde olduğu gibi bağlamı ve anlatıyı ihmal etmedim. Reşat Ekrem Koçu da, İstanbul Ansiklopedisi de, Bacanos kardeşler de, şehrin Ermeni ve Rum müzisyenleri de bu radyo programlarında kendilerine yer buldular.
Bugünün İstanbul’unda, sizin şarkılarını seslendirdiğiniz dönemin meyhaneleri, kahvehaneleri, sokak müzisyenleri, kadın vokalleri var olsaydı; sizce hangi toplumsal meselelerle karşılaşır ve nasıl şarkılar söylerlerdi? Bu sorunun yanıtı sizin gelecekteki projeleriniz için de bir pusula olabilir mi?
Tulumbacıların başını çektiği “ayak takımı”ndan hiç şüphesiz bugünün ağır çalışma koşulları, trajik vakalar veya şehirdeki kriminal “kahramanlar” (!) hakkında destanlar dinlerdik. Özellikle geç Osmanlı İstanbul’unda destanların bir tür medya organı işlevi vardı. 1860 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesi kurulduğunda okuyucunun ilgisini çekme kaygısıyla şehirdeki polisiye vakalara ağırlık veriyormuş. Hatta kimi zaman bu vakaları tefrika halinde yayımlıyormuş sanki bunlar kurmaca edebiyatmış gibi. Fakat yönetim bunu hoş görmemiş ve engel olmuş. Reşat Ekrem Koçu destanların, bu boşluğu doldurduğunu iddia ediyor. Konuları genellikle cinayetlerden, yangınlardan, iş kazaları ve intiharlardan oluşuyor destanların. Destan satıcılığı diye bir meslek de var. Sayfalara yazılıp sokaklarda satılırmış. Destancılar günümüzde var olsaydı şantiyelerdeki işçi ölümleri, gündelik hayata sirayet eden ve sansüre uğrayan siyasi meseleler veya bugün de hâlâ sık karşılaşılan intiharlar hakkında yazarlardı sanırım.

Kınalıada Hristos Rum Ortodoks Manastırı’nda Ezgi Köker ve NikoTeini ile birlikte gerçekleştireceğiniz konser, bana göre 53. İstanbul Müzik Festivali’nin en ilgi çekici etkinliklerinden biri. Bir müziksever olarak güzel bir yaz akşamında Kınalıada gibi bir yerde sizi dinleyecek olmak heyecan verici. Siz bu konserle ilgili hislerinizi ve Ada projesinin İstanbul Müzik Festivali kapsamında gerçekleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Dinleyicileri ne bekliyor?
Bu konser için ben de çok heyecanlıyım. Her şeyden önce konserin verileceği lokasyon çok etkileyici. Repertuvar ise müzikli bir rota gibi… İlk şarkı bu rotanın habercisi: Yesari Asım Arsoy’un (1896-1992) “İstanbul’dan Adalara yelken kürek geçeriz” şarkısı. Ardından Büyükada, Heybeliada, Gökçeada, Meis, Midilli, Santorini ve Girit adalarından şarkılar seslendireceğiz. Repertuvarda “Semalardan güneş hâlâ inmiyor”, “Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi” ve “Ada sahilleri” gibi bilinen şarkıların yanı sıra gölgede kalmış çok sayıda şarkı var. 1836 Midilli doğumlu Tanburi Ali Efendi’nin şarkısı bunlardan biri. Sözleri bir yortu gününde rastladığı Hıristiyan bir güzele duyduğu hisleri anlatıyor:
Tersa* güzeli gerdene** zünnarını*** taktı,
Bir yortu günü geldi gönül deyrini**** yaktı.
Bu şarkıyı Nikos Papageorgiou ve Fotini Kokkala’nın seslendireceği bir Midilli şarkısı izliyor. Bir göçmen kızına yazılmış aşk şarkısı. Niko bu şarkının sözlerini kabaca şöyle çeviriyor:
Gökyüzü kararsa bile yıldızlar bana ışık olacak
Ve senin o kara gözlerin yanımda olacak
Artaki Candan’ın (1885-1948) şarkısı Adalarda gezinen “sefalı” ve “belalı” bir dilberi tasvir ediyor. Şarkının ikinci dörtlüğünde bu dilberin Büyükada’daki Dil Burnu’nda gezintisi anlatılıyor:
Adalarda gezer durur edalı,
Bilmem o da bir yâre mi sevdalı
Adalının her bir hali safalı
Pek güzeldir ama biraz belalı
Nazlı nazlı iskeleye inişi
Hele o dilberin Dil’e dönüşü
Etrafına bakıp gözler süzüşü
Aldatır herkesi bahta gülüşü
Ezgi Köker’in seslendireceği şu şarkı da gölgede kalmış müziklerden. Sözleri oldukça flörtöz, değil mi?:
Adaya gel gidelim bir gececik bizde kal
Mehtapta zevk edelim bir gececik bizde kal
Çamlıklarda gezelim pilajlarda yüzelim
Ne olursun güzelim bir gececik bizde kal
Bu arada Ezgi konserde Yunanca bir şarkı da seslendirecek. Benim konserde seslendirmek için en heyecan duyduğum kısım ise son şarkı. Meşhur “Ada Sahilleri” şarkısının hem bilinen hem de Girit’te derlenen Yunanca versiyonu…
Bitirmeden söylemem gereken bir şey daha var. Hatta en önemlisi sanırım. Bilhassa projenin Yunanca müzikleri tarafında Nikos Papageorgio’nun desteği olmasaydı bu repertuvar derlemesi ortaya çıkamazdı. Ona büyük bir teşekkür borçluyum. Ve bu projeyi Ezgi Köker, Nikos Papageorgiou ve Fotini Kokkala ile gerçekleştirdiğimiz için hem çok mutluyum hem de çok şanslı hissediyorum. Bir büyük teşekkür de bize büyük kolaylıklar sağlayan festival ekibine ve elbette sevgili Efruz Çakırkaya’ya. İyi ki varlar.
Dipnot:
* Tersa: Hıristiyan
** Gerden: Gerdan
*** Zünnar: Keşişlerin bellerine bağladıkları bir kuşak
**** Deyr: Kiliselerde yakılan kandil veya mum

