Share This Article
Gezi’nin ardından geçen yılların bana kazandırdığı en güzel duygu, İstanbul’u alternatif bir bakışla tanıma çabasıydı. Daha iyi müzikler, daha esaslı müzisyenler, biricik sinemalar, konser salonları, yolda yürürken karşıma çıkan afişler… Televizyonda ya da eve alınan, sekiz on ekten oluşan gazetelerde adını hiç duymadığım isimler… Bütün bunlarla birlikte, aslında İstanbul’u 18 yaşımdan sonra tanımaya başladığımı fark ettim. Tam o dönemlerde ise bir sahafta birkaç Roll dergisi buldum ve en basitinden Musa Eroğlu ile Radiohead’i, İsmail Özden ile Pink Floyd’u aynı derginin sayfalarında okuyabilme fikrine vuruldum. Bugün elimde o kadar Roll sayısı var ki sanki dergiyi zamanında almış ve okumuş gibi bir geçmişe inandırdım kendimi zaman içinde. Benim geç keşfettiğim İstanbul’un hayran olduğum kabukları birer birer değişime teslim olurken, ben de —söyleşide Derya Bengi’nin dediği gibi— “düne inanmaya” ve “hafızayı tazelemeye” aşık birine dönüştüm.
Hayat, 20’li yaşların başındaki bir insanı kimi zaman fazlasıyla tutkulu, kimi zaman da hayli dağınık hâle getirebiliyor. Müzikle ilgili yazma çizme hevesimi bir-iki yıllık amatörlükle geride bırakayım dediğim anlarda YKY’nin raflarında birbirinden acayip ansiklopedilerle karşılaştım. Öğrencilik, kısıtlı kişisel ekonomi falan demedim o ciltlenmiş koca ansiklopedileri de toplayıp eve getirdim. Bu çalışmaların ardında pek çok ismin emeği vardı; ancak hepsinin kesiştiği nokta olan Derya Bengi’nin adı zihnime zihnime kazındı. Ardından kendisini sosyal medyada da takip etmeye başladım ve yalnızca Twitter hesabından bile üzerine dakikalarca, saatlerce konuşulacak anekdotlara, görsellere, alıntılara, hikâyelere rastladım. Bengi, müzikle ilgili bir şey olduğunda, biri vefat ettiğinde, birini andığımızda ilgili mevzuyu hep çok şık yerlerden görüyordu.
Bengi, 90’lı yılların holdingleşen medya düzenine karşı patronsuz ve hiyerarşisiz yapılarıyla ortaya çıkan Express ve Roll’dan, “düne inanmanın” ve “hafıza tazelemenin” birer başyapıtına dönüşen ansiklopedi çalışmalarına kadar uzanan birçok üretimleriyle son otuz yıla damga vuran isimlerden. Onun gazeteciliği, arşivciliği, iletişim biçimi ve tutkusu — daha en başından itiraf etmeliyim ki— birçoğumuz için onu bir idol hâline getirdi. Duygularımı, heyecanımı bastırmakta çok zorlandığım bir giriş olduğu için ne desem eksik kalacak. Zira heyecanımı paylaşsam bir 4 bin kelime yeri de o kaplar. Bu kadar heyecanla ve hayranlıkla yapılmış bir iş gazeteciliğe girer mi emin değilim ama bu metin aracılığıyla bir kişiyle dahi duygudaşlık kursam benim için amaca ulaşılmış demektir. O nedenle burada sizi hemen söyleşi kısmına aktarıyorum…
‘Bu memlekete artık bir solcu bulvar gazetesi lâzım (!)’
Express’in ilk sayısındaki “Patronu yok, holdingi yok, şefi yok, tarikatı yok” manifestosu, 90’lar medyasının holdinler gölgesindeki sermaye yapısına ve editoryal bağımlılıklarına karşı radikal ve değerli bir duruştu. Bu sadece yönetimsel bir tercih miydi, yoksa popüler kültürle politik pencereyi buluşturmayı, tarihsel ve siyasal bir dille ele alabilmeyi mümkün kılan politik bir zorunluluk muydu? Bu “patronsuzluk” modeli, o dönemin içeriğini nasıl şekillendirdi?
90’lı yıllarda gazetecilik holdinglerin, tekellerin çatısı altında gitgide temel işlevinden saparken, bu çarkı tersine çevirmek için atılan adımlardan biriydi Express. Sadece gazetecilik değerlerine, okurlarına ve kendine karşı sorumluluğu olan bağımsız gazeteci arkadaşların bir girişimiydi. İlk sayının sunuş yazısına “Sahibinin sesi değil kendi sesi” başlığı boşuna atılmamıştı.
Sermaye baskısından, ast-üst hiyerarşisinden uzaklaşmak kadar, tepeden inmeci, soğuk, eski tabirle “konferans veren” yazı dilinden ve duygu sömürüsü gösterilerinden sakınmak da şarttı. Tercih ettiğimiz gündelik, serbest, yalın dil, eğer can alıcı, hayati bir konudan bahsedilmiyorsa, insanı kendiliğinden taşlamalı, gülmeceli bir âleme ve eğrisiyle doğrusuyla “popüler kültür” denen alana sürüklüyor. Hani halk müziğinde “Evlerinin önü” kalıbı vardır, “Evlerinin önü bulgur dibeği”, “Evlerinin önü yoldur yolaktır” gibi türküleri bilirsiniz. Benim de şimdi “Evlerinin önü popüler kültür” diyesim geliyor.

Demek istediğim, o zaten bizim doğal parkımız bahçemizdi, normalimizdi, evimizin önüydü. Belki de aynı zamanda bilinçaltımızdı. Tabii birbirimizle konuşurken “popüler kültür” gibi fazlasıyla akademik kaçan bir tabir kullanmıyorduk. Çizgi romanlardaki konuşma balonları, Yeşilçam replikleri, şarkı sözleri, mizah dergileri ya da ne bileyim, Ferhan Şensoy’un “Atları da Vururlar”dan “Şahları da Vururlar”a geçişi… Bunlar dergide haber dilini kurarken ilham kaynaklarımızdı.
1994-95’te piyasada çeşitli bulvar gazeteleri vardı, birinin adı da direkt Bulvar’dı galiba. Haberleri komik, kaba saba, ama eğlenceli bir kahvehane ağzıyla verirlerdi. O gazeteye bakıp bakıp kendi aramızda “Bu memlekete artık bir solcu bulvar gazetesi lâzım” diye şakalaştığımızı hatırlıyorum. Öyle bir gazete yapan olmadı tabii. Aslında 1970’lerde Fransa’da Libération gazetesinin çıkışı bu şakaya biraz uygundur. Libération’un yayıncıları da çok satan meşhur sağcı popüler gazete France-Soir’ı kendilerine örnek alarak, oradan tersine bir “kızıl-France-Soir”, yani bildiğimiz Libération’u çıkarmışlar.
Express sayfalarında doğrudan popüler kültür konularına da (Cartel, David Bowie, TV dizileri, milli maçlar vs.) dalıyorduk yeri geldiğinde. Özellikle sol çevrelere bu konuda çekingenlik hâkimdir, hatta bazen beklenmedik ölçüde çatışmalı bir alan olabilir popüler kültür. Ne de olsa madalyonun ters yüzüdür bir bakıma.
Geçen gün Eren Keskin’in bir tweet’ine rastladım. 1996’da Zeki Müren’in öldüğü gün Diyarbakır Cezaevi’nde 11 mahkûmun devlet eliyle katledildiğini söylüyor, ertesi gün herkes Müren’in yasını tutarken mahkûmların kaderiyle Kürtlerden başka kimsenin ilgilenmediğinden yakınıyordu. Aynı güne denk gelse bile bu ikisi bence birbiriyle karşılaştırılmaya müsait olaylar ya da birbiriyle yarıştırılacak acılar değil. Ama gerçekten sarsıcı bir tweet olduğunu teslim ediyorum. Beni uzun uzun düşündürdü. Ayrıca mesleki bir egoizme kapılarak, acaba biz ne yapmışız diye o haftanın Express’ini tekrar önüme açtım. Ön ve arka kapakta ve içerde birkaç yazı ve karikatürle Müren’i anmışız, Ragıp Duran’la medya etiği üzerine yaptığımız söyleşide ise Diyarbakır Cezaevi’nde olan bitenlere ilişkin kısıtlı haberlerin gazetelerde nasıl sayfaların kıyısına köşesine gömüldüğü veya görmezden gelindiği, çeşitli örneklerle işlenmiş. Kendimizce bir denge kurmuşuz demek ki… Eren Keskin’inki öyle bir tweet ki, o haftanın, o ayın basını taranarak, popüler kültür ve siyaset ilişkisine dair bir vaka analizinin ötesinde, 90’ların ortasında memleketin ve medyanın ahvali üzerine sayfalarca makale yazılabilir.
Roll dergisi, 13 yıl boyunca Türkiye’de müzik yazarlığına referans oldu. Söyleşilerinizde sanatçılarla sadece albümlerini değil, yakın tarihi de derinlemesine konuştuğunuzu görüyoruz. Roll’u bir müzik dergisinden çok, bir “dönemin ruhunu arşivleme projesi” olarak tanımlayabilir miyiz? Bu derinlemesine, bağlamsal yaklaşım, o günün hızlı tüketim kültürüne karşı bilinçli bir yavaşlama ve derinleşme çabası mıydı? Roll’un bu işlevi, çıkış noktasında ona atfedilmiş miydi yoksa zaman içinde mi anlam kazandı?
Naber’in son sayısında Umut Sarıkaya, Z kuşağının konsantrasyon bozukluğu sorunundan bahsederken okurlarına yalvarıyor, “İlerde Alzheimer olmamak için lütfen uzun yazılarımızı da okuyunuz” diyor, “Sizin geleceğiniz kararmasın diye bu kadar uzun yazıyoruz” gibi şeyler söylüyor. Çok güldüm. Ayrıca içime su serpildi. Roll’da sahiden uzun uzun, bol kepçe söyleşiler çok çıkardı. Elimizin altındaki, hep okuduğumuz Mojo, Uncut, Les Inrockuptibles gibi müzik dergileriyle aynı yolun yolcusuyduk. Roll çıktığında Les Inrockuptibles aylıktan haftalık tempoya yeni geçmişti, yani görünürde gaza basmıştı, ama uzun söyleşi dinamiğinden ödün vermemişti. Nasıl “zamanın ruhu” varsa, bir de “zamanın temposu” vardı.

Derya Bengi, 1996-2009 yılları arasında “Roll” dergisinin yayın yönetmenliğini yürüttü. “Express”, “Bir+Bir”, “Esquire”, “FHM”, “Aktüel”, “Radikal” gibi dergi ve gazetelerde müzik ve popüler kültür üzerine yazılar yazdı.
Okuma eylemi dijitalleşip cam ekranların ardına hapsolana kadar dünya basınının belli bir kesimi bu tempoda nefes alıp vermeyi tercih ediyordu. Biz de öyleydik ve hiç de yalnız değildik. Bugün bakıyorum, internette bir haber, bir yazı okuyacağım zaman, bazı siteler, sizinki de dahil, daha baştan “okuma süresi 4 dakika, 9 dakika” gibi uyarılar veriyor. Amaç insanı rahatlatmak mı, yoksa korkutmak mı, kovmak mı, anlamıyorum. Ne kadar sürede okuyacağımıza kendimiz karar veremiyor muyuz?
Uzun yazıların, uzun söyleşilerin yavaşlığa denk düştüğünü sanmıyorum. Kaldı ki yavaş olsa ne çıkar? Sonuçta arkamızdan atlı kovalamıyor. Aslında söyleşilerin uzun olması şart değil, bir iki sayfalık bile olsa bütün söyleşilerimizin vurucu, akışkan olmasını isterdik. Çok kollu bacaklı, çok katmanlı… Söyleşileri belki bir piyes metni gibi kurguluyorduk, bir tiyatro formu gibi düşünüyorduk. Söyleşi yaptığımız sanatçıyla güncel müzik piyasasının bayat dedikodularında kaybolmaktansa mesela onun geçmişine veya çocukluğuna inmek daha cazipti, daha taze ve kafa açıcıydı.
Aynur Doğan’ın Çemişgezek günlerini dinlemeden, Kazım Koyuncu’nun babaannesini bilmeden bu müzisyenlerin bugününü anlayamazsınız. Maria Rita Epik’in anlattığı küçücük bir anekdot sayesinde, 24 Ocak kararlarının ve 12 Eylül darbesinin garabeti, neoliberal ekonominin toplumu nasıl adım adım çürüttüğü gözünüzde canlanabilir. Ari Barokas’ın babasının Musevi azınlıktan bir tüccar olarak ülkesini çok da sevse, velev ki parası dahi olsa neden mülk edinmekten korktuğunu, kaçındığını öğrenince, zihninizde Trakya hadiselerine veya 6-7 Eylül’lere kadar uzanabilirsiniz… Mirkelam’la söyleşi yaparken babasının ne kadar orijinal bir kişilik olduğunu anlayıp hemen ertesi hafta Nâzım Mirkelam’la da sayfalar dolusu bir söyleşi yapmıştık mesela. Polisiye yazarı, sinemacı, Türk sanat müziği tutkunu, her şeyin amatörü dünya tatlısı bir avukattı…
Tabii Roll söyleşilerinde, sanatçının yaşam öyküsü kadar, müzik kadar, besteler kadar, şarkı sözlerinin girdisi çıktısı da bize kılavuzluk ederdi. Bazı sanatçılar şarkı sözlerinden yola çıkarak sorulan sorular karşısında ketum davranır, bazısı da hiç ikiletmeden içini döker. Yücel’in (Göktürk) telefonda Jim White’la yaptığı söyleşiyi hatırlıyorum. White ona şöyle demişti:
Gazetecilerle konuşmak hoşuma gidiyor. Beleş terapi gibi.
‘Bir arada çalışma arzusu değişmedikçe her şey denenebilir’
Express ve Roll’un üretim süreçleri kolektifti. Bu ruh, dergilerin içeriğine ve diline nasıl yansıdı? Hiyerarşisiz bir ortamda yazıların ve konuların belirlenme süreci nasıl işliyordu? Bu üretim biçiminin o dönemki zorlukları ve avantajları nelerdi, bugünün bireyselleşmiş ve rekabetçi medya ortamında hala bir model olabilir mi?
İlk zamanlarda, yani Express’in haftalık yayınlandığı dönemde zaman zaman bir masa etrafında kalabalık toplantılar yaptığımız oluyordu, ama Roll’da hiç böyle bir rutine girmedik. Çünkü dergilerin içeriği daha çok büro içi sohbetlerde veya karşılıklı telefonlaşmalarla an be an belirleniyordu. Bizim özelliğimiz, veya “fazlalığımız” diyeyim, birbirimizle sıkı fıkı arkadaş olmamız, birbirimizin dilinden iyi anlamımızdı.
Çekirdek ekip sekiz on kişiden çok değildi, ama “mürettebat” dediğimiz tüm kadro, büroya nadiren uğrayan başka arkadaş ve dostlarımızdan, genişleyen birtakım halkalardan oluşuyordu. En önemlisi de her yaş grubundan, üç ya da iki buçuk kuşaktan insanlar vardı bu kadroda. Editoryal açıdan her yazıya, her söyleşiye bir “sondan bir evvelki dokunuş”, bir de “son dokunuş” kaçınılmazdır. Bu süzgeç modelini mutlaka uygulardık. Varsa birbirimizin küçük kaymalarını, dalgınlıklarını, yalpalamalarını giderir, ortak bir hizaya, bir dengeye getirirdik. Çene çalmak için büroya uğrayan arkadaşlara da hiç acımadan iş yüklerdik. Altında hangimizin imzası olursa olsun o yazı veya söyleşi Roll kolektifinin bir parçası sayılırdı.
15-20 sene içinde çok adres değiştirdik, ama hep Beyoğlu’ndaydık. Matbaa günleri gelip çattığında, etraftaki barlardan gelen her türden canlı müzik sesinden oluşan kaotik bir karışım kafamızın içinde uğuldaya uğuldaya büroda sabahlardık. Şimdi o yaşlarımızda olsaydık, bugünkü dünyada, bugünün koşullarında ne yapardık, ben de merak ediyorum. 25-30 yıl önceki medyayla şimdiki arasında dağlar kadar fark var, ama gazeteciliğin temel ilkeleri, entelektüel sorumluluk duygusu ve bir arada çalışma arzusu değişmedikçe her şey denenebilir.
Derya Bengi’nin hazırladığı kitabın “Sazlı Cazlı Sözlük” olmasının nedeni, dönemin müzikleri üzerinden sosyal hayatı ele alması. Sosyal, siyasal, kültürel gelişmeleri de bu seride okumak mümkün.

YKY’den çıkan, bence ve birçoğumuzca efsanevi nitelikteki, ‘Sazlı Cazlı Sözlük’ serisi, Türkiye’nin 50’li, 60’lı, 70’li, 80’li on yıllarını alfabetik maddelerle anlatıyor. Bu ansiklopedik formatı seçmenizin özel bir sebebi var mıydı? Kronolojik bir anlatı yerine, birbiriyle ilgisiz gibi duran “Acısız Arabesk”, “Ağlayan Çocuk” kartpostalı ve “Anılar 9” kaseti gibi maddeleri yan yana getirmenin, özellikle de ansiklopedi kültüründen uzaklaştığımız günümüzdeki motivasyonu ve işlevi neydi?
Wikipedia’yı yabana atmayalım, ansiklopedi kültürünü ne derece yaşattığı tartışılır, ama bence çok yararlı bir site. Ansiklopedilerle büyüyen bir nesilden gelmemin bu kitaplar üzerinde birazcık etkisi olabilir, ama bir konuyu ya da bir olayı A’dan Z’ye başlıklarla işlemek zaten bilinen bir gazetecilik yöntemidir. Mesela Roll’da da 80’li yılları bu yöntemle işlediğimiz matrak bir sayı çıkarmıştık. “Sazlı Cazlı Sözlük” serisi ise bu sefer kitap hacmi taşıyor. On yıllık tarihsel dönemleri ansiklopedi gibi maddeler halinde anlatıyor, ama ansiklopedi deyince akla gelen eğitici, öğretici vasıfları daha geri plana atarak hikâye anlatıcılığını öne çıkarıyor. Maddeler hem bağımsız hem de birbiriyle paslaşıyor, her bir madde diğer maddelere gevşek ipliklerle bağlı. Hepsinin ortak paydası müzik.
Ortaya çıkması umulan bütüne bakarsak, Türkiye’nin kültürel ve siyasi hayatı, pek çok çelişkisiyle sergileniyor. Müzikten örnek vererek açıklamaya kalkarsam, maddeleri birer şarkı olarak düşünürsek, mantık olarak, kâğıt üstünde, konsept albümleri andırıyor. Ama Pink Floyd’un The Wall‘u gibi giriş gelişme sonuç ilişkisi yok. Daha ziyade The Kinks’in Face To Face‘i gibi serbest stil derleme niteliğinde bir konsept albüm.
Şimdiki zamanın gölgesinde
Serinin her bir cildine verdiğiniz isimler (“Şimdiki Zaman Beledir”, “Yaprak Döker Bir Yanımız” vb.) dönemin popüler şarkılarından veya şiirlerinden alıntılar. Örneğin 80’ler için seçtiğiniz dize, 12 Eylül’ün yarattığı o ikili ruhu yansıtıyor. Bu isimleri seçme süreciniz nasıl ilerlemişti?
İlk kitap diğer kitapların kaderini belirledi. Müzikten yola çıktığım için, en anlamlısı böyle bir kitabın isminin bir şarkıdan doğmasıydı. Üstelik ortak geçmişimizden bir zaman kesitini, 50’li yılların Türkiye’sini simgeleyen bir isim olmalıydı. 1950 yılında pek çok sanatçı tarafından plak yapılan “Ha bu diyar” türküsünün içinde “Şimdiki zaman beledir” dizesi pırlanta gibi parlıyordu doğrusu. Gerçekten savaş sonrası tüm dünyada ve burada yeni bir “şimdiki zaman” yaşanıyordu. İlk kitabın ismi böylece neredeyse kendiliğinden konunca, diğer kitaplar için üç temel kural ortaya çıktı. Hepsi bahsettiği on yıla ait ve o on yılı temsil edebilecek kabiliyette bir şarkıdan doğmalı, hepsi zaman mefhumuna vurgu yapmalı ve hepsi hece ölçüsüyle yedi heceli olmalıydı. 60’larda Fecri Ebcioğlu’nun “Dünya Durmadan Dönüyor” şarkısı imdada yetişti. 70’ler için ilk başta İlhan İrem’in “Yarınlar bizim demiştin” dizesini gezdiriyordum kafamda. Sonunda 70’ler ve 80’lere iki büyük şairin, Sabahattin Ali ve Hasan Hüseyin’in bestelenmiş şiirlerinden birer dize seçtik. “Görecek günler var daha” ve “Yaprak döker bir yanımız.”
‘Sazlı Cazlı Sözlük’ serisi, bir nevi “gündelik hayatın belleği” olarak okunabilir. 2yaka olarak biz de “toplumsal belleğin” ve “kent hafızasının” tahrip edildiği bir dönemde olduğumuzu düşünüyoruz. Sizin bu titiz arşivciliğiniz, aynı zamanda bir “bellek kurtarma operasyonu” olarak görülebilir mi? Bu çalışmaları yaparken, “bu da kaybolmasın, kayıt altına alınsın” dediğiniz bir aciliyet hissi var mıydı?
“Bellek kurtarma operasyonu” güzel laf. Ben “hafıza tazeleme” diyorum. Evet, özellikle memleketteki azınlıkların yaşam koşulları, Almanya’ya işçi göçü, Kıbrıs sorunu gibi unutulmaya yatkın meselelerde bir aciliyet hissiyle hareket ettiğimi söyleyebilirim. Bunlara bir de kentleşme macerası, gecekondular, köy romanları, Köy Enstitüleri, tarımın mekanizasyonu gibi konulardaki hassasiyetimi de ekleyebiliriz.

‘Hedefimiz üç yılda üç kitap hazırlamaktı’
‘Sazlı Cazlı Sözlük’ serisinden sonra yine YKY’de Cumhuriyet’in Popüler Kültür Haritası projesine geçiş yaptınız. “Sözlük”ten “Harita”ya geçiş, kavramsal ve işlevsel olarak ne ifade ediyor?
Harita kelimesini ya da kavramını seçerken pek de ince eleyip sık dokumadık aslında. Kulakta hoş bir melodi bırakması öncelikliydi. Dil devrimi günlerinde haritanın yerine önerilen kelime “harta”, yani sadece “i” harfinden tasarruf ediliyor. “Popüler Kültür Hartası” da diyebilirmişiz. Haritanın sözlük veya ansiklopediye oranla insanlık tarihinde daha eski bir bilgi işleme ve yayma biçimi olduğu bir gerçek. Biz de mademki bu sefer Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar geriye gideceğiz, mademki neredeyse 20. yüzyılın bütününü inceleyeceğiz, daha “eskil”, “kadim” bir kelimeyi uygun görmüş olabiliriz. Zamanda seyahat duygusunu ve bir noktadan başka bir noktaya varan hareketliliği “harita” kelimesinin daha iyi karşılayacağını düşündük.
Tabii haritalarda en önemli şey ölçektir. Bizimkisi büyük ölçekli bir harita. Her şey değil ama bazı şeyler, bazı olay ve olgular mümkün olduğu kadar ayrıntılı anekdot ve hikayelerle işleniyor, böylece toplumsal değişimin seyri ve zihniyetlere yansıması açığa çıkıyor.
Düşünsenize elektrik, sinema, radyo, plak, fabrika, otomobil, uçak, daktilo, dikiş makinesi, apartman, fabrika, bunların hepsi ve parlamento, üniversite gibi pek çok kurum 20. yüzyılın başlarında gündelik hayatın yörüngesine oturuyor. Bunların hepsini bu haritadaki şehirler, ovalar, dağlar olarak düşünebilirsiniz. Elbette o kadar iddialı kitaplar değil bunlar, tıpkı Sazlı Cazlı Sözlük gibi “oyuncaklı” bir seri. Burada yedi heceli isimlere geçtik, Cumhuriyet’in yüz yılını üç döneme, üç cilde ayırırken “Yanık Ömer”den “Her savaştan bir yara”yı, “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar” şarkısından “Belki duyulur sesim”i, “Dönmek” şarkısından “Yollar bize memleket”i isim olarak aldık.

Derya Bengi ile Erdir Zat’ın birlikte kaleme aldığı “100. Yılında Cumhuriyet’in Popüler Kültür Haritası”, Türkiye Cumhuriyeti’nin olay ve olgularını A’dan Z’ye uzanan 250 başlık altında ele alıyor; gazete ve dergi arşivlerinin bakışıyla, edebiyatın, müziğin ve sinemanın sesiyle adeta bir resmigeçit sunuyor.
Seriyi 1923-1950, 1950-1980 ve 1980-2023 olarak üç döneme ayırmanız, Türkiye tarihine dair güçlü bir dönemlendirme tezi sunuyor. Bu kırılma noktalarını (çok partili hayata geçiş ve 12 Eylül) popüler kültür ve gündelik hayat açısından neden bu kadar belirleyici buldunuz? Bu fay hatları, Türkiye’nin kültürel DNA’sını nasıl değiştirdi?
Bu üç aşamalı dönemlendirme eğer Türkiye’ye uygunsa, bunu Türkiye’nin yüz yıl boyunca Batı Avrupa ve ABD’nin rüzgârına paralel bir seyir izlemesine bağlamak gerekir. Bob Dylan gibi “cevabı esen yelde” denebilir yani. Avrupa ve Amerika’da ilk döneme iki büyük kanlı savaş sonrası yeni düzen arayışları, ikincisine Soğuk Savaş fonunda refah ekonomisi, üçüncüsüne kapitalizmin ileri biçimleri, globalizm ve iki kutuplu dünyanın çöküş dalgası egemen oldu.
Toplumsal mücadeleler ve isyanlar da her evrede şekil değiştirdi. Türkiye farklı aktörlerle ister istemez bu karmaşık gidişata uyum sağlamaya çalıştı. Bu dönemlendirme Sovyetler Birliği tarihinde pek işlemez. Veya İran’da, Afrika kıtasında, hatta belki Yunanistan’da bile işlemeyebilir ama kaba hatlarıyla Türkiye’ye uygun düşüyor. Pratik sebeplerden de bahsetmem lazım: Bu proje için Cumhuriyet’in yüzüncü yıldönümüne üç yıl kala, 2020’de yola koyulduk. Hedefimiz üç yılda üç kitap hazırlamaktı. Yüz yılı 33’erden üç eşit parçaya bölüp 1923-1956, 1956-1989, 1989-2023 desek bayağı komik dururdu.
‘Eski Günler Hayalimden Gitmiyor’
Erdir Zat ile yürüttüğünüz bu projede iş bölümü ve entelektüel paslaşma süreci nasıl işledi? İki farklı birikime sahip araştırmacının aynı “harita” üzerinde çalışması, projenin kapsamına ve bakış açısına nasıl bir zenginlik kattı? Özellikle tartışmalı veya çok katmanlı maddelerde nihai karara nasıl varıyordunuz?
Erdir’le eski arkadaşız. Express’te ortaklaşa her hafta Kılavuz Karga sayfasını hazırlarken çok eğlenirdik. Erdir’in yürüttüğü Rakı Ansiklopedisi’nde de beraberdik. Yüzüncü Yılında Cumhuriyet’in Popüler Kültür Haritası’nda ise pandeminin göbeğinde, başka şehirlerde yaşıyorduk. Bol telefonlaşma ve Gmail yazışmalarıyla her şeyi hallettik. Maddeleri aramızda önceden paylaştık, ikimiz de birbirimizin maddelerine küçük dokunuşlar yaparak son haline getirdik. Aslında dergi zamanında ne yapıyorsak, aynısını yaptık. Sıkıştığımız maddelerde yine bizim dergi ekibinden Merve Erol, Ogan Güner, Çiğdem Öztürk devreye girince üç cildi selametle tamamladık.

İlk cildin tanıtımında “Tek parti dönemi gelecek kuşaklara nasıl bir miras bıraktı?” gibi temel sorular soruyorsunuz. Bu proje, popüler kültür üzerinden Cumhuriyet’in resmi anlatısıyla bir hesaplaşma veya onu tamamlama/düzeltme çabası olarak da okunabilir mi? Örneğin, “Varlık Vergisi” veya “ekmek karnesi” gibi konuları popüler kültür merceğinden anlatmak, bu travmatik deneyimlerin toplumsal bellekteki yerini nasıl farklılaştırıyor?
Ben 2024’te Kadıköy Belediyesi’nin Caddebostan Kültür Merkezi’nde bu kitaplardan damıttığım bir sergi yaptım, yine Roll tayfasından Hakan Lokanoğlu, Ender Ergün, Cem Sorguç ve Alişan Çapan’ın katkılarıyla. Bir tür duvar gazetesi formunda, yan yana uzayıp giden panolarda Cumhuriyet tarihinden kesitleri sergiledik. Serginin adını, Muhlis Akarsu’nun “Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin” türküsünden hareketle “Eski Günler Hayalimden Gitmiyor” koyduk.
Kapıya neon ışıklarıyla bu türküden üç dizeyi yazdık: “Eski günler hayalimden gitmiyor / Dün dediğin bugünkünü tutmuyor / Yiğidim ya, sana gücüm yetmiyor.” Bu dizelerin Cumhuriyet tarihine ve iktidar yapısına sembolik bir sitem olarak da okunmasını istedim. Hem kitaplarda hem sergide, iktidarın vaatleriyle toplumsal taleplerin çakıştığı ve çatıştığı noktalara zaman zaman parmak basıyoruz çünkü. Bizim yaptığımız gerçek öyküler anlatarak birtakım ipuçları çıkarmaktan ve minik yorumlardan fazlası değil. Dolayısıyla bizim niyetimizle hesaplaşma, sorgulama, mahkeme gibi sözcükler ne denli örtüşür bilmiyorum. Örnek verdiğiniz dönemle ilgili Salkım Hanımın Taneleri, Güz Sancısı, Kulüp gibi film ve dizilerin, yani popüler kültür ürünlerinin, iletmek istedikleri mesajlardan veya bunları iletme yolundaki başarıları ve başarısızlıklarından bağımsız olarak, toplumda verimli bir tartışma zemini yarattıkları ve azımsanmayacak sayıda insanı daha derinden tarih okumalarına sevk ettikleri yadsınamaz. Bizim kitapların gücünü tartmak herhalde bana düşmez, ama hiç değilse kaynakçamız epey ağır çeker.
Bilgiyle ne yapacağımızı bilemediğimiz bir çağdayız
Son cildin (1980-2023) “Ansiklopedi” maddesi üzerinden internet çağındaki bilgi ve kültür değişimini incelediğinizi belirtiyorsunuz. Kendi yaptığınız işin, yani basılı, kuşe kâğıda ansiklopedik bir çalışma üretmenin, tam da incelediğiniz bu dijitalleşme ve bilginin kitleselleşmesi çağında nasıl bir anlamı var? Bu kitaplar, bir anlamda kaybolan bir “bilgi nesnesine” bir saygı duruşu mu?
Bizim kitapları normal ansiklopedilerden epey ayrı tuttuğumu, hatta olumlu ve olumsuz anlamlarıyla bir tür “oyuncak” gibi gördüğümü, zaten baştan öyle tasarladığımı unutmayın… Ama bilgi aktaran gerçek ansiklopedilerin Türkiye’deki evrimi incelenmeye, didik didik edilmeye değer bir konu. Harita’nın son cildindeki Ansiklopedi maddesinde, bu konuyu Meydan Larousse’un ilk yayınlandığı 1968’den alıp 1992’ye, yani Sabah gazetesinin kupon karşılığı Meydan Larousse dağıttığı döneme getirip bırakmakla yetindim sadece.
“Eski Günler Hayalimden Gitmiyor” sergisinde daha da geriye gidip 1930’larda Yunus Nadi’nin çıkardığı Hayat Ansiklopedisi’nin macerasına da kısaca değindim. 1990’lar, yani bizim gazetelerin Ansiklopedi Savaşı’na tutuştuğu zamanlar, aslında internet dünyasına giden yolda, sözde “bilgi çağı”nda, “bilgi toplumu”nda, bilginin yaygınlaştığı sanılırken körelmesinin başlangıcı. Bilgiye ulaşmak kolaylaşsa da onunla ne yapacağımızı bilemediğimiz bir çağ. Bilginin tekelleşmesi, birtakım ellerde manipüle edilmesi, bu gücü ele geçiren yeni ayrıcalıklı sınıfların oluşması… Bunlar uzun mevzular… Dünyanın sürüklendiği belirsizlik girdabını yerinde ve zamanında sezen şarkılar var: 1980’lerde Talking Heads Road To Nowhere‘i, REM Its The End of The World As We Know It, And I Feel Fine‘ı söyledi. Immanuel Wallerstein, REM’in şarkısıyla adaş kitabı Bildiğimiz Dünyanın Sonu‘nu milenyumun arifesinde çıkardı, o kitapta “Kopkoyu karanlık bir ormanın içinde yönümüzü kaybettik” gibi şeyler yazdığını hatırlıyorum. Böyle söyleyince kulağa şarkı sözü gibi geliyor ama çağdaş toplumlardan, toplumsal mücadelelerin seyrinden bahsediyor. Cem Karaca da aynı günlerde Türkiye’ye bakıp Bindik Bir Alamete Gideyoz Kıyamete”yi yapmıştı mesela. Şimdi düşünüyorum da, bu şarkılara da birer ansiklopedi maddesi yakışırmış…
Biz yine normal ansiklopedilere dönersek; Ana Britannica’nın hikâyesi de gayet ilginçtir. Türkiye’de 80’lerin ortasında fasikül fasikül yayınlanan son büyük ansiklopediydi. 12 Eylül’ün gadrine uğramış, işsiz kalmış, hapis yatıp çıkmış sol aydınların başlıca yuvası ve ekmek kapısı olmuştu. Bir de bunun öncesi var tabii. Geçenlerde Kayıhan Çağlayan’ın anılarını okudum. Birinci sınıf plaklar basan Melodi Plak’ın sahibi, aynı zamanda İngilizce orijinal Britannica Ansiklopedisi’ni Türkiye’ye ithal edip 50’lerin sonundan 80’li yıllara kadar satan kişi. Kendisinden taksitle tam takım Britannica satın alan üç kişinin adını sayıyor kitapta. Kimler biliyor musunuz? Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve Şevket Kazan.
Eylül–Ekim 2012’de DEPO İstanbul’da düzenlenen ve küratörlüğünü Roll, Express ve Bir+Bir dergilerinin yayın ekibinden Derya Bengi’nin üstlendiği sergi, Türkiye’nin 1960’lı yıllarda yaşadığı dönüşümü müzikteki hareketlilik üzerinden anlamaya ve yeniden tanımlamaya odaklanıyordu.

YKY’deki son projeniz 100 yıla yayılırken Sazlı Cazlı Sözlük serisinin 90’lara gelince durması birçok okurda soru işareti yarattı. 90’lar gibi müzikli hatıraları zengin bir dönemin de bu seride yer alması hoş olmaz mıydı? Üstelik 90’lara ve 2000’lere damga vurmuş bir müzik dergisine imza atmışken… Ezcümle, Replikas’ı sazlı cazlı sözlüklerinizde okuyamamak birçok müzikseverde ve okurunuzda hayal kırıklığı yarattı. Bu bilinçli bir tercih miydi, gelecekte gelişmeler yaşanabilir mi?
90’lar bana pek öyle “dün” gibi, “tarih” gibi gelmiyor hiç. Çünkü bir müzik gazetecisi olarak 90’ları çok içinden, tam ortasından yaşadım. Sual eden olursa bütün Roll, Express ve Bir+Bir dergileri birartibir.org/dergiler/ adresinden okunabilir, indirilebilir… 90’larla ilgili bir kitap hazırlayabilirdim elbette, ama Sazlı Cazlı Sözlükler’deki meraklı, mesafeli dilin aynısını tutturmam, aynı gözlüğü takmam imkânsızdı. O yüzden pas geçtim. Yoksa 90’lara bir düşmanlığım yok. Nitekim İletişim’de Mete Kaan Kaynar‘ın “Türkiye’nin 1990’lı Yılları” cildine bir popüler müzik yazısı yazdım, ama kitap daha çıkmadı. Madem Replikas dediniz, size küçük bir Replikas hikâyesi anlatayım. 2000’lerin başıydı, bir akşam Tünel’e, Babylon’a doğru yürüyordum. Galiba Orishas konserine gidiyordum. Baktım, biraz önümde tam kadro Replikas’çılar aynı yöne yürüyor. Biliyorum ki aynı akşam Asmalımescit’te bir barda Mavi Işıklar’ın reunion konseri var. Adımlarımı yavaşlatıp Replikas’ı takip etmeye başladım. Bakalım Orishas’a mı gidiyorlar, yoksa Mavi Işıklar’a mı? Tahmin ettiğim gibi onlar Mavi Işıklar’a saptı, ben Babylon’a devam ettim. Müziğin 60’lı yıllar rönesansına, bir anlamda “kökler”e doğru cümbür cemaat gidişleri hoşuma gitti doğrusu.
‘Yeni tip diktatörler çağında çok mevzi kaybettik’
Bir yazar ve araştırmacı olarak yıllarca arşivlerde tek başınıza çalıştıktan sonra, bir sergi projesinde tasarımcılar, teknisyenler ve kurumlarla kolektif bir çalışma sürecine girmek nasıl bir deneyimdi? Bu süreç, araştırmacı kimliğinizi nasıl etkiledi veya dönüştürdü? Küratörlüğünüzün, kaleminize ve araştırma metotlarınıza etkisi nasıl oldu?
Kolektif çalışma biçimleri ve araştırma metodları açısından bir fark göremiyorum. Zaten dergi ile sergi sözcüklerinin kafiyesine, ahengine diyecek yok. Ama bir sergi dili ya da pano dili oluştururken en çok yararlandığım şey Twitter mantığı oldu. 140 ya da 280 vuruşla derdini anlatma iktisadı ve istidadı. Her bir konuyu kısa spotlara böldüm ve bu spotlar silsilesiyle panolara bir nevi Twitter flood’ı işledim. Ben Twitter’da Gezi’yle birlikte hesap açtım ama daha öncesinde yan gözle hayran hayran bakıyordum. Türkiye’nin 60’lı yıllarını müzik ekseninde anlattığım “Uzayda Bir Elektrik Hasıl Oldu” sergisi 2012’de açıldı. Böylece daha Twitter’a girmeden ilk tweet’lerimi o serginin panoları vasıtasıyla atmış oldum.
Onlarca arşiv çalışması, söyleşi ve binlerce sayfalık yazıdan sonra, bugünün ve öngörebildiğiniz kadarıyla geleceğin Türkiye’sine baktığınızda sizi en çok şaşırtan, en çok endişelendiren ya da belki de gizliden gizliye en çok umutlandıran kültürel dinamik veya popüler olgu nedir?
Endişelendiğim, kaygılandığım başlıca durum şu: Yeni tip diktatörler çağında çok mevzi kaybettik, defansa çekildik. Siyasal alanda da, kültürel alanda da barajı çok geride kurmak zorunda kalıyoruz. Dünyanın bu koşullarında geleceğe umutla bakmak, “yarınlar bizim” falan demek biraz masal gibi, bilim kurgu gibi geliyor bana. Ama buna mecburuz elbette. Kendi payıma bugüne yine dünün ışıklarıyla bakmaya devam etmekten başka çare bulamıyorum. Paul McCartney gibi “Ben düne inanıyorum” demek istemediğimi, hele nostaljiye sığınmayı hiç sevmediğimi belirtmeme gerek yok umarım. Benim durumum frikik atarken metrelerce gerilen futbolculara benziyor biraz. Öyle olunca da top hep auta çıkıyor. Hagi hiç gerilmezdi mesela değil mi? O yüzden bugün ve yarın üzerine sorduğunuz sorulara parlak cevaplar veremem. Ama aynı konuda bu yıl okuduğum müthiş bir kitaptan bahsedebilirim. Philipp Sarasin’in kitabının adı 1977. Alt başlığı “Bugünün Bir Kısa Tarihi”. Bilgisayar teknolojilerinden feminizme, insan hakları kavramının gelişiminden devrim ütopyasının çıkmaza girişine kadar bugün yaşadığımız dünyanın kırılma noktasının 1977 yılı olduğunu öne sürüyor. İçinde felsefe ve düşünce tarihi olduğu kadar, insan hikâyeleri ve şarkılar var. Herkese öneriyorum.


