Share This Article
Graham H. Cornwell | Çeviren: Taylan Alpagut
Uluslararası futbolun yönetim organı olan FIFA, 2026 Dünya Kupası kura çekiminde ilk kez bir “Barış Ödülü” takdim edeceğini duyurdu. İnternet dünyasının neredeyse tamamı, bu ödülün alıcısının Donald Trump olacağı sonucuna hızla vardı. Birkaç hafta sonra, uluslararası futbol yıldızı Cristiano Ronaldo, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile birlikte Trump’ın bir devlet yemeğine katıldı. Tuhaf ve çılgınca bir kura çekimi töreninin sonunda FIFA, ödülü gerçekten de Trump’a teslim ederek onu “halkını önemseyen bir lider” olarak övdü. Birkaç gün sonra ABD’li savcılar, FIFA’nın 2015 yılındaki yolsuzluk skandalıyla bağlantılı bir ceza davasındaki suçlamalarını düşürdü.
Beyaz Saray’daki bu futbol temalı “muhabbet şenliği” bir ay önce başladığında, Franklin Foer’in çok satan eseri How Soccer Explains the World (Futbol, Dünyayı Nasıl Açıklar) kitabını yeniden okumayı henüz bitirmiştim. 2004’te yayımlanan kitap, o dönemdeki küreselleşmenin doğasını “güzel oyun” üzerinden açıklıyordu.
Foer dünyayı gezmiş, maçlar izlemiş, taraftarlarla röportajlar yapmış ve tüm bunları dünyanın nereye gittiğine dair bir anlatıya dönüştürmüştü. Yazarın perspektifinde futbol, serbest piyasaya dayalı Batılı liberalizmin görünüşte kaçınılmaz yükselişine karşı verilen çeşitli tepkileri temsil ediyordu. Sırbistan’ın Kızılyıldız Belgrad takımının soykırım yanlısı taraftarları arasında futbol, küreselleşmenin “barışçıl” yönünü baltalıyordu. Futbol stadyumlarına gizlice sızan İranlı kadınlar arasında ise bu oyun, onların “gelişmiş, kapitalist ve İslamcı olmayan Batı”ya duydukları özlemi yansıtıyordu.
Ancak yirmi yıl sonra spor, küreselleşmenin çok daha karanlık bir yüzünü yansıtıyor gibi görünüyor. Dünyanın en ünlü futbolcusunu, yolsuzluk ve otoriterliğin iki küresel simgesiyle birlikte Beyaz Saray’da gördüğümde, futbolun hâlâ bir açıklama borcu olduğu düşüncesinden kendimi alamadım.
Sadakatin ve tutkunun karmaşıklığı
Foer’in kitabını ilk kez yayımlandığı yıl, üniversitedeyken okumuştum. Ben de Foer gibi 90’larda yetişmiş, hafta içi öğleden sonraları kablolu kanalların derinliklerindeki maç kırıntılarıyla ve Eurosport gibi futbol ekipman kataloglarının sayfalarındaki küçük kesitlerle beslenen sıkı bir futbol tutkunuydum.
2004 Noel’inde bu kitabın üç farklı kopyasını hediye almıştım ve eser bende gerçekten karşılık bulmuştu. O dönemde hâlâ futbol takıntılıydım ve aynı zamanda uluslararası ilişkiler teorisini yeni öğreniyordum. Ortadoğu’daki McDonald’s kültürü üzerine makaleler yazan bir üniversite öğrencisi olarak kitabı bir solukta bitirmiştim. En çok da bu uzak stadyumlara gidip, bazıları biraz korkutucu olan o çeşitli ve fanatik taraftar gruplarıyla birlikte oyunun bu kadar çok versiyonuna tanıklık edemediğim için kıskançlık duyduğumu hatırlıyorum.
Aradan yirmi yıl geçtikten sonra kitabı sevgiyle anmaya başladım ve rafımdaki kopyanın tozunu almaya karar verdim. Aslında kitaptan ne kadar az şey hatırladığıma şaşırdım. Glasgow’un iki büyük kulübü arasındaki yıkıcı çatışmaya dair bir bölüm ve Londra’nın Tottenham Hotspur kulübünün nasıl yarı-Yahudi bir kimlik geliştirdiğini anlatan bir kısım olduğunu biliyordum. Ayrıca Silvio Berlusconi’nin İtalyan siyasetindeki yükselişine dair bir analiz olduğundan da oldukça emindim. Ancak İsrailli kulüp Beitar Kudüs’ün tarihsel olarak ırkçı ve Arap karşıtı taraftarları üzerine bir bölüm olduğundan da bir o kadar emindim (fakat böyle bir bölüm yoktu).
Esas şaşırdığım nokta ise, son 20 yıldır içinde yaşadığım dünyadan bu kitapta ne kadar az iz bulunabildiğiydi. Tüm sürükleyiciliğine ve ilginç anekdotlarına rağmen Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar, 21. yüzyılın dünya meselelerine yön verecek dinamiklerin neredeyse hiçbirini öngörememişti.

Foer, bir tür tarihsel dönemin sonunda yazdığına dair imalarda bulunuyor —örneğin, 2001 yılı için “hızlı küreselleşme çağının sonu” diyor— ancak sonrasında ne geleceğine veya bu dönemin neden sona erdiğine dair bir fikir vermiyor.
Özünde bu bir gezi yazısı… Foer dünyanın farklı noktalarına uğramış; taraftarlar, oyuncular ve kulüp yetkilileriyle muhabbet etmiş ve kimlik meselelerinin futbol özelinde nasıl tezahür ettiğine dair canlı tasvirler sunmuş. Tabi şunu söylemeliyim: kitap bir gezi yazı olarak son derece eğlenceli bir okuma deneyimi vaat ediyor. Takip ettiği karakterler sayfalarda canlanıyor; sadakatlerinin ve tutkularının karmaşıklığını ustalıkla yansıtıyor.
Örneğin, Glasgow’un en büyük iki kulübü arasındaki Katolik-Protestan rekabetini anlattığı bölümde, Celtic–Rangers maçından sonra her iki takımın da sarhoş Kuzey İrlandalı taraftarlarıyla birlikte Belfast feribotuna biniyor. Bu sahnede, Glasgow’daki futbol rekabetinin aslında bir İskoç meselesinden ziyade, Kuzey İrlanda’da içten içe kaynayan düşmanlığın bir tezahürü olduğunu gözler önüne seriyor.
Küreselleşen futbolun güç dinamikleri
Kitap ismen dünya hakkında olsa da, nihayetinde özünde Batı’yı konu alıyor. Her bölüm veya vaka incelemesi ya doğrudan batılı ülkelerde geçiyor ya da dünyanın geri kalanını bu çerçevede mercek altına alıyor. Bu yönüyle eser, yazıldığı dönemin ruhunu tam anlamıyla yansıtıyor. Kitabın bir bölümü, Ukrayna liginde ter döken Nijeryalı bir futbolcuyu takip ediyor. Foer, oyuncunun Lviv’deki dairesini ziyaret ederek kültürel uyum sürecini, yediği yemekleri ve o iç karartıcı dondurucu kış aylarında vaktini nasıl geçirdiğini gözlemliyor. Bu durum merak uyandırıcı bir soruyu da beraberinde geitiryor: Nijeryalı bir çiftçinin oğlu Ukrayna’ya nasıl ulaştı? Foer bu süreci şöyle açıklıyor: Nijerya’daki yerel bir menajer ona bir Fransız kulübde forma giyeceğini vaat etmiş, arkasından transfer parasını cebine indirmişti; bu yüzden Avrupa’ya transferi sekteye uğramış ve nihayetinde yolu başlangıçta Moldova’ya düşmüştü.
Kitabın diğer bölümlerinden çok daha fazla şeyi bu kısımda buluyoruz; dünya futbolunun güç dinamikleri tüm ağırlığıyla hissediliyor; ancak Foer bu dinamikleri neredeyse tamamen görmezden geliyor. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Nijerya, dünya futbol sahnesinde fırtınalar estiriyordu. Peki, neden bu ülkenin oyuncuları, milli takımları Nijerya ile boy ölçüşemeyecek Avrupa ülkelerinin liglerine gitmek için can atıyordu?
Foer, cevabı yine Batı ve küreselleşme bağlamında arıyor. 2000’lerin başında, küreselleşmenin Afrika futbolunu nasıl dönüştürdüğüne dair anlatılacak çok fazla hikâye var. Örneğin, Sahra Altı Afrika genelinde yeni stadyumların inşasını finanse eden muazzam bir Çin sermayesi akışı söz konusuydu; bu durum genellikle petrol ihraç eden ülkeler ile bu petrolün en büyük alıcısı olan merkez arasında bir köprü kuruyordu. Foer, Afrikalı futbolcuların geçimlerini sağlamak adına kıtalarının dışındaki hemen her yere gitmeye —sadece Avrupa liglerine değil, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Laos ve Çin’e kadar— ne kadar gönüllü olduklarını not etmiş.
Diğer taraftan Foer, küreselleşmenin ortasında yerel olanın nasıl hayatta kalabileceğini keşfetmek için bir nevi “sahicilik” arayışında. Kitabın önsözünde Foer; Nike ve Adidas tarafından desteklenen Manchester United ve Real Madrid gibi dev markaların gücünün, yerel ölçeklerdeki lig taraftarlarının aidiyetini sarsacağını ve doğal olarak kendine çekeceğinden endişe ediyor. Ancak futbol kültüründeki o “tek tipleşmenin” henüz gerçekleşmediğini görünce de rahatladığını ifade ediyor.
Reklam panosuna dönen şanlı formalar!
Foer, korkularına rağmen küreselleşmenin en yıkıcı yanının bir takımı ehlileştirilebileceğinden dem vuruyor. Takımlarının reklam fetişine karşı ise FC Barcelona’yı örnek olarak çıkarıyor. Barça’yı, tüm küresel rakiplerinin çoktan teslim olduğu o “formayı bir reklam panosuna dönüştürme” furyasına karşı sergilediği tavizsiz direnişten dolayı takdir ediyor. Ancak burada da Foer’in iyimserliğinin oldukça safiyane olduğunu belirtmemiz gerek.
2000’lerin ortasında futbol, büyük bir devrimin eşiğindeydi. Dünya futbolunda bir sonraki aşama; dev kulüplerin, tekstil devlerinin ve medya holdinglerinin küreselleşmeyle birlikte tek çatı altında koordine edilmesiydi. Sonuç, televizyon hakları ve küresel markalaşma etrafında kümelenen bir tür futbol “monokültürü” doğmuş oldu; bu durum hiç kuşkusuz Avrupa’nın dev liglerinin —bilhassa İngiltere Premier Lig’in— lehine işlerken, dünyanın geri kalanındaki daha küçük ligleri zayıflattı.
Kitabın yayımlanmasını takip eden on yıl içinde dev markalar adeta patlama yaptı. 1998 Dünya Kupası’nda Nike’ın Brezilya sponsorluğuyla gayriresmi olarak fitili ateşlenen Adidas-Nike rekabeti her geçen gün tırmanıyordu. En büyük Avrupa kulüpleri Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’daki yeni pazar ihtimalleri için kıyasıya bir yarışa girdi.
Kulüpler; stadyumları hıncahınç doldurabilecekleri, forma satabilecekleri ve taraftar kitlelerini genişletebilecekleri Tayland ve Çin gibi lokasyonlara sezon öncesi turlar düzenlemeye başladılar. Kitaptan birkaç yıl sonra İtalyan Serie A kupa finallerini Çin, Suudi Arabistan ve Katar’da oynamaya başlamıştı; İspanya Süper Kupası ise artık defalarca Suudi Arabistan’da düzenlendi. Hatta İspanya’nın en üst düzey ligi olan La Liga, bu yıl Miami’de bir normal sezon maçı organize etmeye bile kalkıştı ancak teknik direktör ve oyuncuların sert tepkisi bu planı suya düşürdü.
Foer’in o çok sevdiği, idealist Barça’sı bile bu ticari dönüşüme daha fazla direnemedi. 2010 yılına gelindiğinde takım bu ışıltılı dünyaya boyun eğmek durumunda kaldı ve o günden bu yana ünlü kırmızı-mavi çubuklu formalarının göğsünde Qatar Airways, Rakuten ve Spotify firmalarının reklamlarını taşıdılar. Hatta Spotify anlaşmasının bir parçası olarak, iki yıl önce formalarında Rolling Stones’un o meşhur dil logosu yer aldı; bu yıl ise formaları Ed Sheeran’ın son albümünün ismine ev sahipliği yaptı.

Romantizmden ‘Sportswashing’ çağına
Aradan geçen yirmi yılın tecrübesiyle bakıldığında, Foer’in kitabı artık en iyi işlevini; herkesin Fukuyama ve Friedman okuduğu o kısa zaman diliminde yerine getirdi. Foer, kimlikleri bir asır değilse bile onlarca yıl önce şekillenmiş olan, futbolun en kendine has rekabetlerine ve taraftar gruplarına yönelmişti. Sonuç olarak, geçmişe ait futbol ruhunun ve rekabetin bugün yavaş yaşaş heyecanını kaybetmesi, yaşananlar ışığında hiç de şaşrıtıcı gelmiyor.
Pazarın egemen haline geldiği futbolun içine sürüklendiği yapısal krizin bu şartlar altında çözülmesi ise hayli zor. Öyle ki, futbolun önünde FIFA imparatorluğunun kontrolsüz genişlemesi ve bu genişlemeye zemin hazırlayan otokratik sızma gibi çok daha yeni, bir o kadar da devasa dönüşümler duruyor.
Franklin Foer, meşhur eserinin İran bölümünde, bir Dünya Kupası maçı sırasında saha kenarında beliren PlayStation, Doritos ve Nike reklamlarını İran halkı için “nihai cazibe merkezi” olarak nitelendiriyordu. Zira bu reklamlar, İranlı yetkililerin yayında sansürleyemediği nadir alanlardı. 2000’li yılların başındaki o iyimser ve Batı merkezli bakış açısı bundan daha bariz nasıl yansıtılabilirdi? İranlıların futbol stadyumlarına girme hakkını sırf “cool ranch” aromalı cips arzuladıkları için talep ettiklerini düşünmek, bugünden bakınca oldukça sığ kalıyor.
Bugün futbol, jeopolitik açıdan çok yönlü bir fenomen olmayı sürdürüyor. Ancak futbol üzerinden günümüz dünyasını okumak; paranın küresel siyasetteki rolüne dair, 2000’lerin başındaki o naif yaklaşımdan çok daha şüpheci bir bakış açısını zorunlu kılıyor.
Faustyen bir pazarlık: Para ve Güç
David Goldblatt’ın daha yakın tarihli çalışması The Age of Football (Futbol Çağı), tam da bu noktada önemli bir perspektif sunuyor. Goldblatt, bir avuç elit ligde biriken devasa servetin, dünyanın geri kalanındaki mütevazı liglerden en yetenekli oyuncuları ve antrenörleri nasıl birer birer kopardığını gözler önüne seriyor. Bu durum, yerel ligleri Premier Lig veya La Liga gibi devlerle kıyaslandığında “izlenemez” hale getiriyor. Kaliteli spor mecrası başka yerlere kaydıkça yerel liglerin seyirci sayıları eriyor; dolayısıyla o liglerin beslediği yerellik ve topluluk duygusu da giderek kayboluyor.
Goldblatt’ın anlatısında futbol, modern toplumların para ve güç odaklarıyla giriştiği o “Faustyen pazarlığı” ifşa eden bir aynaya dönüşüyor. Bu durumun en somut örneği ise Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar tarafından yürütülen agresif “sportswashing” (spor yoluyla imaj tazeleme) faaliyetleridir. Bu aktörler; sayısız uluslararası turnuvaya ev sahipliği yaparak ve köklü Avrupa kulüplerine devasa yatırımlar aktararak, küresel kamuoyunda “muteber” bir imaj oluşturmayı başardılar.
Katar’daki 2022 FIFA Dünya Kupası sürecinde, yeni stadyumların inşasında çoğu Güney Asyalı binlerce göçmen işçi hayatını kaybetti. FIFA ise bu trajedinin sorumluluğuna ortak olmaktan çekinmediği gibi, şimdilerde sporun imaj aklama suçundaki payını temizlemek için yoğun bir mesai harcıyor. Bunu da yerli hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadına yönelik şiddetin durdurulması gibi kavramlar üzerine “kurgulanmış” ve içi boşaltılan bir dizi basmakalıp kamuoyu kampanyası düzenleyerek yapıyor.
Düzenin vitrin yüzleri
Kuşkusuz, Cristiano Ronaldo bu “sportswashing” faaliyetlerinin en popüler vitrin yüzü konumunda. 2022’de Suudi Arabistan ligine imza atarak futbol dünyasını şaşkına çeviren Ronaldo, yıllık 200 milyon avroyu bulan eşi benzeri görülmemiş bir ücret karşılığında bu lige arzulanan “meşruiyeti” kazandırdı. Öte yandan FIFA, Suudi Arabistan’ın kazanmasını adeta garantileyen, rekabetten uzak ve tartışmalı bir ihale sürecinin ardından 2034 Dünya Kupası‘nı bu ülkeye “armağan etti”.
Belki de Foer için bu yeni ruhla yazılmış bir devam kitabı kaleme alma vakti gelmiştir. Böyle bir eserde Foer; oyuncuları küçük köy kulüplerinden alıp Avrupa’nın zengin takımlarının yanı sıra Vietnam veya Arnavutluk’un sıradan kulüplerine savuran Afrika merkezli transfer ağlarını inceleyebilir.
Ya da Foer, 1990’larda bizzat ziyaret ettiği Chelsea ve Tottenham gibi kulüplerin, Asya ve Kuzey Amerika’da devasa takipçi kitlelerine sahip nasıl küresel ticari markalara dönüştüğünü mercek altına alabilir. Eğer günümüzde holigan kültürü azaldıysa, bunun sebebi taraftarın medenileşmesi değil; bilet fiyatlarının artık sıradan bir taraftar için ulaşılamaz hale gelmiş olmasıdır.
Foer’in, takımları destekleyen ve kulüpleri yaşatan sıradan karakterlerin hikâyesini anlatma içgüdüsü doğruydu. Futbol dünyasında anlatılacak hikâye hâlâ çok. Ancak artık kabul etmek gerekir ki; bu hikâyenin başrol oyuncusu bu saatten sonra sadece “kapitalist Batı dünyası olamaz!
Bu yazı, Foreign Policy’de yayımlanan “Soccer Still Has Some Explaining to Do” başlıklı yazıdan çevrilmiştir.

