Share This Article
Belirsizlik, zaman ve gizil güçler etrafında örülen müzik evreniyle Portland (Oregon) merkezli rock grubu Grails, yalnızca albümleriyle değil, dinleyicinin zihninde bıraktığı uzun soluklu yankılarla da adından söz ettiriyor. Grubun kurucu üyelerinden Amerikalı şarkı yazarı ve davulcu Emil Amos ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, hem grubun felsefi derinliğini hem de modern dünyanın çatlaklarına yöneltilen keskin bakış açısını gözler önüne seriyor.
İstanbul ile kurduğu özel bağdan kapitalizmin yarattığı distopik ruh haline, kaykay kültüründen kolektif üretim pratiklerine kadar geniş bir yelpazeye yayılan bu sohbette Amos; Grails’in zamana direnen, köklü bir anlatı inşa ettiğini vurguluyor.
Grup, 18 Şubat’ta Ankara Kulüp Müjgan’da, 19 Şubat’ta ise İstanbul Blind’de sahne almaya hazırlanırken, bu heyecan verici konser serisi öncesinde Emil Amos ile bir araya geldik. Grubun düşünsel ve duygusal arka planını masaya yatırdığımız bu söyleşide, Grails’in mistik dünyasına daha yakından bakma fırsatı buluyoruz.
‘Bazen Kadıköy’de DJ’lik bile yapıyoruz’
Deep Politics’te ele alınan belirsizlik ve saklı gücü göz önünde bulundurarak, İstanbul gibi dinamik ve öngörülemez bir şehirde sahne almaya nasıl yaklaşıyorsunuz?
Emil Amos: Açıkçası çaldığımız şehirlerin çoğunun yapısını çözebildiğimizi söylemek zor. Ne yazık ki onları gerçekten tanımaya yetecek kadar zamanımız da olmuyor. Yirmi beş yıldır yollarda olan bir grubun parçası olmak bazen Philadelphia’yı yalnızca belli bir ara sokakta, bir çöp konteynerinin yanında sigara içilecek iyi bir yeri bilmek üzerinden tanımak anlamına geliyor.
Ama İstanbul uzun zamandır en sevdiğimiz şehir. Genellikle burada birkaç gün geçirmeye çalışıyoruz; bazen Kadıköy’de DJ’lik bile yapıyoruz. Neyse ki burada bizi en iyi plakçılara ve restoranlara yönlendiren harika dostlarımız var.
“Future Primitive” John Zerzan’ın düşüncelerine ilişkin görüşünüzü mü yansıtıyor, yoksa daha çok onun fikirlerinden ilham almış olmanızla mı ilgili?
“Future Primitive” aslında modern kaykay kültürünü doğuran ve rampa kaykayını sokaklara taşıyan ilk kaykay videolarından birine atıfta bulunuyordu. Bu, Zerzan’ın kitabından yaklaşık 10 yıl önceydi yani! Ama ne tesadüf ki bu iki konu arasında bazı paralellikler de var. Zerzan’ın yaklaşımı önemli ve kesinlikle kaçınılmaz. Bugün o kitabı yeniden okumak ilginç olacaktır; eminim söylediklerinin büyük bir kısmı zamanla daha da geçerlidir.
Biz kaykaycılar, çoğu insanın temel kurallara uyduğu şekliyle karşıdan karşıya geçmeyiz. Bu da modern toplum yapısının insanları daha iyi kontrol etmek amacıyla yaratıldığı yönündeki iddiayla örtüşür mesela. Ancak çoğu insan genellikle bu görüşe katılmayıp yasaların insanları korumak için yapıldığını söyleyeceğinden dolayı bir arka bahçe barbeküsünde bunu anlatmak zor olacaktır büyük bir ihtimalle. Bu tür konuşmaları dünyaya açmak çok zor, çünkü beyin kimyamız nispeten kalıplaşmış gibi geliyor bana… Bu yüzden, tüm toplumu kapsayan bir hedefin temel duygusal noktasını açıklayıp, birinin zihnini büyük ölçüde değiştirmek mümkün değil. Ancak 1994’ü (Zerzan’ın bu kitabı yayınladığı yılı) çok iyi hatırlıyorum ve o zamanlar bazı yönlerden çok daha naif bir kültürümüz olduğunu düşünüyorum. Bugün dünya, 1994’ü neredeyse 1950’ler gibi gösteren bir tür geç dönem distopik kapitalizme doğru saldırgan biçimde yönelmiş durumda.
Her albümünüzün kendine özgü bir “dünyası” var gibi duruyor. Bu farklı dünyalar arasındaki felsefi sürekliliği — ya da kopuşu — nasıl değerlendiriyorsunuz?
Neredeyse herhangi bir şeyi ifade edip bunun başka bir insana daha büyük bir değer katarak ulaştırmayı sağlamak, üzerine düşünmeye başladığınız anda oldukça göz korkutucu bir görev haline gelir. Süreç boyunca pek çok duygu seyrelip kayboluyor ve sonra bunu en yapıcı, en çağrışımlı biçimde başkalarının önüne koymanız gerekiyor.
Bu engeller varken, elimize geçen her fırsata mümkün olduğunca fazla duygusal içerik yüklemeye çalışıp sonra geri çekilmek ve işe yarayıp yaramadığını ummak mantıklı geliyor. Ama eğer her seferinde geri çekilip sonucun hep aynı olduğunu görürseniz, bu oldukça yıkıcı olur.
Bu yüzden albümler arasında biraz yaşamak gerekiyor. Kaçınılmaz olarak tarih okudukça ilgi alanlarımız da değişiyor. Tuvale geri dönüp yeni bir biçim oyduğunuzda, öğrendiğiniz yeni bir şeyi yansıtmasını umarsınız. Şanslıysanız, zamanın aşındırmasına dayanıklı, belli bir bütünlüğü ve kalıcılığı olan bir şekil ortaya çıkar.
Bu albümler arasındaki sanatsal farkları esas olarak zaman ve değişen bakış açısı belirliyor. İletiyi aktarmaya çalışırken, içimizde naiflik ve bilgelik arasında bir tür savaş yaşanıyor.
‘Eski dünyanın Dostoyevskivari bir hüznü vardı’
Grubun ses dünyası zamanla evrilirken, zamansallık, belirsizlik ya da aşkınlık gibi felsefi temalara yaklaşımınız kariyerinizin farklı dönemlerinde nasıl değişti?
Naif olduğunuzda, gençliğe özgü bir zehirle saldırırsınız. Daha bilge olduğunuzda ise daha verimli olursunuz. Hangisinin daha iyi bir yaklaşım olduğu görecelidir; buna dinleyici karar verir.
Grails’in “Burden of Hope” albümündeki atmosferik gerilim ve duygusal ketlenme, çağdaş müzik kültürünü tanımlayan estetik ve psikolojik duyarlılıklarla karşılaştırıldığında nasıl bir yankı uyandırıyor?
Burden of Hope, insanların bir odada birlikte ayakta durarak kayıt yaptığı daha sade bir zamandan geliyor. Bugün müzik esasen bilgisayar prizmasından geçiyor; bu hem harika hem de korkunç olabiliyor. İlk başta bilgisayarların avantajı sadece bir kolaylık meselesi gibi görünüyordu. Ama şimdi genç nesiller teknolojinin içinde büyüdükleri için, insanların tek bir mikrofonun etrafında toplanarak kayıt yaptıkları “bluegrass” günlerinden pek bir şey kalmadı. O bağlantı koptu. Bu da farklı bir renk paleti yaratıyor ve bazen sanatın ne olması gerektiğine dair estetik varsayımlar taşıyor.
Aslında Burden of Hope dönemindeki teknolojik koşulları da pek sevdiğimizi söyleyemem. Belki de tuhaf bir biçimde insanlar her zaman başka bir yere ulaşmaya çalışıyor.
İlk albümünüzden son albümünüze uzanan yolculukta, Grails’in kimliğinde hangi unsurlar sabit kaldı, hangileri köklü bir dönüşüm geçirdi?
Bazı açılardan her şey aynı gibi! Mizaç çekirdeğimize indiğinizde, Burden of Hope’ta eski dünyanın, Dostoyevskivari bir hüznü vardı. Bu hem istemeden hem de tamamen bilinçli olarak ortaya çıktı.
Sandy Denny ya da Nick Drake’in piyanonun veya gitarın başına oturduğu anlarda olduğu gibi, o duygu kendini hep koruyor. Teknoloji ve bilgisayar becerileri tamamen değişti… bu da duygularımızı değiştirmenin daha fazla yolu olduğunu gösterdi. Ancak esas duygularımız hiç değişmedi gibi.
‘İstanbul’a gelmek gerçek kültürü deneyimlemek anlamına geliyor’
Dinleyiciler, “The Burden of Hope”un minimal ve içe dönük atmosferi ile “Anches En Maat”in daha epik ve yapılandırılmış estetiği arasında belirgin bir “devrin” geçtiğini görüyor. Siz bu algıyı nasıl yorumluyorsunuz?
Favorilerin olması elbette güzel; bu kadar uzun bir zaman diliminde “devirlerin” olması kaçınılmaz. Ama yalnızca kulağa nasıl geldiği yüzünden Everybody Knows This Is Nowhere’in Harvest Moon’dan daha iyi olduğunu düşünmeyi hayal edemem.
Bütünlük, eserlerin kendi içinde olmalı. Anches’ta da pek çok minimal an var. Sadece o albüm bize daha az “kişisel” geliyor; çünkü yazıldığı dönemde o kadar depresif değildik.
Ama başka sanatçıların diskografilerindeki farklı albümlerin hayranları olarak, her albümün neredeyse diğerleriyle çelişebilecek farklı bir ruh hali taşıması gerektiğini düşünüyorum. Muhtemelen bu gruptan daha kişisel ve minimal müzikler de gelecek — çünkü hiç kuşkusuz yakın zamanlarda yeniden son derece depresif olacağız!
İstikrarsızlığı ve saklı güçleri irdeleyen “Deep Politics” bağlamında, giderek öngörülemeyen bir dünyada Grails nasıl bir görünürlük ya da varoluş biçimi arıyor?
Popüler kültür büyük ölçüde insanları kendi sorunlarından uzaklaştırma çabası üzerine kurulu. Bizim yapabileceğimiz tek şey, insanları korkularıyla yüzleşmeye geri getirmeyi ummak… Tabii orada herhangi bir cevap olduğunu vadetmiyorum.
Aradan geçen yılların ardından bu kavramları İstanbul’daki dinleyicilerle canlı olarak paylaşmanın sizin için en heyecan verici tarafı nedir?
Günümüzde herhangi bir toplulukla aynı frekansta olmak bile tuhaf geliyor; farklı bir bölgede kurmak ise bambaşka bir şey. Bölgesel sınırların neredeyse ortadan kalktığı bir dünyada, İstanbul’a gelmek gerçek kültürü deneyimlemek anlamına geliyor, çünkü ABD sonsuz bir mini alışveriş merkezi şeridi ve bir tür Batı tipi kitlesel kişiliksizleşmenin ürünü gibi geliyor. İstanbul’da dinleyici kitlesine sahip olduğumuz için çok mutluyuz ve müziğiniz elbette en sevdiğimiz müzikler arasında ama şahsen ben birkaç gün boyunca sizin mutfağınızı tatmayı gerçekten çok istiyorum! Dünyanın en iyi mutfağına sahipsiniz.


