Share This Article
İyi, güzel bir şeyi tattığınızda onun yokluğunu düşünmeye başlarsınız. Ona yönelik asıl mücadeleniz de, onun yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gördüğünüzde başlar…
İstanbul’a kısa mesafede bulunan Burgazada’nın en sevilen koylarından biri olan ve birinci derecede sit alanı niteliği taşıyan Madam Marta Koyu’nu her türlü tehditten korumaya yönelik mücadele de bu motivasyonla başladı.
Çünkü İstanbul’un, hatta Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, beş kuruş para vermeden keyfine varabileceğiniz ve düzenin talanını dahi size unutturabilecek nadir doğal güzelliklerden birisi bu koy.
Lüks ve hizmet bağımlılarına hitap etmeyen Marta Koyu, birçoğumuzun bildiği, zamanına damgasını vuran bir kadından alıyor adını.
Marta’nın, zamanın kadın algısına kafa tutan bir kadın olarak doğayla iç içe yaşarken, hayatla kurduğu ilişkiyi yargılayanlar tarafından dedikodu mekanizmasıyla nasıl da dışlandığını ve nihayetinde sessizliğe itildiğini hepimiz biliyoruz.
1920 yılında doğmuş, Lübnanlı bir Ermeni olan Martha Arat’nın hikâyesi, yalnızca bir kadının değil, doğayla bağ kurmayı unutmayanların bedel ödemeye zorlandığı bir hikâyedir.
Bugün Marta Koyu’nun başına gelenler ve gelecek olanlar da, bu hikâyenin başka bir biçimde sürmesinden ibarettir.
Bu biricik koy, yıllardan beri rantın, imar iştahının ve “hizmet” adı altında dayatılan tahribatın hedefindedir. İskeleler, işletmeler, şezlong-şemsiye orduları, giriş ücretleri… Hepsi bu koyun ruhuna yabancıdır.

1920 yılında doğmuş, Lübnanlı Ermeni Martha Arat, çocuk yaşta İstanbul’a gelmiş ve Saint Benoit Lisesi’nde eğitim görmüştü. İstanbul’un ilk bale eğitmenlerinden biri olan Arzumova’dan ders almış; şehirdeki ilk balerin olarak da biliniyordu.
Geçmişte özel bir şirkete kiralanmak istenen bu koruma alanı, ada sakinleri, çevreciler ve Marta Koyu Dayanışması’nın direnişi sayesinde iptal edilmiş olsa da; süreç, koyun sürekli bir tehditle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Oysa bu koy, tam da bu çırılçıplak hâliyle güzeldir. Ticarete açılmamış, düzenlenmemiş, ehlileştirilmemiş…
Birinci derece doğal sit: Sadece bir etiket değil
Marta Koyu’nun doğal sit alanı olması, onun yalnızca güzel bir manzara olmadığı; biyoçeşitlilik açısından eşsiz bir ekosistem barındırdığı anlamına gelmektedir.
Koyun deniz çayırları, sudaki yaşamın temelini oluşturan, oksijen üreten ve birçok deniz canlısının üreme ve barınma alanı olarak kritik bir rol oynayan doğal yapılardır.
Bu değerler, beton ve ticari işletme planlarıyla değil; koruma ve bilimsel yönetim planlarıyla sürdürülebilir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, koyun kiralanması ve işletilmek istenmesi tartışmaları, doğal dengenin bozulması riskini de büyütmektedir.
Geçmişte özel bir şirkete kiralanmak istenen bu koruma alanı, ada sakinleri, çevreciler ve Marta Koyu Dayanışması’nın direnişi sayesinde iptal edilmiş olsa da; süreç, koyun sürekli tehditle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Şimdi de, daha evvel Marta Koyu’nun özel bir şirkete devredilmesine karşı çıkan ve bunun için mücadele eden Adalar Belediyesi, ekim ayında Marta Koyu’nu kiralayarak işletmeye açmaya hazırlanmaktadır.
Marta Koyu Dayanışması da, “Bütün bu kaygılar ve önerilerimizle Marta Koyu’nun, İstanbul’un ve tüm dünya halklarının özgürce yararlandığı bu özel kıyının, ekonomik ve siyasal rant amacıyla tahrip edilmesini önlemek için elimizden geleni yapmaya hazır olduğumuzu belirtmek isteriz” diyerek koyun ticarileşmesine karşı mücadele yürütmektedir.
Çünkü bu mücadele yalnızca bir koyu savunma mücadelesi değil, aynı zamanda kamusal olanı savunma mücadelesidir.
Burada çakılan her çivi, yalnızca toprağa değil; ortak hafızaya ve geleceğe vurulmuş bir darbedir.
Marta Koyu ticarileşirse, bugün mücadele eden herkes için sadece bir koy değil, bir umut kaybı da ortaya çıkacaktır.
Marta Koyu’nun değeri, “hizmet” ile ölçülemez. Bu yüzden burası parayla ehlileştirilemez.
Biz bölgenin ticarileştirilmesine karşı çıkarken, aslında şunu söylüyoruz:
Kıyılar işletmelere değil, halka aittir!

