Share This Article
Başta Homeros olmak üzere, Eski Yunan nostaljisi ticaretinin gemi azıya aldığı zamanımızda, dönemin bilgelerinin ve filozoflarının, yaşamlarına ve söylemlerine dair bilginin kıymeti hayli önem kazandı. Çünkü çarpıtmalar, yanlışlar, yalanlar, hakikatlerin eğilip bükülmesi, Eski Yunan’a kimliğini kazandıran isimlerin idealize edilmesine, mitleştirilmesine, ilahlaştırılmasına ve kahramanlaştırılmasına yol açıyor. Onlardan biri de gençleri baştan çıkarmakla, Atina’nın düzenini bozmakla ve yeri geldiğinde tanrıları sorgulamakla suçlanan; “hep doğruları söyledim, bu yüzden lekeleniyorum” diyen Sokrates.
Konuşma sanatındaki ustalığı kadar, bilgece sessizliğiyle de Eski Yunan’da önemli bir figür hâline gelen ve ölüme mahkûm edilen ilk filozof olan Sokrates; yaşama ve ahlaka kafa yorarken politik bir tavır takınmıştı.
Gerek duymadığı şeyleri hayatından çıkarırken yalın yaşamaya uğraşıyor, bilgiyi her şeyin önüne koyuyor, kötülüğün kaynağının ise zenginlerin ve soyluların etrafa yaydığı cehalet olduğunu söylüyordu.
Her şeyi bilmenin mümkün olmadığını ve her şeyi bildiğini iddia edenlerin yanıldığını göstermek ve öğrenme kapılarını daima açık tutabilmek için “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates, tevazuu ve ölçülülüğü düstur hâline getirmişti.
Doğruyu söylemeyi, bugünün yurttaşlarını ve geleceğin yurttaşı olacak gençleri, doğruyla ve bilgiyle buluşturmayı bir görev sayan, hakikat ve adaletten asla taviz vermeyen Sokrates; akıl yürütmeyi ömrünün sonuna dek sürdürmüş ve böylece doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayırt edebilmişti. Bu anlamda düzen bozucuydu ve Sokrates’in Savunması’nda Platon onu bir at sineğine benzetmişti. Uyuşuk ve kendisinden geçmiş bir atı andıran Atina’yı ısırarak hareketlendirmeye uğraşır şekilde tasvir edilmişti Sokrates: Yönelttiği sorularla eleştiri ve öğrenme kapılarını açan, insanları bildiklerini anlamaya ve bilmediklerini fark etmeye çağıran bir kişi hâline gelmişti. Bu sorgulama ve bilinenin üstüne gitme arzusu, karanlık noktaları ve şüpheleri ortadan kaldırma amacı taşıyordu.
Sokrates, insanı merkeze almış; ahlakı, adaleti ve hakikati yaşamının orta yerine koymuştu. Tüm bunların temelinde ise bilgi vardı. Bahsi geçen bilginin, tıpkı bir ebenin çocuğu doğurtması misali sorularla ve düşünmeyle ortaya çıkarılması gerekiyordu. O da bu ebeliğe soyunmuştu.
Kişisel çıkarlar yerine hakikati, bilgiyi ve cesareti savunan Sokrates’in “kendini bil” ve “haddini bil” ifadeleri bu anlamda birer rehber. Göktekilerle ve yerin altındakilerle değil, insanlarla meşgul olurken düşünmeye ve akla her şeyden çok önem veren filozof, iyi yurttaş olma yolunun, akıldan ve bilgiden geçtiğini söylüyor. Bunu sözlerle dile getirdiği gibi bazen de yönelttiği soruların yanıtlarını beklediği ve karşısındaki kişinin bilgisizliğiyle karşılaştığı anlardaki sessizliğiyle hissettiriyor.

Sokrates, ne bilmediğini bilen biri olarak bilmediğinden bihaber insanların karşısına dikiliyor Atina’da. Hâl böyle olunca ahlak anlayışının temeline de ölçülülüğü koyarak insanları erdemleri keşfe çağırıyor. Adaleti, cesareti ve bilgeliği (iyi insan olma yollarını) arıyor.
İyi yurttaş olmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini ortaya koyuyor. Bu babta hayli politik bir söylem tutturuyor. Bu doğrultuda onu yargılamanın dayanağı yapılan ve sorunlu gördüğü Atina yasalarının yok edilmesinden değil, âdil olmasından ve insan ruhunu örselemeyecek hâle getirilmesinden yana tavır alıyor.
Felsefe tarihinde üzerine en çok konuşulan isimlerden biri olan, bu tarihin kendisinden öncesi ve sonrası diye ayrılmasını sağlayan Sokrates’in yaşamına ve söylemine ilişkin bir inceleme hazırlayan Pierre Hadot; filozofun hem yaşama biçimiyle hem de yorumlanışıyla eriştiği konumu çözümlemeye çalışıyor. Öte yandan Sokrates’e Övgü; filozofa bugün neden ihtiyaç duyduğumuza dair sorular uyandırıyor zihnimizde.
Hadot’nun bilgisizliği ve yanılgıları
Fiziksel özellikleri gibi söylemi ve fikirleri de idealize edildiği için zaman zaman anlaşılmayan, yanlış yorumlanan ve hatta çarpıtılan Sokrates; Hadot’nun hatırlattığı üzere ona kafayı takan bazı tragedya ve komedya yazarlarının yaptığı gibi “sinsi” diye nitelenebiliyor. Bazen de çocuksu denebiliyor ona. Hatta maskeler ardına gizlenip insanları kandırdığı da dillendiriliyor. Peki o hâlde Sokrates kim? Yapılan yakıştırmalardan hiçbiri, Sokrates’in bir sorgulayıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yazarın deyişiyle bu sorgulayıcılık, filozofa karşısındakilerin ne kadar az şey bildiğini gösteriyor. Sokratik diyalog da bu şekilde hâl yoluna giriyor:
Platon’un Sokratik diyaloglarının neredeyse tamamında, muhatapları cesaretinin kırıldığı bir kriz ânı ortaya çıkar. Tartışmayı sürdürme olasılığına olan güvenleri sarsılır ve diyalog kopma riskiyle karşı karşıya kalır. O zaman Sokrates araya girer: Başkalarının kafa karışıklığını, şüphesini, kaygısını, diyalektik maceranın risklerini Sokrates üstlenir; böylece rolleri tersine çevirir. Ortada bir başarısızlık varsa, bu onun işi olacaktır. Böylece muhataplara kendi benliklerinin bir yansımasını sunar; muhataplar böylece kişisel kargaşalarını Sokrates’e aktarabilir ve diyalektik arayışa, logos’un kendine güvenini yeniden kazanabilir.
Hadot; hem Sokrates’in yaşamı hem de Platon, Kierkegaard ve Nietzsche üzerinden gerçekleştirdiği çözümlemelerde filozofun Atina sokaklarında gerçekleştirdiği yurttaşları uyandırma görevini, kendini değersizleştirmesini ve sohbetlerinin belirleyicisi hâline gelen ironiyi ortaya koyuyor. Fakat bu ironinin bir alay ya da tepeden bakış olmadığını; Hadot’nun eksik bıraktığı bu noktayı hatırlatmak lazım. Sokrates’in sorular yöneltmesi de bunlara yanıt beklemesi de karşısındakine hem bildiklerini anımsatma hem de bilmediklerini öğrenmesi için kapılar aralama amacı taşıyor. Ayrıca Hadot’nun belirttiğinin aksine Sokrates, “cehalet” veya “hinlik” maskesi takmış biri değil. Yazarın iki büyük yanılgısı ya da bilgisizliği diyebiliriz bu ifadeler için. Bir başka yorumda da benzer bir bilgisizlik ve yanılgı tekrar karşımıza çıkıyor:
Bu ironik yöntemde can alıcı nokta, kesinlikle Sokrates ve muhatabının birlikte izlediği yoldur. Sokrates muhatabından bir şeyler öğrenmek istiyormuş gibi davranır: İşte ironik kendini değersizleştirme tam da burada yatar. Ancak aslında Sokrates kendisini muhatabıyla özdeşleştiriyor, onun konuşmasına tamamen giriyor gibi görünse de nihayetinde bilinçsizce Sokrates’in konuşmasına giren, kendisini Sokrates ile yani unutmayalım, açmaz ve şüphe ile özdeşleştiren muhataptır: Çünkü Sokrates hiçbir şey bilmez, sadece hiçbir şey bilmediğini bilir. Tartışmanın sonunda muhatap hiçbir şey öğrenmemiştir. Hiçbir şey bilmiyor bile. Ancak tüm tartışma boyunca zihnin faaliyetinin ne olduğunu deneyimledi, daha da iyisi, Sokrates’in ta kendisi oldu, yani sordu, sorguladı, eski kendinden geri adım attı, yani sonunda farkına vardı.
Bilgiyi ararken bilgeliği de arayan düşünür
Hadot’nun çalışmasını okurken Sokrates’e dair aşırı yorumlarla yüzleşiyoruz; mesela filozofun hiçbir şey bilmediğini yalnızca soru sorduğunu söylüyor yazar. Oysa Sokrates, “hiçbir şey bilmiyorum” derken karşısındaki kadar çok şey bilmediğini, daha doğrusu onun bilmediğini bilmeyişinin farkında olmadığını anlatmaya uğraşıyor. Eğer bir ironiden söz edeceksek bunu, Sokrates’in kendisini üstat olarak görmemesinde aramak gerekiyor.
Hadot’nun doğru okumalarından biri ise Sokrates’in ahlak, adalet ve vicdan arasında kurduğu bağlantıya ilişkin. Buna göre filozof; yaşamını ve eylemlerini sorgulayan, âdil yasalar yapılmasında rol oynayacak, vicdanıyla ve aklıyla bilgiye dayanarak ulaşacağı erdemlerle hayat sürecek bir yurttaş yani iyi insan düşlüyor.

“Hadot; hem Sokrates’in yaşamı hem de Platon, Kierkegaard ve Nietzsche üzerinden gerçekleştirdiği çözümlemelerde filozofun Atina sokaklarında gerçekleştirdiği yurttaşları uyandırma görevini, kendini değersizleştirmesini ve sohbetlerinin belirleyicisi hâline gelen ironiyi ortaya koyuyor.”
Hadot’nun bir diğer yanılgısı, Sokrates’in agoradaki konuşmalarını belli bir yöntemle kurguladığına dair. Bu yöntemin Platon tarafından Sokrates’e yakıştırılması bir tarafa, onun eylemleri herhangi bir yöntemle açıklanamıyor. Sokrates’in yaptığı şey yaşamdan, ahlaktan, âdil olmaktan ve iyi insandan yana zar atmak, bunu da hayli yalın biçimde ifade ediyor. Bilgiyi ararken bilgeliği de arıyor.
Hadot, üzerinde hemen herkesin anlaştığı bir gerçeği; Sokrates’in tutulduğu eğitim ve öğretim aşkını dile getiriyor. Fakat bu aşk, yazarın yorumladığının aksine “gibi yapmak” değil; akletme, bilgiye erişme, âdil olmaya uğraşma, erdemleri keşfetme, iyi insan ve iyi yurttaş olma arzusunun vücut bulmuş hâli. Dolayısıyla Sokrates, bu anlamda ironi yapmıyor, herhangi bir şekilde sahteci bir tavır da takınmıyor.
Sokrates’e dair bilgilerin ana kaynağı olan Platon’dan ve Ksenophanes’ten çok, yorumun yorumuna yani Kierkegaard’a ve Nietzsche’ye yöneliyor Hadot. Bu da doğal olarak üçüncü el bilgiyle, daha da önemlisi üçüncü el yorumla yorumlar yapmasına yol açıyor yazarın.
Hadot’nun aşırı yorumları ve yanlış okumaları da yerinde yorumları ve bilgiye dayanan çözümlemeleri de dâhil olmak üzere kaleme aldığı çalışma, bize bugün ahlak, bilgiye erişme ve âdil yasalar yapma gibi konularda Sokrates’in fikirlerine ihtiyacımız olduğunu, en azından ona dair bilgi kırıntılarını dikkatli okumamız gerektiğini hatırlatıyor. Kitabın anımsattığı bir başka şey ise zamanımızın gürültüsünün, bilgi gibi duran malumatların (ya da enformasyonların) ve sentetikliğin içinde, Sokrates’in sessizliğinin ve hakikat arayışının ne kadar önemli ve kıymetli olduğu.
Sokrates’e Övgü, Pierre Hadot, Çeviren: Mustafa Öcal, Alfa Yayınları, 48 s.

