Share This Article
İstanbul Modern’de açılan sergi, sanat severleri Türkiye sanat tarihinin en çok ses çıkaran, en çok hisseden ve en çok dönüştüren kadın figürlerinden biriyle buluşturuyor: Semiha Berksoy. 200’ü aşkın yapıtın yer aldığı bu kapsamlı seçki, sanatçının sahne, resim, opera, sinema ve edebiyat arasında kurduğu eşsiz geçişleri görünür kılıyor.
Berksoy’un yapıtlarında kadın bedeni yalnızca bir figür değil; bir sahne, bir direniş alanı. Kadın figürleri kırılgan ama dirençli, renkli ama karanlık, teatral ama içten. Renklerin parlaklığına rağmen tuvallerde gotik bir atmosfer dolaşıyor; kırmızı, siyah ve morun dramatik birlikteliği hem tutkuyla hem ölümle kurduğu yakın bağı yansıtıyor. Bu çelişki, onun sanatında nadir rastlanan bir uyum yaratıyor: hem acının hem özgürlüğün rengi aynı tuvalde yankılanıyor.
Sergideki anne portrelerinin ayaklı platformlara yerleştirilmesi, izleyiciye yalnızca bir izleme deneyimi değil, bir karşılaşma duygusu yaşatıyor. Bu figürler artık duvarda asılı değil; mekânın içinde, izleyiciyle göz hizasında, neredeyse canlı birer varlık gibi duruyor. Berksoy’un resimlerinde sıkça karşımıza çıkan çocuk figürleri, annelik, doğum ve aidiyet temalarını çağırıyor. Anneyle kız, sanatçının iç dünyasında birbirine karışmış iki varlık gibi: hem birbirine bakan hem de birbirine dönüşen. Beden burada bir biçim değil, bir hafıza ve anlatı hâline geliyor.
Salonun ortasında yer alan portre dizilimi, izleyiciyi sanki bir performansın ortasında bırakıyor. Ayaklı platformlarda yan yana duran tuvaller — kırmızı, mavi, sarı ve yeşil tonlarıyla — bir opera kadrosu gibi izleyiciye bakıyor. Her biri kendi hikâyesini taşıyor ama aralarında görünmez bir bağ var: biri diğerinin yankısı, tamamlayıcısı. Bu mekânsal kurgu, Berksoy’un kadın bedenini hem sahnelenen hem seyreden bir özne olarak kurduğu özgün yaklaşımın mekândaki karşılığı.

Estetik bir meydan okuma
1997 tarihli Zümrüdüanka tablosunda sanatçı, kendini mitolojik bir figür olarak yeniden yaratıyor. Kırmızı zemin tutkuyu ve yanışı, başının çevresindeki siyah ışınlar yeniden doğuşu simgeliyor. Çıplaklık bir teşhir değil, direnişin biçimi. Berksoy, burada hem yanmakta hem yeniden doğmakta olan bir figüre dönüşüyor. Phoenix, sanatçının sahne enerjisinin tuvale yansıması; hem dramatik hem sessiz, hem ateş hem kül.
Bir yıl sonra yaptığı Hapishanede Ziyafet ise kırmızı fonu ve çoklu figürleriyle adeta bir operatik sahne. Ortadaki kadın figür abartılı makyajı ve koyu şapkasıyla bir başrol; çevresindeki erkek yüzleri donuk, maskemsi. Eserin adı ironik bir çelişki yaratıyor: kutlama ve tutsaklık aynı yüzeyde buluşuyor. Berksoy burada sahneyi bir direniş alanına dönüştürüyor. Ziyafet, onun iç hapishanesine bile estetik bir meydan okuma biçimi.

“Semiha Berksoy’un yapıtlarında kadın bedeni yalnızca bir figür değil; bir sahne, bir direniş alanı.”
1991 tarihli Mezarda ise ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü en yalın ama en güçlü hâliyle anlatıyor. Ortadaki pembe figür rahim ya da mezar formunda çevrelenmiş; sarı, kırmızı ve yeşil renk katmanları yaşam döngüsünün sembolleri gibi. Siyah fon sessizliği ima ederken, merkezdeki renkler direnişle yanıyor. Berksoy, kadının bedenini burada bir dönüşüm alanı hâline getiriyor — hem mezar hem rahim, hem son hem başlangıç.
Sanatın bedende, seste ve renkte yeniden doğuşu
Serginin merkezinde yer alan Kırmızı Oda, sanatçının sahnelediği operalardan ilhamla hazırlanmış. Berksoy’un sahne geçmişi yalnızca bir biyografi detayı değil; onun resimlerinin dramaturjisini belirleyen ana eksen. Tosca, Fidelio, Der fliegende Holländer, Tristan ve Isolde, Salome ve Ariadne auf Naxos gibi operalarda başroller üstlenen Berksoy, sahnedeki duygusal yoğunluğu tuvallerine taşımış. Bu odada yer alan resimler, operanın temalarıyla — aşk, ölüm, iktidar, tutku ve kıskançlıkla — yankılanıyor. Kırmızı Oda, yalnızca bir sergi bölümü değil; sanatçının içsel sahnesinin mekânsal karşılığı.

1930’larda tanıştığı Fikret Muallâ ile dostluğu, Berksoy’un sanatındaki yalnızlığın ve tutkunun en şiirsel yankılarından biri. İkisi de toplumun dışında kalan, kendi evrenlerinde var olan iki tutkulu figür. Aralarındaki mektuplar ve desenler, hem sanatın hem yaşamın sınırlarını aşan bir dostluğun izlerini taşıyor. Muallâ’nın Paris’teki sürgünlüğü, Berksoy’un sahneyle kurduğu bedensel yalnızlıkla buluşuyor; biri Avrupa’nın atölyelerinde, diğeri İstanbul’un sahnelerinde, ama ikisi de aynı külleri paylaşıyor.
Tüm Renklerin Aryası, Semiha Berksoy’un sanatını kronolojik değil, duyguların ve renklerin akışıyla anlatıyor. Kadın bedeni, anne-çocuk teması, ölüm ve yeniden doğuş döngüsü; hepsi bir arya gibi birbirine bağlanıyor. Bu sergi yalnızca bir retrospektif değil, sanatın bedende, seste ve renkte yeniden doğuşuna tanıklık eden bir deneyim. Berksoy’un sesi hâlâ duyuluyor — bir kadın sanatçının kendi külleriyle yaktığı sahneden yankılanarak.

