Share This Article
Her büyük efsanenin ardında, parıltının gölgesinde sıkışıp kalmış bir gerçeklik vardır. “Amerikan rüyası” olarak adlandırılan o şatafatlı anlatının sınırlarında dolaşanlar, çoğu zaman beklentilerin ağırlığı altında parçalanmış bir dünyanın çelişkilerinde kaybolur. Başarı ve sözde özgürlüğün parlatıldığı bir kültürde bu çığlıklar duyulmaz; çünkü mitlerin büyüsü acıyı bastırır, çatlakları ustalıkla örter. Bruce Springsteen’in hikâyesi de tam bu sınır hattında yankılanır: Parıltılı bir zirveye tırmanışın değil, o yükselişin gerisinde kalan kırılganlığın, bastırılmış geçmişin ve derin bir iç boşluğun hikâyesidir bu…
Biyografi filmleri genelde pek sevilmez. Ama içindeki kimi cezbedici unsurlar biyografileri bir nebze katlanılabilr kılar. Fakat bu film tam tersine, Nebraska gibi karamsar bir albümü yaratan ve bir çöküşün eşiğine gelmiş, depresif Springsteen karakterini merkezine alıyordu. Kimsenin ondan böyle bir albüm istemediği bir dönemde çıkan bu çalışma sürecinde yaşananlar sevenlerini o kadar etkilemiş olacak ki, ABD’de filme kimse gitmedi! Türkiye’de ise sanatçının dahi bilinip bilinmediği meçhul. Tam anlamıyla bir hayal kırıklığı olarak görülen film bu noktadan sonra “kimsenin görmek istemediği” bir yapım olarak değerlendirilmeye başlandı.
Warren Zanes’in kaleme aldığı Deliver Me From Nowhere: The Making of Bruce Springsteen’s Nebraska kitabından uyarlanan ve Scott Cooper’ın yönettiği, Springsteen: Deliver Me From Nowhere, (Springsteen: Hiçlikten Kurtar Beni) sanatçının 1981–82 yıllarına odaklanıyor. Bu dönem, Springsteen’in Born to Run turnesinin ardından ABD çapında ününün zirvesine çıktığı, ancak Born in the U.S.A. albümündeki hit şarkılarla küresel bir süperstara dönüşmesinden hemen önceki ara evreye denk geliyor.
Bu geçiş sürecinde Springsteen, hem memleketi New Jersey’ye derinden bağlı hem de zihinsel olarak oraya hapsolmuş durumda. Çocukluğunun sert anılarına geri dönüyor, kariyeri hızla yükselirken geride bıraktığı herkese karşı duyduğu suçluluk duygusu içinde boğuluyor. Colts Neck’teki evine kapanıyor; Asbury Park’taki Stone Pony’ye gidip mekânda çıkan grupla çalmak için yaptığı düzenli ziyaretler dışında, zamanının neredeyse tamamını yatak odasında geçiriyor. Burada, daha sonra bugün artık saygıyla anılan Nebraska albümünde yer alacak şarkılar üzerine çalışıyor.
Çocuklukta yaşanan acılar
Springsteen’in ilham kaynakları döneme özgüdür. Örneğin, berbat derecede kalitesiz televizyon programlarını izlerken, reklamlardan kaçınmak için kanallar arasında gezinirken, bir anda Amerikan şiddetinin başyapıtlarından biri olan Terence Malick imzalı Badlands’e (1973) denk gelir. Tam da genç Kit Carruthers’ın (Martin Sheen) ve ergen yaştaki sevgilisi Holly Sargis’in (Sissy Spacek) —gerçek hayattaki katiller Charles Starkweather ile Caril Ann Fugate’ten esinlenerek kurgulanana karakterler — Amerika’nın kalbinde yer alan bir kasabada kızın babasının evini ateşe verdikleri ve ardından bir cinayet serisine başladıkları ana rastlar. Kendi sefil çocukluğunun ve anne babasının mutsuz hayatlarının anılarıyla lanetlenmiş olan Springsteen, babanın cesedini de yok eden bu evin yanışını, neredeyse kutsal bir ana tanık oluyormuş gibi izler.
Springsteen için bu karanlık ilham anının önemine ne kadar değinsek azdır; çünkü televizyonun 1960’lar, 70’ler ve 80’lerin başında istemeden de olsa nasıl devasa bir etki yarattığını çok güzel biçimde resmeder. Bugüne kadar yapılmış en büyük ve en sarsıcı filmler, ucuz yarışma programları, saçma sapan pembe diziler ve berbat çizgi filmler arasına günlük yayın akışında sıkıştırılırdı; üstelik çoğu zaman binlerce reklamla paramparça edilirdi. Bu filmlerin kopuk parçaları, etraflarını saran onca saçmalığın etkisiyle daha da güçlenerek, hiç beklenmedik anlarda insanın üzerine çarpardı.

Coen kardeşlerin, Martin Scorsese’nin ve kim bilir daha kaç sinemacının ilk film eğitimlerini bu şekilde aldıklarını söylemek mümkün. Ve anlaşılan o ki, Springsteen’in Badlands’e ve Charles Starkweather’a saplantılı biçimde bağlanması ve Nebraska’yı besteleme sürecine girmesi de aynı yoldan geçti.
Filmde, Springsteen’in bugünkü içsel mücadelesiyle çocuklukta yaşadığı acılara yapılan geri dönüşleri kapsayan bu dönemin belirli yönlerini son derece isabetli biçimde çağrıştıran başka unsurlar da var. Bugün yetmiş altı yaşında olan Springsteen epeyce büyük; ancak 1950’lerden 80’lere uzanan Amerikan kültüründeki kimi korkunç unsurlar, uçuk virüsü gibi inatla varlığını sürdürdü.
Örneğin Springsteen’in yatak odasının duvarında, yatağın hemen üzerinde ve oldukça görünür bir yerde, Thomas Lawrence’ın Gürcü dönemine ait, pembe ve uçuşan bir elbise giymiş romantik bir güzeli betimleyen Pinkie adlı tablosunun sayılarla boyama yöntemiyle yapılmış korkunç bir kopyası asılıdır. O dönemde bu görüntü öylesine kitlesel olarak üretilmişti ki, 1770 tarihli, mavi giysiler içindeki şık bir genç adamı temsil eden Thomas Gainsborough imzalı Blue Boy ile birlikte sergilendiğinde, lambalar, biblo heykelcikleri, çerçeveli tamamlanmış yapbozlar biçiminde ev dekorasyonu olarak; kurabiye kutuları, bardaklar ve iskambil kâğıtları üzerindeki süslemeler halinde, her yere döküntü gibi yayılmıştı.
İşçi sınıfına özgü umutsuzluk
Springsteen’in kendisiyle alay eden, eski dostu Mike Batlan (Paul Walter Hauser) — Bruce’un evine, üzerinde çalıştığı şarkıların kaba bir bant kaydını yapmak için gelen biri — Springsteen’in geçmişten kalma, yıpranmış mobilyalarla döşenmiş; muhtemelen ailesinden miras kalan eşyalarla çevrili, son derece sade ve rahatsız edici bir yaşam sürmesinden huzursuz olur. Yatağın üzerindeki Pinkie tablosu, bu atmosferin adeta anahtarıdır. Mike, Springsteen’e o şeyi ne zaman bir rock grubu posteriyle ya da benzeri bir şeyle kapatacağını sorar: “Beni fena halde ürpertiyor!”
Kısacası, filmin yaratıcı ekibinde yer alan biri — hatta belki birkaç kişi — Springsteen’in uzun süreye yayılan bu karanlık ruhsal gecesini anlatan hikâyedeki anlamlı ayrıntılara gerçekten dikkat ediyor. Film hiçbir şekilde gösterişli değil; yalnızca sağlam bir yetişkin draması. Ancak onun frekansına uyum sağlayabilirseniz, beklenmedik derecede güçlü bir duygusal etki yaratmayı başarıyor.

“Filmde, Springsteen’in bugünkü içsel mücadelesiyle çocuklukta yaşadığı acılara yapılan geri dönüşleri kapsayan bu dönemin belirli yönlerini son derece isabetli biçimde çağrıştıran başka unsurlar da bulunuyor.“
Oyunculukların tamamı çok iyi, bazıları ise gerçekten olağanüstü. İngiliz oyuncu Stephen Graham, alkolik olan, sarhoşken şiddet eğilimleri gösteren ve sonunda akıl hastası olduğu ortaya çıkan Springsteen’in babası Douglas rolünde sade ama yürek parçalayıcı bir performans sergiliyor. Film, her ne kadar odağımızda Springsteen’in travması ve intihara sürüklenmekten kıl payı kurtuluşu varmış gibi görünse de, anlatının yavaş yavaş onu geride bırakarak asıl kaybolanın babası olduğunu ortaya koyduğunu; bunun da oğul için bitmeyen bir azap kaynağına dönüştüğünü etkileyici biçimde gösteriyor.
Douglas Springsteen’in işçi sınıfına özgü umutsuzluğu, Graham tarafından tek kelime etmeden canlandırılan sahnelerde kusursuz biçimde aktarılıyor: barlarda ve mutfak masalarında boş bakışlarla oturması, biralarını ağır ağır yudumlaması, küllüklerde ezilmiş izmaritlerle dolu sigaraların üzerinde derin nefesler çekmesi. 1950’lere uzanan geri dönüş sahnelerinde ise, küçük, tedirgin ve gözleri çökmüş oğlu Bruce’a (son derece etkileyici bir performans sergileyen Matthew Anthony Pellicano) sık sık onu tanımıyormuş gibi bakar.
Bu sıkıntılı dönemde Springsteen’in sevgilisi Faye Romano’yu canlandıran Avustralyalı oyuncu Odessa Young ise, yerel bir lokantada çalışan, hayattan darbe almış bir Jerseyli kız ve hayal kırıklığına uğramış bekar anne rolünde o kadar etkileyicidir ki, Springsteen’in onu kaçınılmaz olarak terk ettiği anlarda içimden öfkeyle, “Seni aptal,” diye geçirdim.
İyi yapılmış ciddi bir dram
Hauser’ın Mike Batlan, Jeremy Strong’un ise Springsteen’in dostu, menajeri ve plak yapımcısı Jon Landau rolündeki üstün performansları daha beklenen türden olsa da yine de özellikle anılmayı hak ediyor. Strong, 2024’te Donald Trump’ı hedef alan biyografik çözümleme The Apprentice’te, kâbus gibi yozlaşmış ve yozlaştırıcı avukat Roy Cohn rolünde tüyler ürpertici derecede etkileyici bir performans sergilemişti; burada ise Springsteen’in zeki, huzursuz ve kendini adamış destekçisi olarak aynı ölçüde sürükleyici. Pek de hoş sayılmayacak balıkçı yaka kazakları, büyük ve nerd havası veren plastik gözlükleriyle ve titiz, hatta biraz didikleyici konuşma biçimiyle çelişen “karizmatik görünme” çabası, onu sinema filmlerinde nadiren rastlanan ölçüde sahici bir insana dönüştürüyor.

Elbette onun gerçek hayattaki Jon Landau’ya ne kadar benzediği hakkında hiçbir fikrim yok — açıkçası bu yorumların doğruluğunu tartacak kadar büyük bir Springsteen hayranı da değilim. Ancak tüm bu performanslar, filmin yakaladığı inandırıcılık duygusuna hizmet ediyor. Jeremy Allen White ise Springsteen’e fiziksel olarak pek benzemese de, kendi işçi sınıfı kökenli anti-kahraman gerilimini, sanki o rol için doğmuşçasına karaktere taşıyor. Her zamanki fanatik hazırlık süreciyle, 1980’lerin başındaki otuzlu yaşlarının başında bir Springsteen’i canlandırabilmek için, damarları fırlayan, spor salonunda şekillendirilmiş kaslı vücudundan özellikle vazgeçmiş.
Özetle, Springsteen, bir zamanlar Amerikan sinemasında sıkça rastlanan, bugünse neredeyse tamamen yok olmuş türden, iyi yapılmış ciddi bir dram. Bu tür filmler artık izleyiciyi salonlara çekmiyor; en azından sinema gösterimi açısından durum böyle. İnsanlar genellikle bu yapımların televizyon ya da dijital platformlara gelmesini bekliyor. Son dönemde sinema salonlarında bu formu canlandırma girişimleri — The Smashing Machine, After the Hunt ve Anemone gibi — fena halde hüsranla sonuçlandı.
Elbette Akademi Ödülleri adaylıkları her zaman vardır ve genellikle dramları, özellikle de biyografi filmlerini kayırır. Bu durum, Springsteen dâhil olmak üzere bazı filmlerin kaderini yeniden canlandırabilir. White’ın aday gösterilmesi muhtemel; yardımcı oyuncu kadrosundan da bunu hak eden birkaç isim var. Tonu kasvetli olsa da, beklenmedik ölçüde güçlü renklerin öne çıktığı, tam anlamıyla bir sonbahar filmi. Aynı zamanda — iyi anlamda — depresifler için duygusal bir dayanıklılık antrenmanı niteliğinde; kimlerden söz ettiğimi siz zaten biliyorsunuz!

