Share This Article
Dubravka Ugrešić, doğup büyüdüğü Yugoslavya’nın günden güne şiddete teslim olma ve parçalanma süreciyle beraber, yersiz-yurtsuzluğu ve göçmenliği anlattığı denemeleriyle ve romanlarıyla tanınan bir yazardı. Yalnızca bu değildi elbette; Ugrešić, uzmanı olduğu karşılaştırmalı edebiyat üzerine de kalem oynatmıştı.
Ugrešić’in temel derdi parçalanma, göçler, yok olan hatıralar ve ikiye bölünen yaşam içinde insanın ayakta kalma çabasını ve nelere tutunarak hayata yeniden karışabildiğini anlayıp anlatmaktı. Unutma kolaycılığı ve hatırlamanın ağırlığı arasında salınmanın ne demek olduğunu, hem kendi tecrübelerinden hem de tanıklıklardan hareketle ortaya koymuştu. Kendini haklı sayıp ölçüsüzce davrananları da eşitsizlikten mustarip olanları ve maktûlleri de anlamaya uğraşmıştı. Suçluları ve onların suç ortaklarını eleştirmekten de geri durmamıştı.
İnsanın kendisine koyduğu mesafeyi anlatırken yurdu ile arasının şiddet yüzünden nasıl açıldığına da kafa yoran Ugrešić, bu mesafelerin herhangi bir dehşetle silinmesinin mümkün olmadığını bazen kara mizahla bazen de ironiyle anlatmıştı. Oradan da geçmiş ile şimdi, eski ile yeni arasındaki gerilime yoğunlaşarak yüzleşmelerin ve kaçışların geçişkenliğine dikkat çekmişti. Böylece kırılgan olduğu kadar aniden nobranlaşan insanı getirmişti önümüze.
Dağılan veya parçalanan hakikatin yerine konan kurgulanmış gerçekliği anlatan Ugrešić; yok edilen bir ülkede kaybolan mekânların, tükenen vicdanın ve bölünen kişiliklerin hikâyesiyle buluşturmuştu bizi. Bunlara yazarın hatıraları ve karşılaşmaları da dâhildi. Başka bir deyişle yazarın anlattıkları, zorlu ve telâşlı bir yolculuğa denk geliyordu; onun özünü ise geçmiş-şimdi-gelecek bağlantısı ve kopukluğu oluşturuyordu. Zamanın ve olayların, bir anafor gibi hatıraları ve kişileri yutması, sonra da yeni hatıralar ve kişiler yaratması demekti bu. Kısacası kaybetme, kaybedilenleri anma ve adım atılan yeni yaşamı anlamlandırma zorunluluğuydu.
Bir denemeler bütünü olan Ten Çağı’nda da Ugrešić, peşinden koştuğu zamanın benliğinde bıraktığı izleri ve bedenini nasıl değiştirdiğini nüktedanlıkla anlatmaya uğraşıyor; yaş almanın ve yaşlanmanın manasına kafa yorarken yaşamın ve dünyanın dönüşümünü, yine hatıralarından ve geçmiş-şimdi-gelecek ilintisinden yola çıkarak çözümlemeye çabalayıp hatırlama ve unutma arasındaki gelgitleri metinlerine yerleştiriyor.

İlerleme, umut ve acı
Ugrešić, hikâyesini ve onun, hayatın içinden gelip dışına nasıl taştığını anlatırken bu sürecin tam ortasındaki insanın, kendine ve başkasına bakışına da odaklanıyor. Bu bakıştaki önemli bir eşiğin, benliğin değişimi olduğunu söylüyor. Özellikle beden ve tendeki dönüşümlerin, zamanın geçtiğini ve işlediğini gösterdiğini belirtiyor. Bahsi geçen işleyişi gizlemek, yavaşlatmak ve ilgiyi başka yöne çekmek için popüler kültürün ve ticaretin her şeyin önüne geçirildiğini söylerken bu uğurda belli kalıpları kullanmanın âdeta zorunlu hâle getirildiğini hatırlatıyor. Bu sırada yine geçmiş ile bugün arasındaki farklılıkları; başka bir deyişle dönüştürülen değer yargılarını ve algılama biçimlerini çözümlüyor.
Ugrešić’in denemelerinde öne çıkardığı zaman, bazen farklılıkları ortadan kaldıran bazen de insanları ayrıştıran bir öğe olarak önümüzde duruyor. Yazar, bulunduğu ve yaşadığı kentlerin dönüşümünü, insanın gövdesindeki başkalaşmasına ve görünüşlerin birbirine yakınlaşmasına benzetilen iki hayatî soru yöneltiyor:
Şaşkın gözlemciler hangi çağda olduğunu, hangi zamana denk geldiğini, nerede olduğunu ve zamanın neden, örneğin geriye değil de ileriye doğru aktığını düşündüğünü ve zamanın döngüsel bir biçimde akması daha olasıyken neden doğrusal ilerlediğini zannettiğini merak ediyor. Sonra, gözlemcimiz soruyor, zaman bir Möbius şeridinin üzerinde gibi döne döne mi akıyor? Zaman gerçekten de aynı suya iki kez girilemeyen bir nehir midir?
Zamanın akışı, Ugrešić’e göre “ilerlemeyi” ve “umudu” içinde taşısa da yeni şiddet biçimlerini ve ona bağlı acıları da beraberinde getiriyor. Yeni katiller ve onların çeşitlendirdiği eylemleri ortaya çıkarıyor. Pek çok insan da olup biteni bir tiyatro oyunu gibi izliyor. Bu gösteri bir yandan can acıtırken diğer yandan sıradanlaştırılıyor:
Her birimiz, istikrarlı ve uzun süreli sadomazoşist ilişkilerde hep olduğu gibi günlük aşağılanmaları kanıksamış durumdayız. Bu süreçte sesimizi, sözlerimizi, görüşümüzü, sağduyumuzu ve aklımızı yitirdik; kendi kendimizi insanlıktan çıkardık. Çünkü bizler, yani seyirciler de ‘teatralleştik’; birbirimizi ancak başka bir yerde, insanların başka bir dil konuştuğu uzak bir diyarda sahnelenen bir oyundaymış gibi zar zor tanıyoruz. ‘Hey, bunlar biz değil miyiz?’ diye soruyoruz ve sonra yine unutuyoruz.
Bâkî kalan saf mutsuzluk
Ugrešić, geçmiş ve şimdiki zaman karşılaştırması yapıp mekânların, insanların ve düşüncelerin değişimini anlatırken yoğunlaştığı bir diğer şey, akışın kişileri ve olayları biçimlendirmesi; insanın insan gibi yaşayıp yaşayamayacağını, kimin zenginleşip kimin yoksullaşacağını ve nerenin ayakta kalıp nerenin yıkılacağını belirlemesi.

Ugrešić, hikâyesini ve onun, hayatın içinden gelip dışına nasıl taştığını anlatırken bu sürecin tam ortasındaki insanın, kendine ve başkasına bakışına da odaklanıyor.
Yazar, bu sürecin bir çağ yangını başlattığını; değişim ve dönüşümlerin suçluları ve suçlananları da farklılaştırdığını belirterek bir kez daha yakın geçmiş ile bugünü karşılaştırıyor:
Nasıl bir çağ bu? Yani, insanlar neden anaokulunu bitirir bitirmez hemen orta yaş krizine giriyor, uykusuz geceler boyunca olası senaryoları ve seçenekleri gözden geçiriyor: O zaman sola değil de sağa dönseydim ne olurdu ya da yukarı değil de aşağı gitseydim? Komünizmde kişi her zaman sistemi, komünizmi suçlayabilirdi; kapitalizmde ise hepimiz kendi yetersizliklerimizden sorumluyuz. Uykusuz gecelerimiz ya da sanki uykumuz bizi daha iyi bir geleceğe ya da daha iyi bir geçmişe fırlatacakmış gibi derin uykulara dalmalarımız işte bu yüzden.
Ugrešić, zamanın başarı ve başarısızlık, mutluluk ve mutsuzluk ölçütlerini de değiştirdiğini hatırlatıyor; saf mutluluğun yerini gürültünün ve hızın, aptallığın ve dolandırıcılığın getirilerinin aldığını söylüyor. Yazara göre ise saf mutsuzluk bâkî. Bunu ortaya çıkaran en önemli şeyler ise zorunlu göç, yersiz-yurtsuzluğu yaşamak ve her adımda kötülükle yüzleşmek. Dehşetle yüz yüze gelmek ise saf mutsuzluğun zirve noktası:
Gerçek dehşet, göç edecek başka yer kalmadığını, varılacak her yerin eşit derecede kötü olduğunu hissettiğimizde başlar. Bize kalan tek umut, henüz son duvarla karşılaşmamamızdır.
Hayata yayılan ikiyüzlülük
Ugrešić, denemelerinde hem insanları hem de olayları analiz ederken siyasete, kültüre, günlük yaşamdan kesitlere ve hatıralara başvuruyor. Eski Yugoslavya coğrafyasından Avrupa’nın geri kalanına, ABD’den Rusya’ya uzanan bu hikâyelerde bazen bir öfkeye ve onun yol açtığı acı sonuçlara bazen de mutlu anlara rastlıyoruz.
Sloganların peşine takılanları anlamaya uğraşırken derin düşüncelerin açtığı yoldan gidenlere selam veren Ugrešić, daha sonra dijitalleşmenin hayatımızı nasıl değiştirdiğini; dikkat çekme ve dikkat dağıtma ekonomisinin nasıl işlediğini kavramaya çabalıyor:
Küçük adamlar, vaktiyle sadece büyük adamların sahip olduğu her şeye sahip: Kendi medyaları, blogları, web siteleri, Facebook sayfaları, Twitter hesapları, selfie’leri, Instagramları, kısa mesajları. Büyük adam, küçük adamın dikkatini çekmek için her zamankinden daha fazla çabalıyor ve dünyayı gerçekten yönetenler, nihayet arkasına yaslanıp dinlenebilir çünkü bugün Dünya’daki her Narkissos bir ayna edinebiliyor. Duyulmak, görülmek ve hatırlanmak arzusuyla harekete geçen küçük adam, isimsizliğe geri dönmek dışında her şeye hazır. Bir kez uyandırıldığında, bu açlık o kadar güçlü ki hiçbir şey onu dindiremez.
Coğrafyaların, insanların ve algıların değişimi ile birlikte dijital dönüşüm, Ugrešić’e göre zamanın akışının getirdiği bir sonuç olduğu kadar, zamanın acımasızlığının bir yansıması. İkincisi aşırı bir yorum gibi görünebilir fakat yazarın, ilişkilerin ve amlamlandırmaların körelmesi bağlamında söz konusu dönüşümü değerlendirdiği düşünülürse sağlam bir yere oturuyor bu söyledikleri. Ardından yazar, zamanımızın en yakıcı sorunlarından biri olan ikiyüzlülüğe getiriyor lafı:
İnsanların davranışlarında ortaya çıkan ve zamanımızın kültürünü -ki bu kültüre uzlaşma kültürü adını versek herhâlde çok da yanılmazdık- yönlendirip şekillendiren bu ikiyüzlülük, bu garip, savunulması imkânsız ikiyüzlülük nereden kaynaklanıyor? Korkudan mı?
Ugrešić’in Ten Çağı’ndaki denemeleri, kültürel bir yolculuğa benziyor; kökleri de gittiği coğrafyalarda öğrendikleri de bu seyahate dâhil. Üstelik olaylar ve insanlar ile ilgili gözlemlerini de ekliyor oraya. Dolayısıyla yazarlığının temellerine inmemizi sağlıyor bunların hepsi. Dahası, onun gözlemciliğinin gücünü kavramamızı kolaylaştırıyor. Aynı zamanda edebiyat, tarih, politika ve kültür-sanat bilgisinin nerelerden geldiğini gösteriyor bu yolculuk merakı. Kısacası diğer kitaplarındaki gibi Ten Çağı da Ugrešić’in yakaladığı anlara dair hikâye anlatıcılığının ve yaşamı tahlil edişinin bir yansıması olarak karşımızda duruyor. Enkazların bol ve parçalanmış hayatların hayli fazla olduğu bir zamanda, batıp kaybolmamanın yollarını arayan bir kültür insanı ve yazar kimliğiyle selamlıyor hepimizi Ugrešić.
Ten Çağı, Dubravka Ugrešić, Çeviren: Zeynep Tür, Everest Yayınları, 264 s.

