Share This Article
Salt Beyoğlu’nun katlarını dolaşırken Özer Kabaş’ın işlerine yalnızca bir sanatçının üretimine bakar gibi yaklaşmak pek mümkün değil. Sergi, 1960’lardan 1990’lara uzanan bir dönemin sanat anlayışını, eğitim tartışmalarını, kültürel dönüşümlerini ve Türkiye’nin dünyayla kurduğu ilişkiyi de beraberinde getiriyor. “Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları”, adının çağrıştırdığı uzaklık fikrinin aksine, aslında oldukça “buradan” bir hikâye anlatıyor.
Salt’ın sergisi, sanatçı, eğitimci ve yazar Özer Kabaş’ın çok disiplinli üretimini bir araya getiriyor. Resim, özgün baskı, sinema, tiyatro, tasarım ve yazı arasında dolaşan Kabaş’ın pratiğine bakarken, onun sanatla kurduğu ilişkinin tek bir disipline ya da üsluba sığmadığı açıkça görülüyor.
Kabaş’ın hikâyesinde “denizaşırı” önemli bir başlangıç noktası. Robert Kolej Yüksek Okulu’nda mühendislik eğitimi aldıktan sonra 1957–1962 yılları arasında Yale School of Art’ta sanat öğrenimi görüyor. Ancak sergi boyunca hissedilen asıl mesele, yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimin Türkiye’ye nasıl taşındığı. Kabaş, Batı’da öğrendiklerini olduğu gibi uygulamak yerine bunları yaşadığı coğrafyanın deneyimiyle yeniden düşünmeye çalışıyor.
Serginin en güncel tarafı burada ortaya çıkıyor: Özgünlük meselesinde.

Balıkçılar, denizciler ve liman işçileri
Kabaş, Türkiye’de uzun süre tartışılan figüratif ve soyut sanat ayrımına kesin sınırlar çizerek yaklaşmıyor. Onun için asıl mesele hangi üslubun seçildiğinden çok, sanatçının kendi deneyiminden, çevresinden ve yaşadığı zamandan hareket ederek kendine ait bir dil kurabilmesi. Bu nedenle Kabaş’ın metinlerinde karşımıza çıkan “sentez” ve “montaj” kavramları yalnızca teorik ifadeler olarak kalmıyor; sanatçının üretiminde de karşılığını buluyor.
‘Buradanlık’ kavramı önem kazanıyor.
Kabaş’ın yaklaşımında yerellik, geçmişten devralınan bir görsel mirası olduğu gibi korumak anlamına gelmiyor. Aynı şekilde Batı sanatını hazır bir model olarak almak da söz konusu değil. Gelenek, coğrafya, tarih, gündelik hayat ve çağdaş sanat arasında sürekli bir alışveriş kurmaya çalışıyor. Dolayısıyla “buradanlık”, kapalı bir yere ait olma hâlinden çok, sanatın nereden bakılarak üretildiğine dair bir farkındalık olarak okunabilir.
Bu tavır özellikle deniz temalı resimlerinde belirginleşiyor.
1970’lerden itibaren deniz, Kabaş’ın üretiminde giderek daha merkezi bir yere yerleşiyor. Ancak buradaki deniz yalnızca bir manzara değil. Balıkçılar, denizciler ve liman işçileriyle birlikte düşünülen; emek, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi taşıyan bir alan. Kabaş, doğrusal perspektifi geri plana iterken figürleri ve imgeleri üst üste getiriyor; dalgalar, gökyüzü ve mitolojik yaratıklar resmin içine sızıyor.
Bu resimlere bakarken denizin bazen bir fon olmaktan çıkıp resmin asıl karakterlerinden birine dönüştüğü hissediliyor. Kabaş’ın denizi, Anadolu kıyılarının, adaların, balıkçıların ve deniz yolculuklarının yanı sıra Homeros’tan mitolojik anlatılara uzanan daha geniş bir hafızayı da taşıyor. Bu nedenle resimlerdeki “yerellik”, doğrudan bir coğrafya görüntüsünden ziyade, o coğrafyada biriken hikâyeler ve deneyimler üzerinden kuruluyor.
Serginin en ilginç taraflarından biri de Kabaş’ın yalnızca ressam kimliğiyle karşımıza çıkmaması. Urart Sanat Atölyesi’nde tasarladığı takılar, kısa filmleri, yazıları ve eğitimcilik faaliyetleri, onun sanatın farklı alanları arasında kurduğu bağlantıyı görünür kılıyor. 1964–1974 yılları arasında Robert Kolej Yüksek Okulu’nda ders veren Kabaş, kampüsün kültür-sanat hayatında da aktif rol üstleniyor. Robert Kolej Sinema Kulübü’nün danışmanlığını yapıyor ve 1967–1970 yılları arasında düzenlenen Hisar Kısa Film Yarışmaları’nın gelişimine katkıda bulunuyor.
Daha sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde, Temel Sanat Eğitimi Kürsüsü’nün kuruluş sürecinde yer alıyor. Yale’de Josef Albers’ten öğrendiği Bauhaus yaklaşımını buraya taşıması ise Kabaş’ın “denizaşırı” ile “buradanlık” arasında kurduğu ilişkinin belki de en somut örneklerinden biri.
Çünkü burada da mesele yalnızca bir yöntemin başka bir coğrafyaya aktarılması değil; o yöntemin yeni bir bağlamda yeniden düşünülmesi.

Bir sanatçının ardından bir dönemin arşivi
Salt Beyoğlu’nda ikinci ve üçüncü katlara yayılan sergide resimler ve özgün baskıların yanı sıra Kabaş’ın farklı üretim alanlarından örnekler de bulunuyor. Urart Sanat Atölyesi’nde tasarladığı takılar, 1967 tarihli İstanbul Hatırası filmi, Altan Gürman ile Marmara Adası’nda çektiği belgesel ve Salt Araştırma Özer Kabaş Arşivi’nden belgeler, sanatçının üretimini tek bir başlık altında düşünmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
Mehmet Güleryüz, Fatma Tülin ve Sedat Pakay’ın işlerinin sergiye eşlik etmesi de Kabaş’ı yalnızca kendi üretimi içinde değil, temas ettiği sanat çevresi ve dönem üzerinden okumaya imkân tanıyor.
Bu açıdan sergi, bir sanatçının retrospektifinden biraz daha fazlasını yapıyor. Kabaş’ın üretimini Türkiye’nin kültür ve sanat ortamındaki değişimlerle birlikte ele alıyor. Sergiden çıkarken akılda kalan da yalnızca belirli resimler değil; bir sanatçının kendi coğrafyasına bakarak dünyayla nasıl ilişki kurabileceği sorusu oluyor.
Belki de “Denizaşırı”nın bugün için hâlâ ilginç olmasının nedeni bu. Kabaş’ın yıllar önce tartıştığı özgünlük meselesi, bugün de sanat üretiminin temel sorularından biri. Küresel sanat dünyasının içinde yer alırken “buradan” konuşmak ne demek? Başka coğrafyalardan gelen fikirleri kendi deneyimimizle nasıl dönüştürebiliriz? Bir sanatçı, etkilenmek ile taklit etmek arasındaki sınırı nasıl aşar?

