Share This Article
Doğa, yalınlığın ve karmaşıklığın bir arada bulunduğu bir alan. İnsan, kendini merkeze koyarak yarattığı “uygarlık”, “ilerleme” ve metalaştırma ile bu birlikteliği bozup tekdüze hâle getirmeye uğraştığı tabiatı fethetmeye ve mümkünse kendi yaşamına uydurmaya çalışıyor. Ancak doğa, öğrettikleriyle ve iddia edildiğinin aksine intikam almadan direniyor. Mesela Gary Snyder’ın dediği gibi doğa, verdiği derslerle insanın sınırsız ve ölçüsüz sandığı özgürlüğün, esasında bir görgüye dayandığını öğretiyor bize.
Bir yansıtma yaparak ısrarla “vahşi” dediği doğa, insana bir “kalkınma” ya da “terapi” sahası olmadığını öğretiyor. Daha doğrusu, tabiatın sesini işitenler bu gerçeği öğrenebiliyor. Bir ilerlemeden bahsedilecekse o ancak doğayı anlamakla mümkün, onu tüketmeye çalışmakla değil. Cormac Cullinan’ın dediği gibi “yeryüzü içtihadı”na kulak kabartmak demek bu. Onun temelinde yatan, çıkara dayalı ilişkilere girmemeyi ve Eduardo Galeano’nun ifadesiyle “müsrifliğin ayrıcalığı” ile tabiata nobran davranmamayı gerektiriyor bahsi geçen işitme eylemi.
Piyasa ekonomisinin zerk ettiği kâr ve tüketim hırsı, yeryüzü içtihadını dikkate almamak demek; doğayı salt bir dekor ve pazarlama malzemesi olarak sunmak anlamına geliyor bu yaklaşım. Oysa mevcut akıntının tersine kürek çekmenin zorunluluğunu savunanlara dikkat kesilmenin zamanı geldi; örneğin George Monbiot, “yeniden yabanlaştırma” kavramıyla tabiatın karşısında insanın yaşamının ne kadar küçük olduğunu ortaya koyarken anlamak yerine istila etmeye yönelmenin yanlışlığını vurgulamıştı. Çözüm olarak da vakti zamanında yapıldığı gibi doğayla uyumlu yaşamayı önermişti. Bunun bir başka ifadesi, kapıldığımız büyüme ve tüketim girdabını ciddi manada gözden geçirmek. Neoliberal kapitalizmin bize ezberlettiği “iyi yaşam” ve “refah” düsturunun bir aldatmacadan ibaret olduğunu, ayağımızı toprağa basarak ve tabiatın işleyişini kavrayarak fark etmek. “Doğal yaşam” ticaretinin ayırdına vararak doğada ve doğa ile yaşamdan yana zar atmak. Doğada, bir “efendi”nin bulunmadığını, “verdiğinden fazlasını al” şiarının herhangi bir manasının olmadığını anlamak…
Robin Wall Kimmerer, Armağan Yemişi’nde hem doğru sayılan veya doğruymuş gibi belletilen mevcut yanlışları yorumluyor hem de piyasa ekonomisinin rekabete ve tüketim hırsına dayanan anlayışına karşı, tabiatın güçlü sesini işitmeye çağırıyor hepimizi. Doğayı ve doğadaki hiçbir şeyi metalaştırmadan tabiattaki bolluğa ve görgüye dikkat çekiyor.

Yeterli olan zaten fazla
Kimmerer, insanın unuttuğu, daha doğrusu ona unutturulan doğaya aidiyeti vurguladığı Armağan Yemişi’nde; zenginliğin tabiat dışında arandığı neoliberal sisteme gönülden bağlılığımızı eleştiriyor. Başka bir deyişle bolluğu ve refahı sunan doğaya açılan yazar, “doğal kaynak” ve “ekosistem hizmetleri” gibi sakat kavramlaştırmaların tehlikeli yanlarına dikkat çekerek orada herhangi bir çıkar çatışmasının ve matematik hesabın bulunmadığını anlatıyor. Ardından, tabiattaki bolluğa ve zenginliğe isimlendirmeler üzerinden atıf yapıyor:
Etnobotanikçiler bilir; bir bitkinin ne kadar çok adı varsa kültürel önemi de o kadar büyüktür.
Kimmerer, yalnızca doğada gezinmiyor; onu görüyor ve işitiyor. Attığı her adımda, işittiği her seste ve tattığı her yemişte hem tabiatın gücüne tanık oluyor hem de yaptığımız yanlışları fark ediyor:
Meyve sebze depolarıyla ve marketlerle dolup taşan dünyada, istediğimiz her şeye istediğimiz zaman ulaşabiliyoruz. Doğanın sunduğu her yiyeceği yetiştiği zaman tüketmek yerine, gıdalarımızı büyük maddi ve ekolojik bedeller ödeyerek edinmeye çalışıyoruz.
Kimmerer’in ortasına düştüğü şey, bir çırpıda ağzımızdan çıkan ve çoğunlukla ezbere söylediğimiz biyoçeşitliliğin ta kendisi. Yazarın şahit olduğu biyoçeşitlilik, doğada yaşamayı terk etmeyenlerin tabiatla ve insan-dışı canlılarla kurduğu saygıya ve görgüye dayanan ilişkiyi de kapsıyor. Öte yandan, doğanın koşulsuz sunumunu ve özgürlüğünü de yansıtıyor. Bahsi geçen bu özgürlüğe, ilişkiye ve çeşitliliğe dair yazarın yaptığı yorum, hem bir eleştiri içeriyor hem de doğayla kurulacak güçlü bağın ipuçlarını veriyor:
Hayatımızı mümkün kılan her şey -sepet yaparken kullandığımız dallar, ilaç yaptığımız kökler, evlerimizi inşa ettiğimiz ağaçlar ve kitaplarımızın sayfaları- insan-dışı varlıkların yaşamından sağlanır. İster doğrudan ormandan toplanmış ister ticarî dükkân raflarından alınmış olsun, hepsi yeryüzünden gelir. Onları nesneler, doğal kaynaklar ya da hammaddeler yerine, armağan olarak gördüğümüzde doğal dünyayla kurduğumuz ilişki kökten değişir.
Doğaya yaklaşımımızın özünde, verdiği aramağanları israf etmemenin bulunması gerektiğini ve bunun da tabiata saygının temel şartı olduğunu vurguluyor Kimmerer. Unutmamamız gereken bir başka şey, yeterli olanın zaten fazlaya denk geldiği; ihtiyaç dâhilinde doğayla kurulacak ilişkinin zenginliği simgelediğini hatırlatan yazar, “yeterlilik ikliminde, daha fazlası için duyduğumuz açlık azalıyor” deyip ekliyor:
Meyvelerimi piyasa ekonomisi sisteminden alsaydım ilişki para alışverişiyle biterdi. Kredi kartımı uzattığım anda ne tezgâhtarla ne de mağazayla alışverişim kalırdı. İlişki o noktada son bulurdu. Artık meyveler benim olurdu ve onlarla ne istersem yapabilirdim. Tezgâhtar, mağaza ve ben yani müşteri, birlikte sadece maddiyata dayalı bir alışveriş yaptık. Herhangi bir ortaklık kurmadık, söz konusu olan şey sadece metanın el değiştirmesi. (…) Oysa bu meyveler size armağan edilseydi muhtemelen aranızdaki ilişki devam ederdi. Dünyayı bir armağan olarak algılamak, karşılıklılık ağındaki yerimizi, o ağa ait olduğumuzu hissettirir. Bu duygu, insanı hem sevindirir hem de ona sorumluluk yükler. Bir şeyin armağan olduğunu düşünmek, o ‘şey’ tamamen aynı kalsa bile onunla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirir. (…) Tükettiğimiz her şeyin Toprak Ana’nın bir armağanı olduğunu gerçekten kavrayabildiğimizde, bize sunduklarına çok daha büyük bir özenle yaklaşırız.
Yapay kıtlık eleştirisi
Sömürünün geçer akçe sayıldığı ve tüketim kültürünün gemi azıya aldığı zamanımızda, ahlakî ve duygusal ağırlığı hayli fazla olan saygıya atıf yapan Kimmerer, her şeyin indirgendiği ekonomik değer sarmalından çıkmamız gerektiğini hatırlatıyor:
Doğal dünya, özel mülkiyet yerine armağan olarak görüldüğünde, aslında sahip olmadığımız bir bolluğu biriktirmenin de etik sınırları ortaya çıkar. Armağanlar, istiflemek ve başkaları için kıtlaştırılmak üzere değil, dağıtılmak için vardır; böylelikle kimse eksik kalmaz.

Robin Wall Kimmerer, insanın unuttuğu, daha doğrusu ona unutturulan doğaya aidiyeti vurguladığı ‘Armağan Yemişi’nde; zenginliğin tabiat dışında arandığı neoliberal sisteme gönülden bağlılığımızı eleştiriyor.
Herhangi bir çıkar ilişkisine girmemeyi, biriktirmemeyi, istiflememeyi ve göz koymamayı öğreten doğayı izleyip anlamaya uğraşan Kimmerer, böyle bir tavırla kazananın yalnızca onu işletenler olduğu sistemin vahşiliğini kavrayabileceğimize dikkat çekiyor. Bu noktada bir başka hayatî gerçeği fark etmemiz de kolaylaşıyor:
Var olan ile mümkün olan arasındaki gerilimde yaşıyoruz. Bir yanda, doğanın armağan ekonomisindeki karşılıklığıyla işlerin nasıl yürümesi gerektiğini görüyoruz, öte yanda doğanın neredeyse her ilkesini ihlal eden faydacı kapitalizmin sonuçlarıyla yüz yüze geliyoruz.
Doğada olmanın ve doğa ile yaşamanın insana ölçülülüğü öğrettiğini söyleyen Kimmerer, bu meziyetin aynı zamanda karşılıklılığı ve saygıyı doğurduğunu anımsatıyor. Bahsi geçen üçlüden uzaklaşan çoğunluğun hırsa ve açgözlülüğe kapıldığını, bunu da yaşam sandığını hatırlatıyor. Hâl böyle olunca dünyayı ve doğayı, büyük bir “emtia deposu” ve “şeylerin ambarı” diye nitelemek, ardından ahlakî sınırlardan âzade tüketim akışına kapılıp gitmek sıradan bir vakaya dönüşüyor. Yazarın ifadesiyle tabiatı ve onun verdiklerini birer armağan olarak görmek, ölçüyü ve saygıyı geri çağırmak ya da hatırlamak anlamına geliyor. Başka bir deyişle piyasa ekonomisinin, gemisini yürütmek için yarattığı kıtlığa karşı tabiattaki bolluğu kavramak da demek bu. Yazar, meseleyi arı duru biçimde ifade ederek bir diğer hakikati ortaya koyuyor:
Doğal bolluk etrafında işbirliği ağları kurmak yerine yapay kıtlık senaryoları üzerinden rekabete dayalı ekonomilere bağlı kalmaya devam etmek, bizi gerçek kıtlık tehlikesiyle yüz yüze getiriyor: Artan gıda yetersizliği, temiz su kıtlığı, solunabilir hava eksikliği ve verimli toprağın azalması bunun açık göstergeleri. İklim krizi de bu faydacı ekonominin bir ürünü ve bizi tüketim alışkanlıklarımızın kaçınılmaz sonucuyla yani piyasanın çözüm sunamadığı gerçek kıtlıkla yüzleştiriyor.
Sayılara, maliyet hesaplarına, kâra ve tüketime indirgenen zamanımızdaki yaşam yerine, küçülmeden (tüketimin asgâriye indirilmesinden), tabiatın sesini işitmekten ve doğanın insanlarla paylaştıklarını görmekten bahseden Kimmerer, alternatif bir ekonomik model sunmuyor, mevcudu bununla değiştirmeyi öneriyor. Sadece önermekle kalmıyor; toplumu zayıflatacak değil, ona hizmet edip paylaşıma ve ölçülülüğe dayanan bir ekonomik yol haritası çiziyor Armağan Yemişi’nde.
Armağan Yemişi, Robin Wall Kimmerer, Çeviren: Evşen Yeşert Akçay, Kolektif Kitap, 104 s.

