Share This Article
16.yüzyılın başında Aztek İmparatorluğu’nun başkenti Tenochtitlan’da yükselen uğultu, yalnızca bir istilanın değil, bütün bir dünyanın çöküşünün habercisiydi. İmparator II. Montezuma, ufukta beliren “yüzen şehirleri” gördüğünde modern tarihin en trajik durumuyla karşı karşıya kalmıştı. Gelenler, gümüş zırhlarıyla parlayan, oklara karşı bağışık görünen metal tenli insanlar mıydı? Altlarındaki devasa, geyiğe benzeyen yaratıklar neyi temsil ediyordu? Daha da ürkütücüsü, gök gürültüsü gibi patlayan ve metrelerce öteden ölüm saçan o tuhaf borular da neydi? Montezuma, karşısındakilerin barbar mı yoksa kendilerini ziyarete gelen tanrılar mı olduğuna karar veremeyerek o kadim hatayı yaptı: kararsız kaldı. Hediyelerle yatıştırmaya çalıştığı bu “yeni konkistadorlar”, Azteklerin dünyasını bir daha asla onarılamayacak biçimde yok etti.
Bugün Batılı demokrasilerin liderleri benzer bir “kararsızlık anı” yaşıyor. Karşılarında, algoritmaların ve yapay zekânın ateş ve gök gürültüsüyle donanmış modern konkistadorları duruyor. Eski dünyanın hukuk merkezli, ağır işleyen siyasetçileri; Silikon Vadisi’nin ve yeni otoriter liderlerin yarattığı teknolojik kudret karşısında adeta dilsizleşmiş durumda. 2014-2016 yılları arasında İtalya başbakanlığı yapan Matteo Renzi’nin eski bir siyasi danışmanı, yazar Giuliano da Empoli’ye göre bizler, bir dünyanın can çekişine tanıklık edenlerden oluyoruz.
Modern çağ, Machiavelli’nin Prens’ine ilham veren Valensiya kökenli İtalyan politikacı Cesare Borgia’nın ruhunu yeniden diriltti. Donald Trump, Vladimir Putin ve Muhammed bin Salman gibi figürler, kuralların askıya alındığı ve meşruiyetin yalnızca “eylemle” üretildiği bir kaos düzeninin ürünleri.
Bu yeni yırtıcılar için hukuk, aşılması gereken bir bürokratik engelden ibaret. En önemlisi de onlar için stratejinin ilk yasası eylem. Shakespeare’in VI. Henry oyunundaki meşhur dize bugün adeta bir manifestoya dönüşmüş durumda: “O zaman hadi, ilk iş olarak bütün avukatları öldürelim!” Buradaki “avukat”, karakterin iradesini sınırlayan her türlü normu temsil ediyor. Kısacası yok etmek, savunmaktan daha ucuz ve daha etkili görülür.
Teknoloji baronları karşısında diz çöken siyasi iktidar
Hatırlayalım, bir zamanlar Davos elitleri dünyayı hem yönetip hem de “kurtaracaklarını” iddia eden bir tür “sorumluluk” misyonu üstlenerek karşımıza çıkarlardı. Ancak Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi figürlerin temsil ettiği tekno-konkistadorlar bu dengeyi paramparça etti. Çünkü statüko ve mevcut düzen onların işine gelmediği gibi hızlı hareket edip her şeyi sarsarsarak yok etme fikri daha cazip geliyordu.
Da Empoli’nin aktardığı sahneler çarpıcı: Özel jetinden inen bir teknoloji oligarkı, “vaktini boşa harcayan çağdışı bir kabile şefiyle” (yani bir siyasi parti lideri) görüşmek zorunda kaldığı için öfkelenir. Siyasetçi ise onu törenlerle karşılar, ülkesinde bir araştırma merkezi açması için adeta yalvarır ve sonunda zafer kazanmış gibi bir selfie ile yetinir. Da Empoli bunu bir “aşağılanma ritüeli” olarak tanımlar. Siyasi iktidar, teknoloji baronlarının karşısında diz çökmüş; onlardan dijital icazet bekler hâle gelmiştir.
Montezuma’nın dünyası çökerken yerine gelen şey yalnızca bir istila değil, her şeyi donduran buz gibi yeni bir gerçeklikti. Bugün AB ve NATO gibi kurumlar hâlâ ayakta görünse de, ömürlerini büyük ölçüde tüketmiş durumdalar. Artık özgür olmak için “korkulan biri olmak gerekir” diyen zihniyetin yarattığı dönemin içindeyiz.
Yırtıcıların zamanı başlarken, dünün savaşlarını dünün silahlarıyla kazanmak artık imkânsız. Kurumsal yavaşlığa ve “avukatça” düşünmeye sığınmak yalnızca kaçınılmaz sonu geciktirecektir. Eski dünyanın son nefesini verdiği bu geçiş döneminde temel soru ise şu: Ekranlarımızın başında, algoritmaların yönlendirdiği dijital tebaalar mı olacağız? Yoksa bu yeni yırtıcıların silahlarını — hızı, teknolojiyi ve eylemi— kavrayıp kendi varlığımızı korumak için kullanabilecek silahlara mı dönüştüreceğiz?
Tarihsel bir eşiği döndüğümüz bu dönemde, yazar Giuliano da Empoli, Yeni kitabı The Hour of the Predator: Encounters with the Autocrats and Tech Billionaires Taking Over the World‘de otokratların ve teknoloji milyarderlerinin evrenini masaya yatırıyor. Bu çerçevede, The Observer‘de yayımlanan ve Suki Dhanda‘nın Empoli ile yaptığı röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Siyasetçiyi tanımlayan üç tarz dizi
The Hour of the Predator’u, Birleşmiş Milletler’de liderlerin itişip kakıştığı sahneyi andıran bir bölümlerle açıyorsunuz. Oraya yaptığınız ziyaretler size ne öğretti?
İktidarın kalbine ne kadar yaklaşırsanız, iş o kadar tuhaflaşıyor. Çekirdeğinde son derece ciddi ve hatta bir anlamda soylu bir taraf var; çünkü temel işlevi, insanların anlaşmazlığa düştüklerinde birbirlerini öldürmelerini engellemek. Ama bunun yanında kaçınılmaz biçimde gülünç bir boyut da mevcut.
Örneğin, dizi platformlarından izleyebileceğiniz üç farklı siyasi dizi mevcut: İlki, iyi niyetli ve yetkin siyasi figürlerin yer aldığı kahramansı West Wing. Ardından makyavelist House of Cards geliyor; siyasetçiler bu diziyi seviyor çünkü onları entrikacı ve dahiyane gösteriyor. Bir de Armando Iannucci’nin müthiş Veep’i var: absürt durumların ortasında tepede kalmaya çalışan, hırslı ama gülünç siyasasetçileri konu alıyor.
Başbakanla çalıştığım dönemde, Başbakanlık sözcüsü ile bir oyun oynardık: Günün içinde karşı karşıya kaldığımız seneryoların hangi diziye benzediğini tahmin etmeye çalışırdık. Sonuçta günlerin yaklaşık yüzde 10’unun West Wing, yüzde 20’sinin House of Cards ve yüzde 70’inin Veep olduğuna karar verdik. Kitabımdaki “yırtıcılara” bakarsanız, West Wing daha az, House of Cards daha fazla vardır — ama yine de çoğunluk hâlâ Veep‘tir.
Floransa belediye başkanı için çalışırken Machiavelli’nin ofisini kullandığınız yazılmıştı.
Aynı kattaydık — hangisinin onun ofisi olduğunu tam olarak çıkaramamıştık. Machiavelli (1469-1527) kaotik zamanlarda yaşamıştı; iktidarın meşruiyeti ortadan kalkmış, artık hiçbir kural kalmamıştı. O, gayrimeşru iktidarla ilgileniyordu. Ahlaki bir duruş takınmaz; sadece meseleyi parçalarına ayırmaya çalışırdı. Amacı Floransa’yı kurtarmaktı. Floransa’nın cumhuriyetçi yönetiminin bir parçasıydı. Medici ailesi geri döndüğünde ise görevden alınmış ve yazdıklarının büyük bölümü — özellikle Prens — işsiz kaldığı bu dönemde kaleme almıştı.
Açıkçası onun analizindeki aşırı sert gerçekçiliği seviyorum. İçinde bulunduğumuz bu kaotik ve meşruiyetini yitirmiş ortamda, onun düşünceleri hâlâ geçerli; öyle bir ortam ki, düşüncesiz ve ani hamlelerle bile iktidarı ele geçirmek mümkün olabiliyor.
Otokratlar teknoloji lordlarıyla birleşti
Machiavelli, stratejinin ilk yasasının eylem olduğunu söyler. Siz de bunu, Suudi Arabistan lideri Muhammed bin Selman’ın rakiplerini tasfiye etmesini anlatarak örneklendiriyorsunuz. Neden onu örnek olarak kullandınız?
Gücün son derece görünür ve sarsıcı bir biçimde yeniden tesis edilmesi unsuru, kaotik bir ortamda çok güçlü bir çekiciliğe sahip olabiliyor. “hiçbir şey değişmiyor” duygusunun yaygınlaştığı bir döenmin içindeyiz. Sağa ya da sola oy vermeniz fark etmiyor. Bir “yırtıcı” geliyor ve bir mucize vaat ederek şunu söylüyor:
Kuralları yıkmam gerekiyor, çünkü onlar seçkinleri korumak için var.
Shakespeare’in meşhur bir dizesi vardır:
O zaman hadi, ilk iş olarak bütün avukatları öldürelim!
Trump, Putin, Muhammed bin Selman, insanlık tarihi boyunca bu tür karakterler hep vardı. Asıl yeni olan, bugün bunların teknoloji lordlarıyla birleşmiş olmaları. Ve ortak noktaları da “Avukatları öldürün!” sloganını hepsinin benimsiyor oluşu.
Yeni yırtıcılara karşı surlarla çevrili şehirlerimizi inşa etmek için hâlâ bir umut var mı?
Bence teknoloji fatihleri ve beraberlerinde getirdikleri kültürel dönüşüm karşısında safiyane davrandık. Bunlara karşı hiçbir şey yapılamayacağını düşündük. Oysa aynı teknoloji, nereye düştüğüne bağlı olarak çok farklı sonuçlar doğurabiliyor. Matbaa, İmparatorluk Çin’inde, Reform dönemindeki Avrupa’da ve İslam Halifeliği’nde üç tamamen farklı etki yaratmış.
Sanırım kendinizi bir Aztek kâtibiyle kıyasladığınız için sizi apokaliptik buluyorum.
Bu benzetme, konumuma en çok yaklaşan tanım gibi geliyor. Ben ölmekte olan — ya da en azından ciddi biçimde tehdit altındaki — bir uygarlığın kâtibiyim. Liberal demokratik kurumlar ve siyasi sınıf, bir anda kapüşonlu bu tuhaf (teknoloji meraklısı) tiplerle karşı karşıya kalıyor. Onları anlamıyorlar. Sadece içlerinde ileri, gelişmiş bir şeyler olduğunu seziyorlar. Bu, Azteklerin gökyüzünde süzülen şehirlerden inen, gürültü ve şimşek üreten sopalar taşıyan yabancıları görmesine benziyor. Tanık olduğum siyasetçi–teknoloji insanı buluşmalarında bunun izlerini görmek mümkün.
‘Her şey açık bir vahşetle yürütülüyor’
“The Wizard of the Kremlin”de Putin’in tiyatrosunu yazıyorsunuz. Ancak yeni kitap çok daha doğrudan, şiddet içeren eylemlerle ilgili görünüyor.
Ukrayna’nın işgali bir karardı (eylemdi) ama yanlış bir karardı. Bunun sonucunda Putin artık bir tiyatroyla yetinemez hâle geldi. Kötü bir karar verdi. Bence bu, iktidarda çok uzun süre kalmanın yol açtığı bir mental yorgunluk. Batı’da denge ve denetleme mekanizmalarını bu yüzden geliştirdik. Putin artık daha zayıf bir sistem içinde daha güçlü ve bu, yanlış yönde ilerliyor. Gücün o sofistike tiyatrosuna artık ihtiyacı yok. Her şey açıkça ve çıplak bir vahşetle yürütülüyor.
Emmanuel Macron’la dostsunuz. Onun son dönemdeki hamleleri Fransa’ya pek yardımcı olmadı. Bir İtalyan ona nasıl yardımcı olabilir?
Fransa’yı seviyorum, ancak ülke çökmekte olan bir siyasi sistemle karşı karşıya. Fiilen ortadan kaybolan partiler, siyasi istikrarsızlık, kamu açığı tehdidinin sürekli tepede durması ve büyük bir mali krizin içindeki kamu finansmanı… Bunlar son 30 yıldır İtalyan siyasetinin gündelik gerçekleri. Aradaki fark şu: Biz bunun yazılımına sahibiz, yani zihniyetine… Fransa sahip değil! İtalyan olmak her zaman bir avantaj değildir, ama gelmekte olan dünyaya hazırlanmak için oldukça iyi bir eğitim sayılır.

